top of page

Immanuel Kant Felsefesinin Fikrî Teşekkülü

kant

Ahlâk felsefesi alanında yeni bir bakış açısı sunan Kant, kendi özgün fikirleriyle günümüzde de güncelliğini korumaya devam etmektedir. Onun ahlâk öğretisi, bilhassa modern dönemle tezahür eden bazı problemlerin irdelenmesine yönelik genel bir çerçeve sunabilir. Kant’ın ortaya koymuş bulunduğu ahlâk öğretisinin bu denli etkili olmasını, insan merkezli bir bakış açısına sahip olmasıyla ilişkilendirmek mümkündür. Bu münasebetle, günümüzde öznenin inşâsının imkânı üzerine yürütülen tartışmaların, bireysel ve toplumsal müeyyidelerle alâkadar olduğunu inkâr edemeyiz. Kant felsefesinin sacayağını oluşturan “ahlâk, özgürlük, mutluluk” kavramlarını, özellikle modern ve post-modern süreçleri göz önünde bulundurarak irdelememiz son derece önemlidir.


Onun, söz konusu bu sacayağının en kritik ayağını oluşturan ahlâk temellendirmesi, kişinin, bütün menfaatlerden arınmış bir şekilde, en iyiye ve en mükemmele ulaşma maksadına yönelik bir temellendirme olarak karşımıza çıkmaktadır. Şüphesiz bu gayenin müspet manada nihayete ermesi için, kişinin, araçsal aklın tahakkümünden kurtularak, koşulsuz aklın buyruğuna ehemmiyet göstermesi gerekir. Bu çerçevede hakikî bir ahlâkî eylemin, hiçbir şarta, zamana ve mekâna bağlı olmaksızın, yalnızca genel yasayı gözetmesi icap etmektedir. Filvaki kişinin kendi aklının maksimleri doğrultusunda eylemde bulunması, Kant’ın ahlâk görüşünün olmazsa olmazları arasındadır. Bilhassa aşırılığın ve uç noktalarda tehlikeli alanlarda bulunmanın, macera dolu bir özgürlüğe cesaret etmek addedildiği günümüz tüketim çağında, Kant’ın özgürlük ve mutluluk anlayışını irdelemek oldukça mühimdir. Nitekim serbestliğe dayanan günümüz özgürlük anlayışının, ahlâkî kaidelerle herhangi bir bağının kalmaması, Kant’ın görüşlerinin ne denli ehemmiyetli olduğunu düşündürmektedir. Zira modernliğe geçişle beraber, mutluluk kavramının yalnızca haz duygusuna indirgenmesi, öznenin inşâsının sekteye uğraması hususunda oldukça önemli bir rol oynamıştır.


En yüksek iyiye ulaşma gayesini, ahlâkî ilkelere uyum sağlamakla ilişkilendiren Kant, bu düşüncesini “Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi” eserinde ele alır. Ona göre, insanı insan kılan en önemli nitelik, hiçbir koşula bağlı kalmaksızın, kendinde bir tercihle gerçekleştirilen ahlâkî bir eylem olabilir. Herhangi bir eylemde bulunmaya teşebbüs eden kişinin niyeti, birtakım menfaatlere ulaşmaktan ziyade, koşulsuz şartsız kendinde bir istemeyi talep etmek olmalıdır. Filhakika buradaki iyi, hiçbir mükafat beklemeksizin ve hiçbir korkuya dayanmaksızın, aklın buyruğunu gerçekleştirmeye muktedir olan kişinin tercih etmiş olduğu iyi’ye işaret eder. Kişinin kendisinde meydana gelen isteme eylemi, öylesine bir eylem olmamakla birlikte, araç olarak görülen bütün eylemlerin ötesinde ve yalnızca kendinde olan isteme edimini gerçekleştirmeye eğilimli olmalıdır. Bütün kabullerin ötesinde koşulsuz bir niyet taşıyan bu eylem, ne kişiden kişiye göre ne de zamandan zamana göre hiçbir şekilde değişikliğe uğramadan daima aynı kalmalıdır.

