top of page

Bir Devrin Sonu: Neoliberalizmin Çöküşü

neoliberalizmin çöküşü

İnsan, zamanı ne tam olarak içinde ne de büsbütün dışında algılayabilen bir varlıktır. İnsanlar, yaşadıkları hayattan çok, o hayatın temsilleri, yorumları ve hikâye ediliş biçimiyle meşgul olurlar. Çünkü gerçek çoğu zaman kaotik ve acımasızdır; hikâyeler ise bize bir neden-sonuç ilişkisi, bir başı ve sonu olan güvenli bir kozmos sunar. Nitekim bir medeniyetin çöküşü de kendine anlattığı hikâyenin inandırıcılığını yitirmesiyle başlar.


Bugün modern dünyada, özellikle Batı merkezli küresel sistemde yaşadığımız krizin temelinde tam olarak bu yatmaktadır. Bu kriz, borsadaki rakamların düşmesi veya siyasi partilerin beceriksizliği ile açıklanamayacak kadar derindir. Bugün yaşadığımız kriz, sadece ekonomik veya siyasi değil, aynı zamanda inandığımız hikâyelerin çöküşüyle ilgilidir. Modernitenin bize vaat ettiği sürekli ilerleme, rasyonel birey ve evrensel refah mitleri artık dikiş tutmamaktadır. 19. yüzyılın sanayi devrimiyle gelen üretim çılgınlığı, 20. yüzyılın bürokratik ulus-devlet düzeni ve nihayet 21. yüzyılın finansal illüzyonları bizi büyük bir yol ayrımına getirmiştir. Bugün, dolar üzerine kurulu küresel finans sisteminin, yatalak hale gelmiş temsilî demokrasinin ve sınırlarına dayanmış tüketim toplumunun sonuna şahitlik ediyoruz.


BİRİNCİ PERDE: Keynesyen Uzlaşı ve "Sıkıcı" Güvenlik (1945–1970)

Bu hikâyenin köklerini anlamak için, II. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasına dönmemiz gerekir. Dünya, faşizmin yıkımı ve komünizmin yükselişi arasında sıkışmışken, Batı kapitalizmi kendi varlığını sürdürebilmek için tarihi bir uzlaşıya gitmek zorunda kalmıştır. Sermayenin sınırsız hürriyeti (Liberalis) ile halkın talepleri (Demokratos) arasında, sistemin patlamasını önleyecek bir emniyet sübabı geliştirildi. Bu düzenin mimarı John Maynard Keynes’tir.


Keynesyen paradigma, finansal sermaye ile reel ekonomi arasındaki gerilimi "borç" üzerinden değil, "yeniden bölüşüm" üzerinden çözmeyi önermiştir. Devlet, piyasaya müdahale ederek tam istihdamı sağlamış, sendikal hakları tanımış ve refahı tabana yaymıştır. Bu, sermayenin kârından bir miktar feragat ederek güvenliğini satın aldığı bir "sus payı" düzeniydi. Hem ABD’deki "New Deal" hem de Avrupa’daki "Ren Kapitalizmi", bu uzlaşının ürünleridir. İdeolojik kamplar farklı görünse de yöntem benzerdir; hatta Sovyetler Birliği bile, yeniden bölüşümü eksik bırakan "devlet kapitalisti" bir Keynesyen model olarak okunabilir.


Ancak bu güvenlik arayışının bir bedeli vardı: Ruhun çoraklaşması. Bu dönemde (1945-1970), ideal insan tipi, maceradan uzak, risk almayan, sabah 9 akşam 5 çalışan "uyumlu vatandaş"tır. İster ABD’nin banliyölerinde yaşayan orta sınıf olsun, ister Avrupa’nın sosyal demokrat işçileri, hatta Sovyetler’in yoldaşları... Hepsi, konformist, itaatkâr ve sistemle çatışmayan bireyler olmaya zorlanmıştır. Bu sistem, bireyi "itaatkâr ve tüketici bir yurttaş" kalıbına dökmüştür. İnsanın enerjisi, mesai saatleri ve taksit ödemeleri arasına sıkıştırılmıştır. Felsefi anlamda "kendini gerçekleştirme" (pozitif özgürlük) rafa kaldırılmış, yerine "devletin karışmadığı özel alan" (negatif özgürlük) ve ekonomik güvence ikame edilmiştir.


