Modernizmden Postmodernizme
- Reha Kansu

- 2 gün önce
- 14 dakikada okunur

Giriş
Modern düşünce, dogmaları ve kilise otoritesini yıkarak yerine aklı ve bilimi koymuştur. İnsanlar artık hakikati göklerde değil, kendi akıllarında ve yeryüzünde aramaya başlamışlardır. Fakat bu durum, eski düşünce kalıplarının tamamen terk edildiği anlamına gelmez. Modernite, metafiziğin o kadim binasını yıkmamış, sadece içindeki sakinleri değiştirmiştir. Değişmez ve mutlak olanın tahtına, Tanrı yerine insan aklı ve düşünen özne oturmuştur. Descartes düşüncesi bu yer değiştirmenin en net örneğidir. Her şeyden şüphe ederek işe başlayan Descartes, şüphe edemeyeceği tek bir sabit nokta bulur: Şüphe eden, yani düşünen kendi varlığı. Bu adımla birlikte insan, evrenin merkezindeki yeni ve sarsılmaz referans noktası haline gelmiştir. Artık dünya, aklın ışığında ölçülebilir, hesaplanabilir ve bütünüyle kontrol edilebilir bir nesne yığınına dönüşmüştür. Modern özne, her şeyi kendi aklının süzgecinden geçirerek ona bir kesinlik kazandırmaya çalışırken, aslında antik Yunan döneminden beri süregelen o değişmezlik ve kalıcılık arzusunu aynen devam ettirmiştir.
Batı düşüncesinin temelini atan Antik Yunan filozoflarına bakıldığında, hakikat arayışının merkezinde daima değişmeyen bir töz bulma çabası yatar. Parmenides ile başlayan ve varlığın “bölünmez ve değişmez bir bütün” olduğu fikri, asırlar boyunca felsefe geleneğinin ana eksenini oluşturmuştur. Parmenides, değişimi bir yanılsama olarak görmüş ve yalnızca değişmeden kalanın gerçekliğinden söz etmiştir. Bu yaklaşım, duyularımızın bizi yanılttığına, hakiki olanın ancak aklın sınırları içinde, sabit bir vaziyette durduğuna işaret eder. Zamanın akışı içinde eriyip giden, şekil değiştiren, doğan ve ölen hiçbir şey tam manasıyla varlık unvanını hak etmez. Dolayısıyla, hakikat her türlü hareketten ve dönüşümden münezzeh, ebedi bir sabitlik halidir. Bu fikir, Eflatun tarafından daha da derinleştirilmiş ve formlar ya da idealar alemi adıyla muazzam bir sisteme dönüştürülmüştür. Eflatun, meşhur mağara benzetmesinde, içinde yaşadığımız ve sürekli değişim halinde olan gölgeler dünyasının karşısına, kusursuz, ezeli ve ebedi olan idealar dünyasını yerleştirmiştir. Bir masanın ya da bir ağacın duyularla algılanan kopyaları çürüyüp yok olabilir, ancak masa olma ya da ağaç olma ideası zamanın ötesinde, sarsılmaz bir biçimde varlığını sürdürür. İşte bu değişmezlik fikri, Batı medeniyetinin varlık tasavvurunun en derin kökünü teşkil eder ve asırlar sonra doğacak olan modern düşünce sisteminin mimarisini de gizliden gizliye şekillendirir.
Aristo, ustası Eflatun’un göklerdeki idealarını yeryüzüne indirmiş olsa da değişmezlik arzusundan katiyen vazgeçmemiştir. Madde ve form ilişkisini kurarken, her türlü hareketin ve değişimin arkasında, bizzat hareket etmeyen ama her şeyi harekete geçiren bir “ilk muharrik” tahayyül etmiştir. Saf eylem halinde olan bu ilk neden, kendi içinde hiçbir potansiyel barındırmayan, dolayısıyla dışarıdan gelecek veya içeriden doğacak herhangi bir değişime açık olmayan bir mutlaklıktır. Antik dönemin bu sabitlik tutkusu, Orta Çağ boyunca Hristiyan teolojisi ile mükemmel bir uyum yakalamış ve Tanrı fikrinde vücut bulmuştur. Yüce Yaratıcı, zaman ve mekândan tamamen bağımsız, ebediyen aynı kalan, hiçbir koşulda eksilmeyen ve artmayan mutlak bir kudret olarak tasvir edilmiştir. Bütün kâinat, bu sarsılmaz merkezin etrafında, onun koyduğu değişmez kanunlara göre ahenk içinde dönmektedir. Dünyevi hayat baştan sona geçici, çürümeye mahkûm ve değişken iken, ilahi nizam sonsuz ve sabittir. Bu uzun asırlar boyunca, insan zihni hakikati daima durağan olanla eşdeğer görmüş, varlıktaki her türlü değişimi ise eksiklik, bozulma, yozlaşma veya günah ile ilişkilendirmiştir. Kusursuzluk ancak ve ancak hiçbir değişime uğramamakla, başlangıçtaki o saf halini ebediyen korumakla mümkündür.
