top of page

Bilimin Sınırları - André Cresson

bilimin sınırları

Duyularımızın kavrayamadığı kuvvetlerle kuşatılmış olduğumuzu her gün biraz daha anlıyoruz. Nihayet kendileriyle o kadar övündüğümüz bu ilimler, fiziğimiz, kimyamız, biyolojimiz, psikolojimiz, sosyolojimiz, pek az şeydir; zavallı duyularımız ve acınacak vasıtalarımızla bugüne kadar yeryüzünde tespit edebildiğimiz en kaba olayların tiplerini bir arada toplamaktan ileriye gidememişizdir. Natüralist ve dinsiz ilimcilik için gerçekten sağlam bir temel, değil mi? Yer kabuğu üzerinde, pek de iyi olmayan araştırma vasıtalarımızın temin ettiği birkaç gözlem ile bütün evren hakkında bir netice çıkarmaya hakkımız var mıdır? Buna cesaret ettiğimiz zaman, yuvasının topraktan kümbetini şöyle böyle tetkik ettikten sonra bütün evrenin o modele göre inşa edilmiş olduğunu utanmadan iddia eden miyop bir karıncaya benzemiyor muyuz?


Cüret mi, yoksa saflık mı?


Natüralist kuramlar, insanlar için halli gerekli olan meseleler hakkında hiç değilse açık bir hal sureti göstermiş olsalardı! Ne gezer… Natüralist felsefeden önce ve sonra birçok meseleler halledilmeden, nasılsa öyle duruyor. Hiçbir şey olmayabilirken bir şeylerin niçin olduğu bize izah edildi mi? Evren daima mı mevcut olmuştur veya ne zaman mevcut olmaya başlamıştır? Bizi, bunları anlayacak bir duruma getirdiler mi? Bize, maddenin ve kuvvetlerin bildiğimiz öğeleri hakkında, bütün olaylarca bağdaşabilecek mahiyette bir figuration verdiler mi? İlk canlı şekillerin yeryüzünde nasıl belirdikleri bize izah olundu mu? Bütün türlerin gerek tek iptidaî bir türden çıktığı, gerekse iptidaları birbirinden ayrı bazı protoplazma şekillerinden geldiği bize ispat olundu mu? Dünyada yeni hususiyetlerin nasıl meydana çıktığı, sonra soya çekişle nasıl muhafaza olunduğu bize gösterildi mi? Bilinçli hayatın maddî hayattan nasıl çıkagelmiş olduğu bize anlatıldı mı? Şüphesiz, hayvanlarda bilinç olaylarının evrimi ile sinir sistemi arasında bir muvazilik gözlenmiştir. Fakat bizzat düşünce, nöron hareketlerine irca edilebilmiş midir? Eğer edilmedi ise, bir natüralist sistemde ona nasıl bir yer verilmelidir? İlimcilik “evrenin muammalar”ını halletmek iddiasındadır. Fakat, farz edişlerinden ve iddialarından sonra bu muammaların daha nicesi halledilmeden olduğu gibi kalmıştır.


(…) İlimciler, bu neticelere mutlak bir değer vermekle bizzat dayandıkları ilimlerin hakiki anlayışından uzaklaşmış olmuyorlar mı? Bu hal ilk önce matematik ilimlerde göze çarpmaktadır.


On yedinci yüzyılın bütün matematikçileri aynı kanaati taşıyorlar: İlimlerin mutlak bir değeri, hiç değişmeyen bir değeri, ilahî bir değeri olduğuna inanıyorlar. (…) Şu hâlde matematik ilimlerde teoremlerin, ancak ilk önermelere göre zorunlu olduğunu biliyoruz. Ve yine biliyoruz ki tanımlar sadece hiçbir yerde mevcut olmayan ve hatta bütün safiyetleri içinde gerçekleştirilemeyen mümkün şeyleri temsil ederler. Yalnız şu var ki on yedinci yüzyılda gerek aksiyomlar gerekse postulat’lar herkesin nazarında “ezelî hakikatler” sayılıyor. Bazıları, Tanrı ezelden katî olarak öyle karar verdiği içindir ki bu hakikatlerin ebedi olduğunu kabul ediyorlar. Bazıları da Tanrı bile onları değiştirmediği için, bu hakikatlerin ezelî ve ebedî olduğunu kabul ediyorlar. Fakat her iki fikirde bulunanlar da sonunda onlara bir mutlaklık vasfı veriyorlar. Onların nazarında beşerî matematiğin ilahî matematikten farkı yoktur. Cebir, geometri, mekanik teoremlerimiz ilahî zekanın seziş suretiyle kavradığı teoremlerin aynıdır. Matematik ilimler ilkelerinde nasıl mutlak iseler neticelerinde de mutlaktırlar. (…)