 

Kant’ın temel felsefesine bakıldığında, insan olmanın en temel vasfını, ahlâkî bakımdan en yüksek iyiye ulaşma cesaretini gösterebilmekle ilişkilendirdiği söylenebilir. Nitekim onun nezdinde, akıl ve hür iradenin yetkinliği, ahlâkî ilkelerden ayrı tutulamayacak bir mahiyete sahiptir. Bir başka ifade ile, aklın ve düşüncenin, ahlâk ilkeleri ile bir bütünlük oluşturduğu da ifade edilebilir.. Bu bağlamda onun akıl ve ahlâk ilişkiselliğine baktığımızda, araçsal buyrukların tahakkümünden akıl yoluyla kurtulabileceğimizi söylediğini görürüz. Zira araçsal aklın buyruğunda gerçekleştirilen eylemlerin, hakikî manada ahlâkî sayılabilmesi oldukça zordur. Nitekim araçsal aklın, ekseriyetle belli bir menfaat gözetmesinden ötürü, ahlâkî kaidelerin buyruğuyla çatışması kuvvetle muhtemeldir. Filvaki bu konuda Kant, ahlâkî eylemlerin değerini, gördüğümüz eylemlerde değil göremediğimiz ilkelerde aramamız gerektiğini düşünür. Örneğin, bir kişinin herhangi bir eylemde bulunurken, bu eylemin sonucunu hesap etmesinden ziyade, içsel olarak içinde taşıdığı niyet, yapmış olduğu eylemin ahlâkî olup olmadığını belirlemek açısından oldukça mühimdir. Gerçek anlamda iyilik yapmak gibi bir gaye taşımadığı hâlde, toplum tarafından takdir edilmek için birine uzatacağımız yardım eli, Kant açısından ahlâkî kabul edilmeyecektir. Diğer yandan ise birine tamamen saf bir şekilde iyi niyet besleyerek uzatacağımız bir el ise sonucu her ne olursa olsun ahlâkî bir eyleme karşılık gelecektir. Nitekim asl’olan şey, yapılan eylemlerin sonuçları değil, içimizde taşıdığımız saf iyi niyeti muhafaza etmek olabilir. Dolayısıyla saf isteme (iyi niyet) ile gerçekleştirilen eylemlerin sonucu olumsuz olsa bile ahlâkî ilkelerle tutarlılık ve bütünlük içinde olacaktır. Buna mukabil, kötü niyetle gerçekleştirilen eylemlerin sonucunda olumlu gelişmeler sağlansa da bu eylemler asla ahlâkî kabul edilmeyecektir.

 

Gerçek bir ahlâkî eylemin, kişinin kendinde bulunan ahlâkî melekelerin en üst seviyede kullanılmasıyla sağlanabileceğini düşünen Kant, en yüksek iyi mesabesinde bulunan ahlâkî eylemlerin, hiçbir şüpheye mahal vermeksizin genel yasa ile uyum içerisinde olabileceğine dikkat çeker.  Onun, ‘’eyleminin maksimi sanki senin istemenle genel bir doğa yasası olacakmış gibi eylemde bulun’’ mottosu, adeta çıkar odaklı ahlâk anlayışlarını yok sayar niteliktedir. Özellikle içinde bulunduğumuz günümüz dünyasında, her şeyin kâr mülahazasına indirgenmesi, Kant’ın ahlâk temellendirmesini hatırlamak adına son drece önemli bir gerekçedir. Zira onun bahsetmiş bulunduğu genel yasaya uygunluk hâli, öteki’ni bizim zararımızdan korumanın yanı sıra, bizi de öteki’nin zararından koruma ilkesine dayanır.


Bireysel Serbestlik mi Şahsî Özgürlük mü?