Modernizm
Modernite, her ne kadar “Orta Çağ”ın skolastik otoritelerine devasa bir başkaldırı olarak sahneye çıksa da arka planda bu sarsılmaz “değişmez varlık” fikrini olduğu gibi devralmıştır. Orta Çağ'ın teolojik çatısı çöktüğünde ve ilahi düzenin mutlaklığı sarsıldığında, hakikati taşıyacak yepyeni ve sağlam bir zemine ihtiyaç duyulmuştur. Modernite, aklı ve pozitif ilimleri merkeze alarak dünyayı kesin, mutlak kanunlar çerçevesinde açıklama gayesi gütmüştür. Descartes ile başlayan bu süreçte insan (özne), dünyayı (nesneyi) karşısına alarak onu aklıyla kavramaya, ölçmeye ve bilmeye çalışır. Bu ayrım, aklın tarafsız ve objektif bir araç olduğu inancına dayanır. Descartes, duyuların bizi yanıltabileceğini, dış dünyanın bir rüya yahut kötü niyetli bir cinin oyunu olabileceğini varsayarak, şüphe edilemeyecek tek hakikatin şüphe eden zihnin bizzat kendisi olduğu neticesine varmıştır. "Düşünüyorum, öyleyse varım" düsturu, artık ilahi otoritenin yerini alan yeni bir sabit merkezin, yani düşünen mutlak öznenin doğuşunu ilan eder. Özne, etrafındaki her şey yıkılsa, bütün dünya bir rüyadan ibaret olsa bile kendisiyle özdeş kalan, akıl yürüten, sarsılmaz bir varlık noktasıdır. Descartes, dış dünyayı mekân ve harekete indirgeyip mekanikleştirirken, zihni bu değişken maddeden tamamen ayırmış ve ona dokunulmaz, ebediyen değişmez bir statü atfetmiştir. Modernizm, bu yeni ve sarsılmaz özne anlayışı üzerine inşa edilmiştir. İnsan aklı, kâinatın karmaşasını çözebilecek, değişen fenomenlerin arkasındaki değişmez matematik formüllerini bulup çıkarabilecek yegâne araç haline gelmiştir.
Descartes'ın akla duyduğu bu sarsılmaz güven, empirist filozoflar tarafından eleştiriye uğrasa da modern bilgi teorisinin objektif hakikat arayışı değişmemiştir. John Locke, insan zihnini doğuştan boş bir levha olarak tanımlamış, bütün bilgilerin dış dünyadan gelen tecrübi verilerle şekillendiğini öne sürmüştür. David Hume ise illiyet bağının aklın zorunlu bir kuralı değil, sadece zihni bir alışkanlık olduğunu savunarak, kesin bilgi arayışına şüpheci bir darbe indirmiştir. Ancak Immanuel Kant, akılcılık ile tecrübecilik arasındaki bu ihtilafı çözmek maksadıyla felsefe tarihinde devrim niteliğinde bir adım atmıştır. Kant, insan zihninin pasif bir alıcı olmadığını, dışarıdan gelen karmaşık verileri kendi içindeki zaman, mekân ve idrak kategorileri vasıtasıyla işleyerek bilgiyi aktif bir şekilde inşa ettiğini göstermiştir. Ne var ki Kant, bilebildiğimiz dünyanın sadece görünüşler alemi olduğunu, nesnelerin kendi başlarına ne olduklarını asla bilemeyeceğimizi kabul etmesine rağmen, bütün insanlar için umumi ve ortak bir aklın varlığını savunmaya devam etmiştir. Kant'ın sisteminde de objektif, herkes için geçerli ve ilmi bilginin imkânı muhafaza edilmiş, aydınlanmanın ilerlemeci ruhu korunmuştur. Onun bilgi teorisinde dünyayı kendi başına ne ise o olarak bilmemizin insan kapasitesini aştığını ortaya koysa da aklın anlama kategorilerinin bütün insanlarda istisnasız ortak, değişmez ve sabit bir yapıya sahip olduğunu savunmuştur. Modernite, aklın bu cihanşümul ve değişmez yapısı sayesinde bütün insanlığı karanlıktan aydınlığa kavuşturabileceği inancını adeta yeni bir din gibi benimser.