İKİNCİ PERDE: 1968 İsyanı ve Neoliberal Dönüşümün Temelleri

1968 kuşağının isyanı, tam da bu sıkıcı, rutinleşmiş ve ruhsuzlaşmış düzene karşı bir çığlıktır; onlar sadece siyasi bir değişimi değil, hayatın kendisine dair kaybedilen heyecanı arıyorlardı. Gençler, babalarının "rutinleşmiş, ruhsuzlaşmış ve garantiye alınmış" hayatlarını reddediyorlardı. Wilhelm Reich ve İnsan Potansiyeli Hareketi gibi akımlar, dürtülerin kötü olmadığını, asıl kötülüğün onları bastıran toplumda olduğunu savundu. Slogan "Kendin Ol" idi. Sol siyaset, devleti yıkamayınca, bireyin içindeki zincirleri kırmaya yöneldi.


Ancak sistem, bu isyanı bastırmak yerine onu dönüştürerek kendi lehine kullanmayı başardı ve ekonomik paradigma da makas değiştirdi. Sermaye, 68 kuşağının "bireyci isyanını" kendi lehine çevirmeyi başardı ve "özgürlük arzusunu" metalaştırdı. Şirketler, karşılarında artık tek tip giyinen "konformist kitle" yerine, kendini ifade etmek isteyen, "farklı" olmak için can atan yeni bir tüketici profili buldu. Sermaye strateji değiştirdi: Artık insanların fiziksel ihtiyaçlarına (barınma, ısınma, beslenme) değil, "yaşam tarzlarına", "kimliklerine" ve "arzularına" ürün satmaya başladı. Kot pantolondan teknolojiye her ürün, bir "kendini ifade etme" aracına dönüştü. "Sisteme karşıyım" demek bile, belirli ürünleri tüketerek yapılan bir eylem haline geldi. İnsanlar sistemden özgürleştiklerini, tabuları yıktıklarını sanırken; aslında arzularının, hazlarının ve markaların kölesi haline gelerek sisteme daha önce hiç olmadığı kadar sıkı bağlandılar.


1970’lere gelindiğinde, artan maliyetler ve düşen kâr oranları, sermayenin "vergi alan ve düzenleyen" devletten kaçmasına neden olmuştu. Sermaye, artık onu besleyen ulus-devlet kabuğuna sığmamaya başlamıştı. 1971’de Nixon’ın doların altınla bağını koparması (Nixon Şoku), modern tarihin en büyük kırılma noktalarından biridir. Bu kararla birlikte ekonomi, fiziksel gerçeklikle bağını koparmış ve tamamen spekülatif bir evrene geçiş yapmıştır. Bu hamleyle birlikte para, bir mübadele aracı olmaktan çıkıp, alınıp satılan bir "meta" haline gelmiştir. Artık para kazanmak için üretmeye gerek yoktur; paradan para kazanılan "casino kapitalizmi" devri başlamıştır. Finansal sermaye (gölge ekonomi), reel ekonomiden koparak bağımsızlığını ilan etmiş ve devleti terk etmiştir.


1970'lerden sonra sermaye, ulus-devlet sınırlarını aşarak küreselleşmiş; üretim, işgücünün ucuz, çevre yasalarının gevşek olduğu Çin, Bangladeş, Vietnam gibi coğrafyalara kaydırılmıştır. Bu durum, Batı dünyasında (ABD ve Avrupa) reel ekonominin çökmesine, sanayisizleşmeye ve işçi sınıfının gücünü yitirmesine yol açmıştır. Fabrikalar kapanırken, yerini güvencesiz hizmet sektörü ve devasa bir finansal balon almıştır. Devlet ile sermaye arasındaki "zoraki evlilik" bitmiş, sermaye evi terk etmiştir. Artık sermaye, ne devlete ne de ulusa ihtiyaç duymaktadır. Onun yeni ideali, köklerinden, kültüründen ve toplumsal sorumluluklarından arındırılmış atomize bireylerdir. Onun istediği, aidiyet duygusu olmayan, sanal dünyasında yaşayan ve sürekli tüketen "bireysiler"dir.