On dokuzuncu yüzyılda, bazı geometri bilginleri Öklid postulatını dikkate almayarak bir geometri vücuda getirmeyi denediler. Böyle bir şeyin yapılabileceğini mümkün gördüler. Klasik geometri kadar rabıtalı geometriler kurdular. Bu gibi bilimlerden, bir kere ilkeler kurulunca, bu ilkelere göre zorunlu olan ve zinciri kesilmeden devam eden bir sıra teoremler çıkar. Mühim müşahede. Artık imkân sahasında bir değil, birçok geometriler var. (…) Ne geometrinin ne de mekaniğin teoremleri kendilerini mutlak bir surette gösteremezler; bunlar başlangıçtaki a priori farz edilişlere göre ancak zaruridir. Matematik ilimler bağıntılı (rölatif) içinde mutlaktırlar; bağıntılığın dışında mutlaklıkları yoktur. (…)


Demek ki hendesî postulatlarımız dahi deneyden gelen hakikatler değildir. Bunlar itibarîdir. Şu mânâda itibarî ki istersek daha başkalarını da vücuda getirebiliriz; bununla beraber bu itibarî esaslar faydalıdır, çünkü zihnimiz için elverişlidir. Gerçekten bunlar, tabiat olaylarını, bu olayları sınıflayacağını, hesaplayacağını ve daha vukua gelmeden önce faydalı surette göreceğini tasavvur ettiğimiz mekanik kurmamıza imkân verirler. (…)


Matematik ilimlerin metodu, zihin tarafından bazı ilkeler kabul olunduğuna göre neticelerin ister istemez kabul olunacağını kuvvetle ispat eder; fakat böylece kabul olunan ilkelerin mutlak bir kıymeti haiz olduklarını, matematik kendi kendine ispat etmeye muktedir değildir. Bazı ilkelerin zihnimize apaçık birer hakikat olarak göründükleri muhakkaktır. Fakat bu hal; bir insan dimağına, insan duyularına sahip bulunmamızdan ve muayyen bir çevre içerisinde yaşamamızdan ileri gelmiyor mu? Eğer karıncaların duyularına, bir karınca sinir sistemine sahip olsaydık ve Sirius yıldızının etrafında seyreden gezegenlerden birinin üzerinde yaşasaydık bu ilkeler bize yine açık birer hakikat olarak görünürler miydi? Hiçbir şey bilmediğimizi, asla da bilemeyeceğimizi samimiyetle itiraf edelim. Matematik tipe göre mükemmel surette kurulmuş bir metafizik sistem farz edelim: Bu sistemin değeri daima şüpheli kalacaktır. Mutlakın bilgisi bahsinde insanlara mahsus hakikatler, karıncalara mahsus hakikatlerden daha fazla bir değeri mi haizdirler? İnsanların a priori muhakemeleri, bu bilgi için, karıncaların muhakemelerinden daha fazla bir değer mi gösterirler? Buna cevap vermeye kim cesaret edebilir? (…)


Natüralist felsefenin esas ilkesi evrensel determinizmdir. Evren içinde her şey değişmez kanunlara göre olup bitiyor. Dünyada hiçbir mümkünlük (contingence), hiçbir özgürlük (liberte) yoktur. Bu ispat olunmuş veya olunabilir bir şey midir? Bunun ispat edilmiş olması şöyle dursun, tek bir tabiat kanunu bile katî surette ispat edilmemiştir. Bir kanun kabul olunduğu zaman determinizme inanılması istenilir. Kanunlar ispat edilmekle determinizmin var olduğu ispat edilmiş olmaz. (…)


Bu tariflerden iki zarurî netice çıkıyor. Tabiat kanunlarının olduklarından başka türlü olabilecekleri ve onlara zorunlu değil, mümkün demenin daha doğru olacağı hakkında hepimizde bir kanaat beliriyor. (…) Belki dünya olduğundan başka türlü olamazdı. Belki de olabilirdi. Birinci farz edişte kanunlar zorunludurlar; ikinci farz edişte mümkündürler. Fakat gerek berikinin gerek ötekinin doğruluğunu nasıl ispat etmeli?