Modernite, aydınlanma düşüncesinin ve klasik fiziğin (Newton mekaniğinin) omuzlarında yükselen tam bir “objektif akıl” çağıdır. Isaac Newton'ın, kâinatı devasa bir saat gibi tıkır tıkır işleyen, sabit kanunlara bağlı bir mekanizma olarak tasvir etmesi, bu aydınlanma inancını ilmi alanda taçlandırır. Tabiatın kanunları ebedidir, dilsizdir ve hiçbir koşulda değişmez. Değişen sadece cisimlerin mekândaki konumlarıdır. Tabiatı inceleyen bilim, onun sabit yasalarını bütünüyle keşfetmek, böylece onun üzerinde tam bir tahakküm kurmak amacını güder. Rasyonel özne, kendi dışındaki bütün varlık alemini, akıl yoluyla şekillendirilecek ham bir madde olarak görür. Bu paradigma, tabiatı ve insanı ölçülebilir, öngörülebilir ve kontrol edilebilir mekanizmalar olarak telakki etmiştir. Akıl, her türlü hissiyattan, şahsi eğilimden ve önyargıdan arındırılmış, mutlak hakikati kavramaya muktedir en yüce araç olarak tahta çıkarılmıştır. Bu yaklaşım, bilen özne ile bilinen nesne arasına aşılmaz bir duvar örmüş, tabiatı sadece incelenecek, hesaplanacak ve üzerinde tahakküm kurulacak ölü bir madde yığınına indirgemiştir. Bu, insanın kendi benliğini, hayatiyetini ve sübjektif yorumunu geriye çekerek, sadece eşyanın bünyesinde saklı olan manayı bulmaya çalıştığı bir dönemdir.
Objektif bilgi düzleminde akıl, determinizm ve mekanizm kıskacındadır. İnsan bu aşamada dış dünyaya intibak etmeye çalışırken, aslında nesnelerin mantığına teslim olur. Çünkü akıl, eşyanın dilini konuşur; dolayısıyla objektif bilgi, eşya düzenindeki mecburiyetlerin, yani determinizmin zihne sirayet etmesinden başka bir şey değildir. Bu boyut, aklın eşyayı olduğu gibi tekerrür ettirmesiyle bir "monotonluk" ve "mekanikleşme" üretir. Modern tabiat tasavvuru da kâinatı devasa, tıkır tıkır işleyen bir saat mekanizması gibi görür; her şey belirli sebep-sonuç ilişkilerine bağlıdır ve kesin yasalarla işler. Bu “fizik” gerçeklikte atomlar, evrenin objektif, ölçülebilir ve öngörülebilir temel yapıtaşlarıdır ve gözlemciden (insandan) tamamen bağımsız, “mutlak” bir gerçeklik sunarlar. Bu modelde "gerçeklik", gözlemciden tamamen bağımsız, dışarıda bir yerlerde keşfedilmeyi bekleyen, ölçülebilir ve sabit bir nesnedir. Eğer bir sistemin başlangıç şartlarını tam olarak bilirseniz, gelecekte ne olacağını kesin bir matematik doğruluğuyla hesaplayabilirsiniz. Sonuç olarak rasyonalizm ve pozitivizm gibi akımlar, hakikatin tek olduğu inancını pekiştirerek büsbütün bir objektivizm tahakkümü inşa etmiştir.Bu mutlakiyetçi dünya görüşü yalnızca doğa bilimleriyle sınırlı kalmamış; beşerî disiplinlerden iktisada, kültür hayatından idari mekanizmalara kadar her alana nüfuz etmiştir. İnsan aklının kusursuz işlediği varsayımı, bürokrasinin soğuk ve katı kurallarını meşru kılmış, cemiyet hayatını bir makine düzeni içinde tanzim etme çabasını beraberinde getirmiştir.
Objektif gerçeklik fikri, sadece laboratuvarlarda değil, siyasi ideolojilerde, ahlaki sistemlerde ve iktisadi teorilerde de sarsılmaz bir zemin olarak kabul görmüştür. Modern ideolojiler, doğa bilimlerindeki bu mekanik ve deterministik kesinliği toplum ve tarih alanına kopyalamaktan doğmuştur. Toplumun da tıpkı fizikî evren gibi keşfedilebilir, umumi ve objektif yasalara sahip olduğu inancıyla; toplumları kusursuz bir saat gibi işletebileceğini iddia eden ideolojiler inşa edilmiştir. İşte bu determinizm, modernizmin felsefi zeminini oluşturmuş; tek bir umumi doğrunun, mutlak bir hakikatin ve bu hakikate ulaşmamızı sağlayacak nihai ideolojilerin var olabileceği inancını doğurmuştur. Modern zihniyet, bilimi ve aklı kullanarak yoksulluğu, hastalıkları, savaşları ve adaletsizlikleri ortadan kaldırabileceğine dair muazzam bir iyimserlik barındırır. İnsanlığın tek bir doğru çizgi üzerinde, karanlıktan aydınlığa, cehaletten bilgiye doğru durmaksızın ilerlediği inancını taşır. Modernizm; bilim, akıl ve teknoloji aracılığıyla insanlığın sürekli ve düz bir "ilerleme" kaydedeceğini, sonunda objektif ve mutlak bir hakikate ulaşılacağını savunuyordu. Bu gaye doğrultusunda, insanların zihin dünyasını şekillendiren, onlara kim olduklarını ve nereye gittiklerini anlatan büyük hikayeler üretilmiştir. Her biri “modernizm”in bir veçhesini oluşturan ideolojiler, dünyayı tek bir doğru üzerinden şekillendirme iddiasıyla kitleleri peşinden sürükleyen dev anlatılar haline gelmiştir. Bunlar toplumu devasa bir makine, insanları da o makinenin objektif kurallarına uymak zorunda olan dişlileri veya atomları gibi görerek onlara tek bir kurtuluş reçetesi dayatmıştır. Aklın zaferi, proletaryanın devrimi, medeniyetin kurtuluşu gibi bu devasa anlatılar, bireyleri ortak bir ülkü etrafında birleştirmiş ve onlara hakikatin nihai formülünü sunduğunu vaat etmiştir.