Kant’ın temel felsefesinin oluşmasında özgürlük kavramının payı bir hayli fazladır. Onun, özgürlüğe farklı bir perspektiften yaklaşması ve özgürlük kavramını ahlâk kavramı ile ayrılmaz bir bütün olarak görmesi, felsefî bazı kavramların geniş bir yelpazeden yola çıkarak irdelenmesine oldukça katkı sağlamıştır. Nitekim günümüzün modern anlayışına göre, dar bir kalıba hapsedilen özgürlük anlayışı, yalnızca niceliksel olarak sınırsız bir serbestliği çağrıştırmakta ve sanal ortamlar aracılığıyla anlam kaybına uğrayan kelimeler arasına dahil edilmektedir. Dolayısıyla bu anlamda Kant’ın özgürlük anlayışı, modern çağın özgürlük algısına ters düşmekle beraber, esas özgürlüğün, mesuliyet gerektiren bir ahlâkî eylem çerçevesinde kazanılabileceğine dayanmaktadır. Kant’ın ahlâk ve özgürlük ilişkiselliğine dair ortaya attığı fikirler, akıl ve saf istemenin buyruğunda özgür bir tercihle gerçekleştirilen her eylemin, ahlâk ile mukayese edilmesini mümkün hâle getirmektedir. Ahlâkî eylemin geçerliliği konusunda belirtilmesi gereken en önemli husus, şüphesiz kişinin özgürlük idesine uyarak gerçekleştiği eylem olabilir. Fakat özgürce gerçekleştirilen bir eylemin hangi durumlarda ahlâkî kabul edileceği oldukça tartışmalı bir meseledir. Kant, özgürlük meselesine oldukça farklı bir pencereden bakmakta ve özgürlüğün aynı zamanda büyük bir sorumluluğu da beraberinde getirdiğini vurgulamaktadır. Bir başka ifade ile, özgürlük asla serbestlik olmamakla birlikte, ahlâkî ilkelerle daima bir mutabakat hâlinde olduğu takdirde bir değer kazanabilir. Dolayısıyla Kant, herhangi bir eylemin ahlâkî olup olmadığını “evrenselleştirme ilkesi” ve “araçsallaştırma yasağı” testlerine tâbî tutarak belirler. Bu bağlamda isteme eylemi, hiçbir şarta bağlı kılınmaksızın, özgür bir tercih ile genel yasaya uyum sağladığı oranda en yüksek iyi’ye ulaşmaya muktedir olabilir. ‘’Böylece ahlâk yasası saf pratik aklın özerkliğinden, yani özgürlüğün özerkliğinden başka bir şey ifade etmez.”

 

Ahlâkın evrenselleştirilmesi ilkesi, gerçekleştirilen eylemin genel yasaya uygunluğunu içerir. Mesela bir insan yalan söylemek mecburiyetinde kalsa ya da söylediği yalan olumlu neticelerle sonuçlansa bile bu durum ahlâkî bakımdan çirkin bir davranış olacaktır. Nitekim bireysel anlamda yapılan eylemlerin, sadece kişinin kendisini bağlamakla kalmadığı, aynı zamanda toplumu da fazlasıyla etkilediği inkâr  edilemez bir gerçektir. Kötü eylemler ne kadar olumlu sonuçlar verirse versin, toplumda yanlış eylemin teşvik edilmesine sebebiyet vereceği için, genel yasayı olumsuz yönde etkileyecektir. Yine benzer şekilde ahlâkî eylemin araçsallaştırılması, iyiyi ve güzeli kâr mülahazasına indirgeyeceğinden dolayı “kendinde iyi”nin muhtevasını zedeleyecektir. Bilhassa günümüz dünyasında sıklıkla karşılaşılan çoğu problemler, insan değerinin nasıl korunacağının bilinmemesinden kaynaklanmaktadır. Zira içinde bulunduğumuz sistem, insanı insan kılan birçok değerin dışlanması gerektiğini ve toplumsal düzenin sağlanmasında önemli bir rol oynayan bazı ahlâkî eylemlerin gereksiz olduğunu aşılamaktadır. Bütün bunların neticesinde, geldiğimiz son aşamada, mutluluk kavramının haz duygusuna indirgenmesi ve ahlâk ilkelerinden bağımsız bir şekilde yeni bir dünya tasarımının teşvik edilmesi kaçınılmaz olmuştur.