Fakat kanunların umumîliğini tasdik etmek de bir cüretkârlık değil midir? Her kanun formülü, muayyen bir zümreye mensup eşyaya her zaman ve her yerde tatbik olunuyor. Fakat deneylerimizi her devirde bütün nesneler üzerinde yaptık mı? (…) Meseleyi samimi olarak tetkik eden kimsenin gözünden bu husus kaçmaz. Bu kanunun devamlılığını tasdike bizi ikna eden sebeplerle o kanundan çıkardığımız neticeler arasında garip bir nispetsizlik vardır. Matematikte sınırlı her nicelik, değerce sonsuz olan her niceliğe nazaran sıfır itibar edilir ve hesaplarda ihmal olunur. Halbuki bu kanunun formülü, bütün zamanlara, bütün uzaylara, bir zümreye mensup bütün nesnelere tatbik edildiği için, “sonsuz”u hedef tutmaktadır. Bunun böyle olduğunu söylemek için neye dayanıyoruz? Sonsuz bir takım deneylere mi? Elbette ki değil. Yapılabilen deneylerin sayısı zihnin tasarladığı deneylere nisbetle pek azdır. Demek oluyor ki bir kanun ortaya konulduğu zaman, o kanuna atfedilen umumîliğe nispet edilirse ancak sıfır sayılabilecek gözlemlere güveniyoruz. (…) Bir kanun, doğruluğu çoğu zaman gerçeklenen bir varsayımdan fazla bir şey değildir. Onun katılığı ancak yapılabilmiş olan deneylere göredir. Onun mutlakla bir ilişkisi yoktur. (…)


En iyi bildiklerimizi, duyularımıza yardım eden aletlerin yardımı ile kavrıyoruz. Fakat bu aletlerin hassaslığı bir hadde kadardır. Bir mikroskop şu kadar büyütür; bir terazi, miligramın şu kadar milimine kadar, bir mikrometre şu kadar boyut farkına hassaslık gösterir. Daha hassas aletlerimiz olsa, en sağlam görünen kanunlardan bazılarının kıymetlerini muhafaza edecekleri muhakkak mıdır? (…) Bir kanunun doğruluğu, yapılan deneylerin sınırı içindedir. (…) Şüphesiz bu neviden miktarlar, bizim çapımızdaki varlıklar için ihmal edilebilir. Fakat mutlak içinde, ihmal edilemezler. (…) Şu hâlde aletlerimizin vardığı hudutların gerisinde, kanunlarımızın yine kanun kalacaklarına bizi kim temin edebilir? (…)


Kuramlarımızdan hiçbiri yerli yerine oturmuş değildir. Bunun böyle olduğunu fizikçiler anlayalı bir hayli zaman oldu; cisimlerin birbirine nazaran harekette olan çok küçük moleküllerden yapıldığını tasavvur etmekte fayda vardır. Kimyacılar daha ileriye gittiler: Onların kendi inceleme sahalarında bileşik cisimleri, molekülleri birbirine muayyen bir tarzda bağlanmış olan ve birbirlerinden ayrılıp yeni bir takım kombinezonlara girebilen atom dediğimiz daha basit cisimlerden mürekkep tasavvur etmekte fayda vardır. Daha yeni keşifler şunu gösterdiler: Bizzat kimya atomlarını da elektron adı verilen gayet küçük elektrik kütlelerinin pek karmaşık toplulukları olarak tasavvur etmekte fayda vardır. Fakat yeni olgular toplanıp biriktikçe, insan bütün kuramlarda bir şeyin eksik olduğunu fark ediyor. (…) Açıkça söyleyelim: Kuramlar ancak küçük hilelerle, yeniden gözden geçirmelerle, sürekli ayarlama gayretleriyle yürür. Gerçek bilginler kuramlarda hiçbir mutlak değer tanımazlar. (…)


Deney ispat ediyor ki, aynı sebepler daima aynı neticeleri vücuda getirse de, aynı neticeler daima aynı sebeplerden ileri gelmezler. (…) Tabiî olaylar için de aynı şeyi söyleyemez miyiz? Bu olayların bazıları kurduğumuz varsayım ile pekâlâ izah olunuyor. Fakat bu olaylar, düşünmediğimiz, hatta belki de tasavvur edecek durumda olmadığımız bambaşka bir varsayım ile de aynı suretle mükemmel surette izah olunamazlar mı?