Düşünce tarihinde hakikati sabitleme ve mutlaklık iddiasının en net tezahürlerinden biri de şüphesiz büyük anlatılar ismini verdiğimiz o devasa, her şeyi açıklama iddiasındaki teorilerdir. İster bütün tarihi sınıf çatışmalarının değişmez diyalektik kuralları ile açıklayan Marksizm olsun, isterse insan bilincinin en derin dehlizlerini ödipal komplekslerin ve bastırılmış içgüdülerin sabit mekanizmalarıyla çözen Freud merkezli psikanaliz olsun; hepsi insanlığın binlerce yıllık karmaşık hikayesini tek bir değişmez merkeze bağlayan son derece iddialı sistemlerdir. Bu teoriler, hayatın bütün o öngörülemez karmaşasını, anlamsız tesadüflerini ve uçarı hallerini alıp, bizzat kendi kurdukları o değişmez, katı anlam haritalarının içine zorla yerleştirmeye çalışırlar. Bir olgunun, bir isyanın veya bir rüyanın ancak ve ancak o büyük sistemin içine oturtulduğu takdirde mantıklı bir anlam kazanabileceği peşinen varsayılır. Hakikat parça parça bağlama göre oluşan, duruma göre esneyip değişen bir şey kesinlikle değil, bu büyük yapıların insana yukarıdan sunduğu bütüncül, sarsılmaz ve eksiksiz bir çerçevedir. Bu katı yaklaşımlar yirminci yüzyılın başlarında dünya entelektüel sahnesini derinden etkilemiş, dünyayı baştan sona açıklama ve dolayısıyla kontrol etme konusunda muazzam bir güven inşa etmiştir.
Ancak bu muazzam modernite kurgusu, tam merkezinde devasa ve yıkıcı bir çelişki barındırmaktadır. Charles Baudelaire'in modernizmi tanımlarken kullandığı o meşhur ifade, bu derin çatlağın ilk habercisi sayılır. O, modernliği bir yarısı geçici, uçucu ve anlık olan, diğer yarısı ise ebedi ve değişmez olan paradokslu bir durum olarak tanımlar. Kapitalist üretim çarklarının bütün dünyaya yayılması, bir yandan her şeyi sürekli yenilemeyi, modası geçeni hızla yıkıp yerine daha yenisini koymayı emrederken; diğer yandan modern insanın fikri dünyası ebedi ve sabit olanı aramaya inatla devam etmektedir. Karl Marx'ın kaleme aldığı "Katı olan her şey buharlaşıyor" cümlesi, modern endüstri çağının bu yakıcı, durmak bilmeyen değiştirici gücünü mükemmel özetler. Buhar makineleri, devasa fabrikalar, bitmek bilmeyen teknoloji icatları dünyayı baş döndürücü bir hızla kökünden değiştirirken, modern felsefe, şehir planlamacıları ve devlet mekanizmaları inatla değişmez kalelerin inşasıyla meşguldür. İnsan, kendi elleriyle yarattığı bu muazzam değişim fırtınası içinde, sıkıca tutunacak sabit bir dal bulamamanın derin trajedisini yaşamaya mahkumdur. Bir yanda değişmez bir akıl ve mutlak hakikatler inancı dururken, diğer yanda durmaksızın kılık değiştiren, her gün yenilenen maddi dünya gerçeği amansızca çarpışmaktadır.
