top of page

68 Kuşağı'nın Dönüşümü

68 kuşağının dönüşümü

(Adam Curtis’in 2002 yapımı kült belgesel serisi The Century of the Self’ten faydalanarak kaleme alınmıştır.)


İkinci Dünya Savaşı'nın yıkıcı sonuçları ve Holokost'un yarattığı travma, Batılı hükümetleri ve düşünürleri dehşete düşürmüştü. Freud'un kızı Anna Freud ve dönemin önde gelen psikanalistleri, insanın özünde irrasyonel, yıkıcı ve vahşi bir doğaya sahip olduğuna ikna olmuşlardı. Onlara göre, Almanya'da faşizmi doğuran şey kitlelerin bu vahşi içgüdülerinin serbest kalmasıydı. Bu nedenle, savaş sonrası Amerika'sında devlet ve dev şirketler, toplumsal huzuru korumak adına bu tehlikeli içgüdüleri kontrol altında tutacak bir sistem inşa etmeye giriştiler.


Bu sistem, insanları öngörülebilir, tekdüze bir kitle haline getirmeyi amaçlamış; aile hayatı, iş dünyası ve tüketim alışkanlıkları tamamen bu “uyumlu” vatandaş profilini destekleyecek şekilde tasarlanmıştır. Bu Amerikan rüyası, herkesin aynı banliyö evlerinde yaşadığı, aynı standart arabaları kullandığı, babaların şirketlerde sadık birer çalışan olduğu ve annelerin ev çarkını döndürdüğü bir tekdüzelik üzerine kuruluydu. İnsanların ruhî tatminsizlikleri ve psikolojik sorunları, onlara sunulan standart tüketim malları ve psikoterapi yöntemleriyle tedavi edilecek "uyum sağlama" sorunları olarak görülüyordu. İnsanlar, komşularında olanın aynısına ya da bir tık daha iyisine sahip olmak için bitmek bilmeyen ama sınırları önceden çizilmiş bir tüketim yarışının içine girmişlerdi. 1960'lara gelindiğinde ise bu bastırılmışlık ve tekdüzelik hissi ve tüketim yarışı, yeni nesil üzerinde boğucu bir etki yarattı ve büyük bir isyanın fitilini ateşledi. Gençler, devletin ve büyük şirketlerin kendilerini psikolojik olarak yönetmesine, insanları itaatkâr ve duygusuz makineler olarak konumlandıran sisteme karşı ayaklandılar.


İşte 68 kuşağı, bu boğucu uyum kültürünün içine doğan, maddi olarak refah içinde olsalar da ruhî olarak kendilerini birer makine dişlisi gibi hisseden gençlerden oluşuyordu. 1968 yılı, Paris'teki öğrenci ayaklanmalarından Amerika'daki Vietnam Savaşı karşıtı protestolara kadar bu isyanın tüm dünyada zirveye ulaştığı yıl olduğu için, bu kitleye tarihî olarak 68 Kuşağı adı verilmiştir. Bu gençler, ebeveynlerinin yaşadığı o steril, standartlaştırılmış ve duygulardan arındırılmış hayatı derin bir ikiyüzlülük olarak algıladılar. Devletin onları sadece itaatkâr tüketiciler ve Vietnam'da savaşacak askerler olarak gördüğünü fark ettiklerinde, içlerinde biriken öfke büyük bir patlamaya dönüştü. İsyankâr gençlerden oluşan bu karşı kültür hareketi, Freud'un insanın içindeki arzuların tehlikeli olduğu ve bastırılması gerektiği fikrini tamamen reddettiler. Bunun yerine, Wilhelm Reich ve Herbert Marcuse gibi düşünürlerin fikirlerine sarıldılar ve duyguların bastırılmaması, aksine tamamen özgürce ifade edilmesi gerektiğini savundular. Bireyler, kendilerini çevreleyen sahte sosyal rolleri, şirketlerin dayattığı kuralları ve devletin yürüttüğü savaşları reddederek, içlerindeki gerçek benliği bulmaya odaklandılar.