Fontenelle bizi operaya götürüyor: Bir şahıs çatılara doğru uçmaktadır. Bir makinenin bu parlak neticeyi temin ettiğini pekâlâ biliyoruz. Fakat hangi makine? Bu makinenin muayyen bir tarzda yapılmış olduğunu farz ediyoruz ve gerçekten böyle yapılmış olsaydı, netice gördüğümüz gibi olurdu. Öyleyse doğru tahmin etmiş olmamız mümkündür. Yalnız aldanmış da olabiliriz. Gerçekten, opera oyuncularından birine uçan bir kuş manzarası vermek için tek bir tarz yoktur. O halde en iyi tarzı tahmin ettik mi? Bunu bilmek için sahne gerisine geçmek lazım. Tabii, mesele fizik ve kimyada da aynıdır. Bu ilimlerde farz edişlerimiz görünüşlere gayet iyi uysalar bile, realiteden belki yine farklı kalırlar. Ne yazık ki burada emin olmak için tabiatın kulislerine geçecek hiçbir vasıtamız yoktur.


Bu düşünce ise çok can sıkıcıdır. Gerçekten fikirlerimizin, göstermek istedikleri şeylere tamamıyla benzememeleri kuvvetle muhtemeldir. Olayların görünüşleri arkasında tahmin ettiğimiz o dünya hakkındaki fikri sırf beşerî bilgilerin yardımı ile zihnimizde inşa ediyoruz. Bunu yapmak için de, algıladığımız gibi olan uzaydan, saatlerimizle ölçtüğümüz gibi olan zamandan, gözlerimizin görebildiği hareketlerden, duyularımızın hissettiği mukavemetlerden, göre göre alıştığımız renklerden faydalanıyoruz. Bütün bunlardan kurtulmaya çalışıyoruz. Fakat bunda gerçekten muvaffak olacak mıyız? Moleküllerimiz, atomlarımız, elektronlarımız, yalnız beşerî olan bir takım algılardan mı ibarettirler? Onlardan bahsettiğimiz zaman gözlerimiz önünde dalgalanan perdeyi atmış mı bulunuyoruz?


Bu mülahazalar bazı düşünürleri katî neticelere sürükledi. Bunlar, şüphesiz diyorlardı, tabiat ilimlerinin neticeleri hayattaki işler için itiraz götürmez bir değer arz ederler. İlimler, olayları tasarımlamamıza ve sınıflamamıza imkan veren uygun vasıtalar temin ediyorlar. Fakat ilimlerin postulatlarında ve inşa ettikleri şemalarda görülen uygunluk vasfı, hem bu postulatlara hem bu şemalara metafizik bir değer, mutlak bir değer atfetmemiz için yeter mi? (…) İşte bunun içindir ki natüralist filozoflar hakikatten uzaktırlar. İlimlerin telkin ettikleri en genel fikirlere dört elle sarılıyorlar, sonra: “Mutlakı bulduk” diyorlar. (…)


Bu itibarla çıkarılacak tek meşru netice yine Newton’un şu neticesidir: “Her şey, şu veya bu varsayım doğru imiş gibi olup bitiyor.” Bu ise, varsayım doğru olabilir demektir; fakat doğru olmayabilir de demektir. Fazla olarak, bu, o şeyin gerçeklenmesinin imkânsız olduğu da demektir. Onu gerçeklemek için görünüşlerin perdesini kaldırmak, bu suretle realitelerle karşı karşıya kalmak lazımdır: Fakat bunu yapabilseydik oradan başlardık. (…)