Mantığı merkeze alan pozitivizm akımı, dili sadece ampirik deneylerle kanıtlanan ve matematik kesinliğine sahip önermelerle sınırlandırmaya çalışarak, hakikatin o katı sınırlarını bir daha silinmemecesine çizmeyi denemiştir. Onlara göre düşünce alemi sadece somut olguları tahlil etmeli, metafiziğin o karanlık, bulutlu ve muğlak alanından tamamen sıyrılmalıdır. Fakat bu kusursuz ve pürüzsüz hayal, bizzat ilerleyen ilmi gelişmelerin kendisi tarafından ağır bir darbe alır. Kuantum mekaniğinin gizemli dünyasının keşfi, modernizmin en güvendiği, sırtını yasladığı kale olan Newton fiziğini temelinden sarsar. Werner Heisenberg'in meşhur belirsizlik ilkesi, atom altı dünyada bir parçacığın hem konumunu hem de hızını aynı anda kesin ve sabit bir şekilde ölçmenin fizik kuralları gereği imkânsız olduğunu bütün dünyaya ilan eder. Gözlemcinin bizzat gözlemlediği nesneyi etkilediği bu yeni tuhaf evren modeli, modern aklın dış dünyayı değişmez, durağan ve tarafsız bir seyir alanı olarak gören Kartezyen yanılgısını tuzla buz eder. Albert Einstein'ın ortaya koyduğu görelilik kuramı ise zaman ve mekânın öyle zannedildiği gibi mutlak ve değişmez bir sahne olmadığını, hıza ve kütleye göre bükülebilen, esneyebilen bir yapıda olduğunu ispatlar. Anlaşılmıştır ki, bizzat doğanın kendisi bile modern aklın ona zorla giydirmeye çalıştığı o dar ve değişmezlik gömleğine sığmamaktadır.
Üstelik bahsi geçen vaatler, yirminci yüzyılın eşiğine gelindiğinde şiddetli bir ruhi bunalıma ve medeniyet krizine dönüşür. Bilhassa İkinci Dünya Savaşı, bu devasa inşa sürecinin temelden sarsıldığı bir kırılma noktasına işaret eder. Değişmez hakikatlerin, kâinat çapındaki o yüce ahlak yasalarının ve akıl rehberliğindeki ilerleme inancının, patlak veren iki büyük dünya savaşıyla birlikte nasıl kanlı bir harabeye dönüştüğü herkes tarafından görülmüştür. Aşırı rasyonelleşmenin ulaştığı uç noktalar, yıkıcı silahların üretimi ve sistematik kıyımlar gibi felaketler ile sonuçlanmıştır. Aklın ve aydınlanma ideallerinin insanlığa mutlak bir ilerleme, barış veya refah getireceği yönündeki inanç, savaşın yol açtığı emsalsiz yıkımlarla büyük bir hüsrana dönüşmüştür. Friedrich Nietzsche'nin on dokuzuncu asrın sonlarında attığı feryat, aslında yaklaşan bu devasa çöküşün çok önceden haber verilmesidir. Nietzsche, değişmez varlık inancını zehirli bir hastalık, insanın yaşam enerjisini sülük gibi emen bir nihilizm türü olarak değerlendirir. "Tanrı öldü" derken kastettiği şey yalnızca teolojik bir inancın son bulması değil, aynı zamanda bütün metafiziğin yüzyıllardır sırtını dayadığı o nihai, değişmez, mutlak hakikat merkezinin onarılamaz biçimde yıkılışıdır. Nietzsche felsefesinde oluş, akış ve durmak bilmeyen değişim esastır; sabit varlık ise insanın belirsizlik karşısında duyduğu derin korkuyla kendi kendine uydurduğu devasa bir yalandan ibarettir. O, Herakleitos'un "Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz" sözünü yeniden canlandırarak, modernizmin üzerine gururla oturduğu o sabit zemini paramparça eder. Hakikat artık bir köşede bulunmayı bekleyen sabit bir nokta değil, sürekli yeniden yaratılacak, eylemlerle ve iradeyle var edilecek canlı bir süreçtir.
Bütün bu büyük krizlere, felsefi çöküşlere ve ilmi sarsıntılara rağmen modernizm, kendi bünyesinin derinliklerindeki sabitlik arzusundan kolay kolay vazgeçmeyi reddetmiştir. Eğitim sistemleri, bireyleri önceden belirlenmiş, milimi milimine hesaplanmış sabit hedeflere göre bir heykeltıraş gibi yontmaya devam etmiş; iktisat teorileri, serbest piyasanın kendi içindeki o gizli ve değişmez dengeye eninde sonunda mutlaka ulaşacağını dini bir metin gibi vazetmeyi sürdürmüştür. Şehirler hala düz çizgilerin, devasa gökdelenlerin ve aşılmaz geometrilerin esareti altında inşa edilmiş; tıp bilimi, insan bedenini mekanik, parçaları bozulduğunda yenisiyle değiştirilebilen değişmez bir makine gibi ele almaya ısrarla devam etmiştir. Değişmezlik felsefesi, modernizmin hem en büyük motivasyon kaynağı hem de en tehlikeli kör noktası olmuştur. Zira dünyayı kontrol etme, doğaya hükmetme ve insanları yönetme arzusu, dünyayı ancak dondurarak ve kategorilere ayırarak tatmin edilebilirdi. Modern bilim ve ideolojiler, bilgiyi "insanileştirmek yerine eşyalaştırmayı" seçmiş; kâinatı ve toplumu sadece üç boyutlu, ölçülebilir bir objeler kompozisyonu olarak kurgulamıştır. Oysa insan benliğini, duygularını ve yorumunu aradan çıkardığında geriye sadece "eşya" kalır. İdeolojilerin veya katı bilimciliğin insanı yüzde yüz objektif yapma çabası, aslında insanı mekanikleştirme ve ruhsuz bir nesneye dönüştürme çabasıdır. Bu durum, insanı kendi iradesine sahip hür bir özne olmaktan çıkarıp, “önceden belirlenmiş” bir sistemin itaatkâr bir parçası konumuna indirgemiştir. Bu süreçte varlık fikrinin o boğucu katılığından, oluş fikrinin sonsuz ihtimaller barındıran akışkanlığına doğru felsefi bir göç başlamıştır. Hakikatin tek bir merkeze ait olmadığı, parçalı, çoğul ve sürekli yeniden kurulan bir yapıda olduğu inancı filizlenmiş, böylece “post-modern” dönemin temelleri atılmıştır.