Ekonomik yeniden bölüşümün çökmesi (Keynesyenizmin sonu) ve bireyciliğin yükselişi, siyasetin de doğasını değiştirmiştir. Demokrasiyi ayakta tutan "eşitlik" ve "refah" vaadi ortadan kalkınca, sistem büyük bir boşluğa düşmüştür. Bu boşluk, 1990'lardan itibaren "kimlik siyaseti" ve "kültürel talepler" ile doldurulmaya çalışılmıştır. 1980'lerde Reagan ve Thatcher, "toplum diye bir şey yoktur, bireyler vardır" diyerek bu yeni insan tipini iktidara taşımıştır. Siyasetçiler, artık bir ideal veya ideoloji sunan liderler değil; odak grupları (focus groups) ve anketler aracılığıyla insanların anlık, bencil ve çoğu zaman irrasyonel arzularını ölçen "hizmet sağlayıcılar" haline gelmişlerdir.


Ancak asıl trajedi, Sol'un bu durumu kabullenmesiyle yaşanmıştır. Eşitsizliklerin ekonomik tabanı gizlenerek, mesele kültürel haklar, etnik aidiyetler ve cinsel yönelimler üzerinden tartışılmaya başlanmıştır. Sermaye, ezilenlerin öfkesini dikey (zengin-yoksul) bir eksenden yatay (kimlikler arası) bir eksene kaydırmayı başarmıştır. "Çokkültürlülük", "açık toplum" ve "farklılıkların tanınması" gibi söylemler, aslında sermayenin ulus-devleti ve toplumsal dayanışmayı parçalama stratejisinin bir parçası haline gelmiştir. Birlikte hareket etme kabiliyetini yitiren toplumlar, sermayenin karşısında savunmasız kalmıştır. Siyasetin birleştirici ve düzleştirici doğası ile kültürün ayrıştırıcı doğası arasındaki bu uyumsuzluk, günümüz demokrasilerini yönetilemez hale getirmiştir.


ÜÇÜNCÜ PERDE: Borç İmparatorluğu ve Amerikan Rüyasının Sonu

Bugün gelinen noktada, "çoğunlukçu demokrasi" ile "çoğulcu demokrasi" arasında derin bir uçurum vardır. Bu uçurum, sadece siyasi tercihlerin değil, yaşam tarzlarının ve gerçeklik algılarının savaşıdır. Çoğunlukçular (örneğin Trump seçmenleri), ekonomik olarak kaybeden, kültürel olarak aşağılanan ve "vasat"ı temsil eden kitlelerdir. Onlar, globalleşmenin kaybedenleri olarak, ellerinden alınan onurlarını ve refahlarını geri verecek güçlü bir lider veya geçmişe dönüş özlemi içindedirler. Çoğulcular ise, küresel değerlere entegre olmuş, kimlik siyaseti güden ancak çoğunluğun dertlerine yabancılaşmış kesimlerdir. Bu kesim, ekonomik ayrıcalıklarını kültürel bir üstünlük ve ahlaki bir kibirle maskelemektedir. Bu iki grup arasındaki kopukluk, içtimai muvazeneyi bozmaktadır; çünkü ortak bir dil ve ortak bir gelecek tahayyülü kaybolmuştur.


Sermayenin üretimden kopup finansallaşması, kapitalizmin mantığını değiştirmiştir. 21. yüzyılda arz ve talep dengesi, savaşla veya yeniden bölüşümle değil, "borçlandırma" ile sağlanmaktadır. Sistemin tıkandığı noktada, çarkların dönmesi için geleceğin ipotek altına alınması gerekmiştir. Eski kapitalizm "üret-kazan-tüket" döngüsündeyken, yenisi "borçlan-harca-öde(me)" döngüsündedir. Gelecekte kazanılması muhtemel paralar bugünden harcanarak sahte bir refah yaratılmıştır. Devletler, şirketler ve bireyler gırtlağına kadar borca batırılmıştır. Bu sürdürülemez döngü, kitlelerin zihinsel manipülasyonuyla ayakta tutulmaktadır. Bu borç ekonomisinin sürdürülebilmesi için insanlara bir "rüyaya" inanmaları dayatılmıştır: Amerikan Rüyası.