Nihayet samimilik şunu teslime bizi zorluyor: İnsan, dünyaya natüralist dürbünle baktıktan sonra natüralizme bu meslek aleyhinde bulunanların imal ettikleri dürbünle bakarsa hayretten kendini alamaz. İlmin büyük bir kudretle telkin eder göründüğü şey artık hakikatte mümkün olan fakat zarurî olmayan varsayımların bir topluluğu olarak görünüyor. Bu varsayımlar evren hakkında gerçekten geniş bir bilgiye dayanmıyorlar: Kendilerini aciz bırakan güçlüklerle karşılaşıyorlar. Bu varsayımların pratik değerleri inkar olunamaz, fakat teorik değerleri gerçeklenmemiştir, gerçeklenemez de. Her tabiat ilmi; yalnız muayyen bir kudrette olan aletlerle teçhiz edilmiş bir insan zekasının, dünyanın şu içinde yaşadığımız saatinde, yapabilmiş olduğumuz küçük araştırmalardan sonra, tabiî olayları kolaylıkla sınıflamak, ilerisini görmek ve hesap etmek için tasavvur ettiği şeydir. (…)


Şunu hiç hatırdan çıkarmayalım: Newton’un bir tanrı sayıldığı devirde yaşayan Kant, maddî alem olaylarının -şuur tarafından idrak edilmiş olmaları hasebiyle ve sadece bu sebepten- Newton kanunlarına tâbi olmak mecburiyetinde bulunduklarını a priori olarak gösteriyor. Eğer Einstein, Kant’tan evvel yaşamış olsaydı, acaba Kant, görünüşte aynı derecede mükemmel olan muhakemelerle, bu defa da ancak Einstein’ın noktai nazarının doğru olması gerektiğini ispat etmeyecek miydi?


Hepsi bu kadar değil. Bir kere daha, bahsettiğimiz karınca gibi bir filozof karınca tasavvur edelim. Bu karıncanın, düşünen bir karınca olmak itibariyle eşyanın kendisine herhangi bir şekilde görünmesi lazım geldiğine a priori olarak kendini ikna etmeye kalkıştığını kabul edelim. Karıncaya mahsus tanımlara, aksiyom ve postulatlara az çok sarahatle dayanmaksızın bunu nasıl başarabilecek? Bu prensiplerden hareket edince de vücuda getireceği muhakeme karınca muhakemelerinden başka ne olabilir? Ve bu takdirde, aradığı bu “mutlak”ın bilgisini hoşuna giden muhakemeleri uydurmak suretiyle gerçekten meydana koyduğunu söylemeye bu karıncanın nasıl hakkı olur? Zihnin tamamıyla kendi düşündüğü gibi bir zihin olduğunu; dünyasının kendine göründüğü gibi bir dünya oluşunun da sırf zihninin öyle bir zihin olmasından ileri geldiğini söylemeye nasıl dili varır? (…)


“Mutlak”ı ele geçirmek ve onu ele geçirebildiğimizden emin olmak ümidi boş bir ümittir. Şüphesiz, gerek en genel hipotezleriyle ilmin; gerek şuur ve şuurun mümkün olma şartları üzerinde teemmülün (düşüncenin); gerekse iç sezginin bazı noktalarda bizi “mutlak”a kavuşturması imkânsız değildir. Fakat kavuşulan şeyin “mutlak” olduğuna histen başka bir şeyle ve gerçekten kesin bir tahkik neticesinde emniyet getirdiğini kim söyleyebilir? (…)


Bu söylediklerimiz, her türlü genel metafizikten vazgeçmek gerektiği manasına mı gelir? Şüphesiz hayır. Açık bir kapı vardır: İnanç kapısı. Kendi aralarında ahenk temin eden ve olgulara uyan kanaatler edinmeye çalışmaktan kendimizi niçin menetmeli?


(A. Cresson, Felsefe Meselelerinin Bugünkü Durumu, s. 35-86)

"Eski usullerle İslam’ın öğretilmesi devri artık bitti. Ümmî imanı kalmadı.

Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım… Allah’a giden yol sonsuz sayıdadır.

Resim, müzik, şiir, roman, mimari, tiyatro; sonsuz…

Bunlar arasından bir yol bulup o yolun dervişi olmaya bakın!"​​

Salih Mirzabeyoğlu

bottom of page