Postmodernizm
İşte bugün postmodernizm dediğimiz o büyük itiraz dalgası, tam da bu sarsılmaz zannedilen temelin artık dikiş tutmadığı, su almaya başladığı noktada ortaya çıkmıştır. Yirminci yüzyılda fizikte yaşanan paradigma değişimi (kuantum mekaniği, izafiyet vs.) ile, modernizmin dayandığı o mutlak, gözlemciden bağımsız ve deterministik evren tablosu bizzat bilimin kendi içinde sarsılmıştır. Kuantum fiziğinin sahneye çıkmasıyla bu objektif ve mutlak gerçeklik tablosu çökmüştür. Kuantum dünyasında, özellikle Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi ve ünlü çift yarık deneyi ile bilimin karşısına sarsıcı bir gerçek çıkmıştır: Gözlemci, gözlemlenenden bağımsız değildir; aksine, gözlem yapma eyleminin kendisi fizikî gerçekliği değiştirir ve şekillendirir. Atom altı parçacıklar, siz onlara bakana kadar farklı ihtimaller (dalga fonksiyonu) halinde bir arada bulunurken, ölçüm yaptığınız (gözlemlediğiniz) anda tek bir duruma sabitlenirler. Bu durum, "gerçekliğin" dışarıda kendi başına duran katı bir nesne olmadığını, gözlemciyle etkileşime girdiği anda ortaya çıkan “izafi” bir sonuç olduğunu kanıtlamıştır. Mutlak determinizmin yerini olasılıklar, kesinliğin yerini ise öngörülemezlik almıştır. Kâinatın kendisi bile ölçüme ve gözlemciye göre değişen bir belirsizlik içerirken, insan doğasını ve toplumları tek bir ideolojik formüle hapsetmek anlamsızlaşmıştır. Gözlemcinin gözleneni etkilediği, belirsizliğin ve ihtimallerin ön plana çıktığı yeni fizik, "mutlak ve objektif gerçeklik" inancını yıkarken; postmodernizm de felsefi ve içtimai alanda benzer bir yıkımı gerçekleştirmiştir. Modernizmin dayandığı objektif fizikî evrenin çöküşü, o mutlak determinizmin üzerine kurulan büyük ideolojik sistemlerin de felsefi meşruiyetini yitirmesine zemin hazırlamıştır.
Postmodernizmin ideolojilere düşmanlığı ise tam da insanı ve toplumu bu objektif, mekanik ve öngörülebilir fizik yasalarına indirgeyen anlayışa karşı bir isyandır. Postmodern düşünce, insan şuurunun, kültürünün ve içtimai ilişkilerin, klasik fiziğin değişmez atomları gibi cihanşümul yasalara tabi tutulamayacağını savunur. İnsanlık durumunun bu kadar rasyonel, objektif ve hesaplanabilir olmadığını; mutlak determinizmin insan tabiatının sübjektifliğini, çeşitliliğini ve iradesini yok sayarak totaliter bir baskıya, bir tahakküm aracına dönüştüğünü öne sürer. Kısacası postmodernizm ideolojilere düşmandır; çünkü onlar, insanı mekanikleştiren ve umumi bir mutlaklık yanılsamasıyla bireyin kendi gerçeğini yaratma özgürlüğünü kısıtlayan o modası geçmiş "objektif evren" kurgusunun içtimai uzantılarıdır. Postmodernizm bu noktada, varlığımızda uyuyan o "objektif akla isyan eden prensibin", yani sübjektif zekânın uyanışıdır. İnsanın objektif bilginin sunduğu "mekanik mahpustan" kaçma iradesinin, sübjektif bilgiyi doğurmasıdır. Modernizmin insanı yutmaya çalışan objeler dünyasına karşı, insanın yeniden "eşyadan manaya doğru sıçrama cehdini" kuşanmasıdır. Çünkü bilmek, ayna gibi yansıtmak değil; insanın kendi rengini, kendi şartlarını ve tecrübesini eşyaya katması, yani manalandırmasıdır. Postmodernizm, bilginin asla saf olamayacağını, her bilginin özneden (süjeden) bir renk taşıdığını vurgular. Her gözlemci (farklı kimlikler, kültürler, fertler) gerçekliği kendi bulunduğu noktadan farklı bir şekilde algılar ve inşa eder. Dolayısıyla herkes için geçerli tek bir büyük hakikat yoktur; sayısız doğrular, perspektifler ve yerel yorumlar vardır.