Kant’ın Mutluluk Anlayışı ve Çağımızın Niceliksel Mutluluk Algısı

İnsan hayatı için önemli bir yer teşkil eden mutluluk kavramının anlamı, her dönem farklı bir misyon taşımış ve sürekli olarak değişiklik göstermiştir. Bununla birlikte, tarihsel bir süreç içerisinde de tartışmaya açık bir kavram olarak karşımıza çıkan mutluluk kavramı, özellikle moderniteyi takip eden süreçle beraber, maddî hayat standartlarıyla eşdeğer görülmeye başlanmıştır. Geçmişe dönük olarak geleneksel dönemlere bakıldığında, bazı önemli düşünürlerin, en yüksek iyi’nin mutluluk ile mutluluğun ise ahlâk ile doğrudan bir ilişki içerisinde bulunduğuna yönelik fikirler beyan etmeleri, bugünün mutluluk anlayışına şüpheyle yaklaşmanın yolunu açmaktadır. Bu anlamda Kant’ın bahsetmiş bulunduğu, dışımızdaki ‘’yıldızlı gökyüzü’’ ve içimizdeki ‘’vicdan yasası’’ bir bakıma mutluluk kavramına da bir gönderme mahiyetindedir. Burada geçen dış ve iç âlem, esasında bakıldığında insan hayatının dengeli bir zemine oturması şeklinde de anlaşılabilir. Özellikle içinde bulunduğumuz çağ, ölçüyü fazlasıyla kaçırmış ve itidalli bir hayatın kapılarını kapatmış görünmektedir. Bugün bizlerin zihnini meşgul eden mutluluk anlayışı, araçsallaştırılmış ve haz duygusuna indirgenmiş olarak karşımıza çıkar. Bu hususta Kant, mutluluğa ulaşmanın pek mümkün olmadığını ve bu durumda mutluluk algısının duygu durumlarına bağlı olmasından ötürü sürekli değişeceğini ifade eder. Mesela bir insan zengin olmak istediğinde ya da ölümsüz olmak istediğinde amacına ulaşmış olsa bile sürekli bir şekilde mutlu olacağının garantisini verememektedir. Dahası, kişinin mutlu olma adına talep ettiği her istek, yeni bir arzuyu doğuracağı için, bu isteklerin ve arzuların nerede son bulacağı çok belirsizdir.

 

Dolayısıyla mutluluğu değişken ve geçici arzularda aramak, tatminsiz bir yaşamı doğurmakta  ve arzu edilene ulaşmak pahasına her şeyin mubah sayılması durumuna meşruiyet kazandırmaktadır. Böylesi bir durumda, ahlâkî ilkelerin ihlâl edilmesi kaçınılmaz olurken, bireyin şahsî bir hüviyet kazanmasının da imkânı zayıflamaktadır. Kant’ın da ifadesiyle, mutluluğun yegane amaç haline getirilmesi, insanı hakiki memnunluktan fazlasıyla uzaklaştıracaktır. Mutluluğa ulaşmaktan bahseden toplumlar, ne yazık ki yeryüzü mücevherlerini toplama yarışına girerek savaştan savaşa sürüklenmektedirler. Çağımızın insanlara telkin ettiği mutluluk anlayışı her ne kadar acısız ve tasasız bir gelecek vaadi sunsa da diğer taraftan insanı insan kılan duyguları yok saymakta ve insan onurunu zedelemektedir. Netice itibariyle, yeni dünyanın toplumlara sunduğu mutluluk dayatmasının, insan onurunu hiçe sayan bir dünyaya karşılık geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Her türlü tatmin olma duygusunu hedef olarak gören bireyin, mutluluğu sahip olduklarıyla kıyaslama hatasına düştüğünde, hayal kırıklığına uğraması kaçınılmaz bir sondur.


Son olarak, Kant’ın ahlâk felsefesi çerçevesinde sunduğu fikrî mülahazaların, içtimaî hayatın teşekkülüne dair yekpâre bir perspektif getirdiğini ifade edebiliriz. Buradan hareketle, özgürlüğün serbestlik olmadığını ve mutluluğun ise hayvanî iştihalardan beslenmediğini vurgulayabiliriz. Dolayısıyla, Kant’ın kavramlar üzerine yapmış olduğu bütün bu tahlillerin, bugün yaşamış olduğumuz kavram tahribatını oturup yeniden mütalâa etmemiz açısından büyük bir önem teşkil ettiğini belirtmekte fayda görmekteyiz.

 

 

 

 

 

 

 

 

"Eski usullerle İslam’ın öğretilmesi devri artık bitti. Ümmî imanı kalmadı.

Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım… Allah’a giden yol sonsuz sayıdadır.

Resim, müzik, şiir, roman, mimari, tiyatro; sonsuz…

Bunlar arasından bir yol bulup o yolun dervişi olmaya bakın!"​​

Salih Mirzabeyoğlu

bottom of page