Amerikan Rüyası, bir "anti-değer" kümesidir. İnsanı insan yapan erdemleri değil, sahip olma hırsını körükler. İnsanların gerçek ihtiyaçlarına değil, kışkırtılmış arzularına hitap eder. İhtiyaç sınırlıdır, arzu ise sonsuzdur; kapitalizm bu sonsuzluğu sömürür. Daha büyük ev, daha lüks araba, daha fazla tüketim... Bu rüya, insanları borçlandırarak sisteme bağlayan bir kontrol mekanizmasıdır.


Ancak 2008 krizi, bu rüyanın da sonunu getirmiştir. Sistem duvara toslamıştır. Finansal sermaye, kendi kuyruğunu yiyen bir yılan gibi, reel ekonomiyi yutmuş ve sistemi tıkamıştır. Karşılığı olmayan kağıtlar üzerine kurulu imparatorluk sallanmaktadır. Doların sınırsız basımı ve karşılıksızlığı, küresel bir balon yaratmıştır. Bu balonun patlaması, sadece ekonomik bir kriz değil, aynı zamanda bir medeniyet krizidir; çünkü Batı medeniyeti artık dünyaya yeni bir söz söyleme, yeni bir hikâye anlatma kapasitesini yitirmiştir.


Geldiğimiz nokta, Neoliberalizmin iflası ve tam bir çözülme halidir. Neoliberalizm, ulusları örgütsüz bırakmış, devletleri borçlandırmış ve bireyleri yalnızlaştırmıştır. Mevcut tepkiler ise "yeni bir dünya tahayyülü"nden yoksun, sadece öfkeye dayalı reaksiyonlardır. İnsanlar ne istemediklerini biliyorlar ama ne istediklerini bilmiyorlar; bu da öfkeyi kör ve yıkıcı kılıyor. 


İnsanlar demokrasiden soğumakta, otoriter ve popülist liderlere yönelmektedir. Ancak bu popülizm de (örneğin Trump), sisteme gerçek bir alternatif sunmaktan ziyade, reel politiğin dar görüşlülüğü içinde debelenmektedir. Fransız İhtilali gibi dünyayı değiştirecek bir devrim ufukta görünmemektedir. Çünkü devrimler bir fikir ve ideal gerektirir, oysa bugünün dünyasında idealler piyasada alınıp satılan metalara dönüşmüştür.


SONUÇ: Gerçek Bir Yol Ayrımı

Tarihin sonu değil ama bir devrin sonundayız. Modernitenin hikâyesi, insanın özgürleşme vaadiyle başlayıp, kendi arzularının hapishanesine girmesiyle sonuçlanmıştır. Önümüzdeki süreçte, ya sermayenin kurguladığı, devletlerin silikleştiği, bireylerin yalnızlaştığı ve sanal hazlarla avutulduğu bir "lümpen kapitalizm" evresine geçeceğiz; ki bu, içi boşaltılmış, gösterişe dayalı ve insani derinliği olmayan plastik bir distopyadır. Bu, insanın "uslu ve mutlu bir tüketim makinesine" dönüşmesidir. Ya da devletler ve uluslar, tarihlerinden gelen moral değerleri hatırlayarak, piyasayı kutsayan değil, adaleti ve insanı merkeze alan yeni bir düzen kurma iradesini gösterecekler. İnsanı sadece bir "dürtü yumağı" olarak değil, ahlaki bir özne olarak gören kadim değerlere dönecekler. Bu ikinci yol, sadece ekonomik bir restorasyonu değil, insanın kendi varoluşuna dair unuttuğu "adalet", "merhamet" ve "sorumluluk" gibi kadim değerlerin, "çıkar" ve "haz" odaklı modern putların yerine yeniden ikame edilmesini gerektirir. 

"Eski usullerle İslam’ın öğretilmesi devri artık bitti. Ümmî imanı kalmadı.

Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım… Allah’a giden yol sonsuz sayıdadır.

Resim, müzik, şiir, roman, mimari, tiyatro; sonsuz…

Bunlar arasından bir yol bulup o yolun dervişi olmaya bakın!"​​

Salih Mirzabeyoğlu

bottom of page