Postmodernizm, fizikteki bu gözlemci tesirini sosyolojiye ve epistemolojiye taşır. Tıpkı kuantum evreninde gözlemciden bağımsız objektif bir parçacık durumu olamayacağı gibi, postmodern dünyada da onu algılayan özneden, onun dilinden, tarihinden ve içtimai konumundan bağımsız, saf ve "objektif bir gerçeklik" olamaz. Gerçeklik artık bizim dışımızda "keşfedilen" katı bir şey değil, gözlemci (insan/toplum) tarafından tecrübe ve dil aracılığıyla "inşa edilen" akışkan bir şeye dönüşür. Bilgi felsefesindeki bu radikal kopuş, yirminci asırda dilde yaşanan devrimle daha da derinleşmiştir. Modernizm, kelimelerin dış dünyadaki eşyaları doğrudan işaret eden, saydam ve şeffaf etiketler olduğuna inanırdı. Ancak Ferdinand de Saussure'ün dilin sistematiğini tahlil eden çalışmaları, kelimelerin işaret ettiği mananın, tabiatta var olan nesnelerden kaynaklanmadığını ortaya koymuştur. Bir kelime, manasını sadece o dil sistemi içindeki diğer kelimelerle olan farklılığı sayesinde kazanır. Dil, dünyayı yansıtan bir ayna değil, gerçeği inşa eden, onu kendi kurallarına göre dilimleyen suni bir kafestir. Ludwig Wittgenstein da felsefesinin ikinci döneminde dil oyunları mefhumunu ortaya atarak, mananın sabit olmadığını, kelimelerin kullanım bağlamına, cemiyetin pratiklerine ve hayat tarzlarına göre sürekli değiştiğini savunmuştur. Bilgi, artık zihnin dış dünyayı doğru bir şekilde resmetmesi değil, o topluluğun oynadığı dil oyununun kurallarına uygun bir hamle yapması manasına gelmeye başlamıştır. Gerçeklik, dilin sınırları içine hapsolmuş, kelimelerin haricinde ulaşılabilecek saf bir hakikat ihtimali ortadan kalkmıştır. İnsan, dış dünyayı olduğu gibi kaydeden pasif bir cihaz değildir; o, dışarıdan gelen verileri kendi şuur süzgecinden geçirerek insan diline çevirir.
Postmodern epistemoloji, köklerini Nietzsche'nin "Gerçekler yoktur, sadece yorumlar vardır" sözünden alır. Umumi bir hakikate ulaşabilmek için, insanın dünyadan, kendi kültüründen, dilinden ve biyolojisinden tamamen soyutlanarak evrene dışarıdan, tarafsız bir noktadan bakabilmesi gerekir. Postmodernizm, insanın hiçbir zaman bu konuma erişemeyeceğini, her zaman belirli bir bedenin, kültürün ve zamanın içinden (yani spesifik bir perspektiften) dünyaya bakmaya mahkûm olduğunu belirtir. Klasik fiziğin o sarsılmaz objektivizmini taklit ederek kurulan o ideolojiler, postmodernizme göre gerçekliğin aslında gözlemciye, bağlama ve dile göre değişen sübjektif bir doğası olduğunun anlaşılmasıyla geçerliliğini yitirmiştir. Fransız düşünür Lyotard, bu yeni felsefi manzarayı tasvir etmek için postmodern durum tabirini kullanmış ve onu büyük anlatılara duyulan güvensizlik olarak tarif etmiştir. Postmodernizm, bu açıdan, Lyotard’ın meşhur tanımıyla "büyük anlatılara (ideolojilere) duyulan inançsızlıktır." Modernitenin meşruiyetini sağlamak için ürettiği aydınlanma, aklın özgürleşmesi, tarihin ilerlemesi gibi o muazzam ve kapsayıcı hikayeler artık inandırıcılığını yitirmiştir. Lyotard'a göre bilginin meşruiyeti artık dışarıdan, mukaddes bir kaynaktan yahut umumi bir felsefi sistemden gelmez. Bilgi, ancak mahalli ve geçici uzlaşmalarla, küçük ve parçalı anlatılarla ayakta durabilir. Büyük projelerin iflas ettiği bu çağda, farklılıklar, azınlık sesleri, şahsi tecrübeler ve birbirine indirgenemez dil oyunları ön plana çıkar. Modernizmin o tek tipçi, herkesi aynı hakikat şemsiyesi altında toplamaya çalışan baskıcı tavrı reddedilir. Bunun yerine, hiçbir anlatının diğerine üstün olmadığı, her söylemin kendi sınırları içinde geçerli sayıldığı çok sesli, kaotik ve yamalı bir bilgi evreni kabul görür.