Bu yeni anlayışa göre asıl hastalıklı olan insanın içindeki doğal dürtüler değil, o dürtüleri bastıran, insanı tektipleştiren kapitalist toplumun ta kendisiydi. İnsan, içindeki duyguları serbest bıraktığında yıkıcı bir canavara dönüşmez, aksine barışçıl, yaratıcı ve sevgi dolu gerçek potansiyeline ulaşırdı. Bu inanç, altmışlı yılların sonundaki öğrenci hareketlerinin, savaş karşıtı protestoların ve cinsel devrimin temel felsefesi haline geldi. Gençler, devletin otoritesini yıkmak, büyük şirketlerin gücünü kırmak ve insanı ezen tüm geleneksel kurumları ortadan kaldırmak için sokaklara döküldüler. Temel amaç, toplumu kökten değiştirerek herkesin kendi gerçek benliğini yaşayabileceği özgür bir dünya inşa etmekti.


Ancak protestoların şiddetle bastırılması ve sistemin kendi kendini koruma refleksinin gücü, gençleri derin bir hayal kırıklığına uğrattı. Sistemi dışarıdan, siyasi bir devrimle değiştiremeyeceklerini anlayan milyonlarca genç, stratejilerini kökten bir şekilde değiştirdi. Eğer devleti ve toplumu değiştiremiyorlarsa, en azından kendi zihinlerini özgürleştirebilirlerdi. Gençler artık sokaklarda polisle çatışmak yerine; grup terapilerine, meditasyon kamplarına, kişisel gelişim seminerlerine ve farkındalık atölyelerine akın etmeye başladılar. Amaç, toplumun onların zihinlerine yerleştirdiği o kısıtlayıcı "polisleri" söküp atmak, tüm toplumsal rollerden arınmak ve içlerindeki saf, eşsiz, otantik benliği keşfetmekti. Siyasetin yerini psikoloji, toplumsal kurtuluşun yerini ise bireysel aydınlanma aldı. Radikal liderler bile aktivizmi bırakıp borsa simsarlığına ya da kişisel yaşam koçluğuna soyunmaya başladılar. İsyan, dış dünyayı dönüştürme hedefinden vazgeçip tamamen kişinin kendi bedeni, zihni ve mutluluğu etrafında dönen narsistik bir yolculuğa dönüştü.


Bu bireyselleşme dalgası, başlangıçta kapitalist sistem için devasa bir kriz yarattı. Kapitalizm, başlangıçta standart ürünleri reddeden bu yeni ve öngörülemez isyankâr kitleye nasıl yaklaşacağını bilemedi. Elli yıldır insanlara "herkesin sahip olduğu" o standart, güvenilir ürünleri satmaya alışkın olan büyük şirketler, aniden ürünlerini satamaz hale geldiler. Sigorta poliçeleri, tek tip takım elbiseler, standart aile arabaları yeni nesil için hiçbir anlam ifade etmiyordu. Gençler, kendilerini tanımlamak için kitle üretiminin sunduğu aynı fabrikadan çıkmış nesneleri kullanmayı reddediyorlardı. Şirket yöneticileri, insanların artık öngörülebilir tüketici kalıplarına uymadığını gördüklerinde büyük bir paniğe kapıldılar. Eğer insanlar standart ürünleri almazsa, seri üretim bantları duracak ve ekonomi çökecekti. Yeni nesil pazar araştırmacıları, Abraham Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi gibi psikolojik teorileri kullanarak bu yeni "bireyci" kitleyi analiz etmeye başladılar. Odak grupları ve yeni psikolojik analiz yöntemleri sayesinde şirketler, bireylerin farklı olma ve kendini ifade etme arzularının aslında devasa bir ticari potansiyel taşıdığını keşfettiler. Keşfettikleri şey devrim niteliğindeydi: İnsanlar tüketmekten vazgeçmemişlerdi, sadece tüketim alışkanlıklarını değiştirmişlerdi. Artık statü veya uyum sağlamak için değil, kendi iç dünyalarını, eşsizliklerini ve "kim olduklarını" ifade etmek için nesnelere ihtiyaç duyuyorlardı. Artık herkesin kullandığı kitlesel ürünleri değil, kendi benzersiz kimliklerini ve isyankâr ruhlarını yansıtacak özel yaşam tarzı ürünlerini talep ediyorlardı.