Sonuç
Varlık, tamamlanmışlığı, sınırları çizilmişliği ve kendi içinde değişmez bir özü ifade eder. Oluş ise bitmemişliği, sürekli bir akışı, ihtimalleri ve devam eden bir süreci temsil eder. Modernizm varlığı esas alır; çünkü dışarıda, bizden (gözlemciden) bağımsız bir şekilde duran, incelenmeyi ve "keşfedilmeyi" bekleyen sabit bir gerçeklik olduğuna inanır. Postmodernizm oluşu esas alır; çünkü hiçbir şeyin nihai bir formda dondurulamayacağını, her şeyin anbean dil, kültür, tecrübe ve gözlemci aracılığıyla yeniden "inşa edildiğini" savunur. Modernizmde bir şeyin "ne olduğu" bellidir. İnsan doğası, evrenin işleyişi, tarihin yönü sabittir. Akıl, dış dünyayı, teknik aletleri ve eşyayı fethetmeye çalışır. Postmodern evrende sabit bir "öz" yoktur. Kimliklerimiz, doğrularımız ve gerçeklik algımız, bulunduğumuz bağlama göre sürekli bir değişim ve dönüşüm (oluş) halindedir. Tıpkı kuantum fiziğinde parçacıkların gözlemlenene kadar bir "ihtimaller dalgası" halinde olması gibi, postmodernizmde de mana ancak süjenin (öznenin) nesneyle kurduğu ilişkide anlık olarak var olur ve sonra tekrar akışa karışır. Akıl da postmodernizmde yerini, kendi üzerine kapanan, kendi sübjektivitesini seyretmekten zevk alan ferdî zekâya bırakmıştır. Bu durum, yani kendi ürettiği çoklu gerçeklikleri, kendi farklı perspektiflerini izlemek, aslında hayatın kendine değer vermesidir ve sübjektif realitenin objektif realiteyi yenmesidir.
Ancak bu özgürleşme, modernitenin sunduğu tablonun tam aksine, günümüzde hiçbir sabitenin kalmadığı bir akışkanlık durumuna yol açmıştır. Neticede insanlık; modernitenin o boğucu, mekanik ve soğuk objektivizminden kaçarken, kendini hakikatin tamamen değersizleştiği, manipülasyona sonuna kadar açık, kaotik bir hiçlik panayırının ortasında bulmuştur.Bugün hakikat ötesi (post-truth) olarak adlandırdığımız dönem, tam da bu fikri zeminin üzerinde kök salmaktadır. Objektif gerçeklerin ehemmiyeti kaybolmuş, ferdi inançlar ve anlık duygular hakikatin yerine geçmiştir. Herkesin kendi doğrusunu ürettiği ve bu doğruların birbirine teğet geçtiği bir dünyada, ortak bir anlama ulaşmak imkansızlaşır. Kendi etrafında dönen bu ferdi zekâ, dış dünyayı dönüştürme iradesini kaybetmiş, sadece kendi yanılsamalarını seyretmekle yetinir hale gelmiştir. Modernitenin mekanik objektivizmi insanı bir makine dişlisine dönüştürüyordu; postmodernitenin akışkan sübjektivizmi ise insanı köksüz, bağsız ve yapayalnız bir tüketiciye indirgemiştir. Sadece akıl ve aklın tahakkümüne dayanan modernizm çökmüş; sadece ironi, şüphe ve dekonstrüksiyona dayanan postmodernizm de bizi nihilizmin bataklığına sürüklemiştir.
Neticede insanlığın hakikat arayışının, tarihî süreçte zihnin kendi ürettiği iki büyük yanılsama evresinden, iki "perde"den geçtiğini söyleyebiliriz. Bu perdelerden ilki eşyayı, ikincisi ise bizzat insanın kendisini putlaştıran objektif ve sübjektif mantık evreleridir. Birinci safhada, modern insan, aklı kutsayarak kâinatı kendi dışında, soğuk, ruhsuz ve mutlak bir nesne olarak kurgulamıştır. Bu safhada hakikat; ölçülebilen, tartılabilen ve laboratuvarlara sığdırılabilen “objektif” formüllere indirgenmiştir. İnsanlık, kendi icat ettiği determinist yasalara, rakamlara ve “kesinlik” iddialarına inanmaya başlamıştır.Postmodernite ise dışarıdaki katı gerçekliği yıkarken bu kez insanın anlık arzularını, izafi yorumlarını ve değişken dil oyunlarını kutsamıştır. Hakikat, “herkesin kendi doğrusu” denilen bir kaosa emanet edilmiştir.
_edited.jpg)