Bu keşif, modern "yaşam tarzı" pazarlamasının doğuşunu müjdeledi. İş dünyası da bu talebi hızla karşılayarak isyanın dilini ve estetiğini kendi pazarlama stratejilerine entegre etti. Böylece 1970'ler ve sonrasına gelindiğinde, sistemi yıkmayı ve toplumu dönüştürmeyi hedefleyen bu büyük isyan beklenmedik bir şekilde bizzat sistemin kendisi tarafından soğuruldu. Şirketler, insanların farklı olma arzularını kategorize etmeye ve her bir alt kültüre, her bir bireysel kimliğe uygun ürünler tasarlamaya başladılar. İsyanın sembolleri birer meta haline getirildi. Yırtık jeanler, organik yiyecekler, etnik kıyafetler, farklı müzik tarzları, bireyselleştirilmiş spor arabalar; hepsi kişisel ifade araçları olarak paketlenip satışa sunuldu. Reklamların dili tamamen değişti; insanlara artık topluma uyum sağlamaları değil, "kuralları yıkmaları", "farklı olmaları", "kendilerini şımartmaları" ve "kendi yollarını çizmeleri" söyleniyordu. Kapitalizm, insanların bireyselleşme arzusunu tehdit olmaktan çıkarıp, tarihindeki en büyük kâr motoruna dönüştürmüştü. Bir zamanlar sisteme başkaldıran 68 kuşağı, kendi eşsiz benliklerini ifade edebilmek adına, sistemin onlara sunduğu sayısız seçenek arasından durmaksızın alışveriş yapan, gelmiş geçmiş en iştahlı tüketici kitlesi haline geldi.


Sonuç olarak, altmışlı yılların dünyayı değiştirme amacı taşıyan siyasi ve radikal isyanı, zamanla apolitik bir bireysel tatmin arayışına dönüştü. İnsanlar, toplumsal yapıları değiştirmekten yavaş yavaş vazgeçip sadece kendi iç dünyalarına, kişisel gelişimlerine ve bireysel mutluluklarına odaklandılar. Şirketler ise bu durumu kendi lehlerine çevirerek insanlara özgürlüklerini, başkaldırılarını ve bireyselliklerini raflardan satın alabilecekleri sonsuz seçenekler sundu. Kendini kısıtlayıcı otoriteden kopardığını ve tamamen özgürleştiğini düşünen modern birey, sınırsız tüketim kültürü aracılığıyla sisteme çok daha derin, karmaşık ve gönüllü bir şekilde bağlanmış oldu.


68 Kuşağı'nın "kendi olma", "kendini özgürce ifade etme" ve "sürüden ayrılma" tutkusu, yetmişli yıllarla birlikte kapitalizm tarafından yepyeni ve devasa bir pazar olarak keşfedilmişti. Siyasi bir sistem karşıtlığıyla yola çıkan bu gençler; zamanla sistem tarafından kendileri için özel olarak üretilen kıyafetlerin, müzik endüstrisinin, kişisel gelişim akımlarının ve bireyselleştirilmiş yaşam tarzı ürünlerinin en sadık tüketicileri haline gelmişlerdi. Dünyayı kontrol eden kurumları yıkıp insanı özgürleştirmek için yola çıkan o cesur 68 kuşağı; kendilerini her şeyden üstün tutan o kutsal "benlik" algıları yüzünden, sonsuz bir tüketim döngüsüne gönüllü olarak hapsolmuştu. İnsanlar zihinlerindeki polislerden kurtulduklarını sanırken, aslında şirketlerin ve politikacıların onları kendi arzuları üzerinden çok daha ince, görünmez ve mükemmel bir şekilde yönettikleri yepyeni bir kafesin içine girmişlerdi.

"Eski usullerle İslam’ın öğretilmesi devri artık bitti. Ümmî imanı kalmadı.

Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım… Allah’a giden yol sonsuz sayıdadır.

Resim, müzik, şiir, roman, mimari, tiyatro; sonsuz…

Bunlar arasından bir yol bulup o yolun dervişi olmaya bakın!"​​

Salih Mirzabeyoğlu

bottom of page