top of page

Varlık ve Oluş Kavramları


I. Varlık ve Oluş Kavramları

Varlık, felsefi düzlemde ele alındığında gerçekliğin durağan, kök salmış ve sabit yüzünü temsil eder. Bir şeyin "ne" olduğu, onun kimliği ve değişmez özü varlık kavramıyla temellenir. Bu boyut, zamanın akışından bağımsız gibi duran, nesnelerin veya kavramların içindeki o sarsılmaz çekirdektir. Varlık, potansiyel bir güç olarak orada durur ve henüz harekete geçmemiş, ancak harekete geçebilecek olanın zeminini oluşturur. Bu yönüyle varlık, oluşun sahneye çıkabilmesi için gerekli olan ontolojik temeldir; çünkü var olmayan bir şeyin değişmesi, dönüşmesi ya da bir süreç başlatması mantık olarak mümkün değildir.


Oluş ise bu statik özün zaman içindeki serüvenidir; varlığın potansiyel halden kinetik hale geçişi, yani eyleme dökülmesidir. Varlığın kendi sınırlarını aşıp dış dünyaya tezahür etmesi, dinamik bir süreç olan oluş sayesinde gerçekleşir. Bir nehrin akışı gibi, oluş sürekli bir devinimi, değişimi ve yenilenmeyi ifade eder. Özün kendini gerçekleştirmesi, örneğin bir tohumun filizlenip ağaca dönüşmesi, ancak bu süreç içerisinde mümkündür. Dolayısıyla oluş, varlığın sadece bir durum değişikliği değil, aynı zamanda onun kendini ifade etme, kanıtlama ve görünür kılma biçimidir.


Bu iki kavram arasındaki ilişki, birbirini tamamlayan zorunlu ve koparılamaz bir bağdır. Varlık, oluşun öznesidir; oluş ise varlığın yüklemidir. Biri olmadan diğerinin anlam kazanması imkansızdır, çünkü değişmeyen bir öz (varlık) olmasaydı, değişimin (oluş) bir dayanak noktası veya referansı olmazdı. Aynı şekilde değişim ve hareket (oluş) olmasaydı, özün ne olduğu asla bilinemez, varlık sonsuz bir uykuda kalırdı. Gerçeklik, bu durağanlık ve hareketin, öz ve biçimin iç içe geçtiği bir bütündür ve her fenomen, kendi içinde hem "olduğu şeyi" koruma (varlık) hem de "olmakta olduğu şeye" dönüşme (oluş) eğilimini barındırır.


II. Felsefe Tarihinde Varlık ve Oluş

Parmenides, varlık ve oluş geriliminde terazinin "statik" kefesine tüm ağırlığını koyan düşünürdür ve değişimi mantıkî bir imkansızlık, bir yanılsama olarak görür. Ona göre "Varlık" birdir, ezelidir, bölünemez ve hareketsizdir; çünkü hareket veya değişim, bir şeyin "olduğu halden" çıkıp "olmadığı hale" geçmesini gerektirir. Parmenides mantığında "yokluk" düşünülemez ve ifade edilemez olduğu için, varlığın bir boşluğa veya yokluğa doğru hareket etmesi de imkansızdır. Bu nedenle, duyularımızla algıladığımız renkli, hareketli ve çok çeşitli dünya, Parmenides'e göre aklın doğrularıyla çelişen bir sanrıdan (doxa) ibarettir. O, varlığın özünü o kadar mutlak ve durağan bir bütünlük olarak tanımlar ki, orada oluşa, zamana veya farka yer kalmaz; her şey, sonsuz bir "şimdi" içinde donmuş gibidir.


Bunun tam karşısında yer alan Efesli Herakleitos ise terazinin "dinamik" kefesini temsil eder ve varlığın sabit bir durum değil, sürekli bir "oluş" süreci olduğunu savunur. Meşhur "Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz" sözüyle, evrendeki hiçbir şeyin bir an bile aynı kalmadığını, suların sürekli aktığını ve değişimin evrensel yasa (Logos) olduğunu vurgular. Herakleitos için durağanlık, ölümle eşdeğerdir; yaşam ise zıtların (gece-gündüz, savaş-barış, açlık-tokluk) sürekli çatışması ve birbirine dönüşmesiyle var olur. Varlığın özü, sürekli şekil değiştiren ve yanan bir "ateş" gibidir. Bu bakış açısında statik bir "öz" aramak beyhudedir, çünkü tek gerçeklik, o özün durmaksızın başkalaşım geçirdiği oluş sürecinin kendisidir.


Parmenides varlığı dondurarak oluşu reddederken, Herakleitos oluşu mutlaklaştırarak sabit varlığı reddetmiştir. Felsefe tarihi, uzun bir süre bu iki dev ismin açtığı çatlağı onarmaya çalışmış, varlık ve oluşu uzlaştırmanın yollarını aramıştır. Nitekim daha sonra Aristoteles gibi düşünürler, "potansiyel" (bilkuvve) ve "aktüel" (bilfiil) kavramlarını geliştirerek, değişimi varlığın bir halden başka bir hale geçişi olarak tanımlamış, böylece hem Parmenides'in "varlık" zeminini hem de Herakleitos'un "oluş" sürecini aynı potada eritmeyi başarmışlardır.


Platon, felsefe tarihinde Parmenides’in "değişmeyen varlık" anlayışı ile Herakleitos’un "sürekli oluş" fikrini, gerçekliği ikiye bölerek uzlaştıran ilk büyük mimardır. Platon bu ikilemi, varlık alanını "İdealar Dünyası" ve "Nesneler (Duyular) Dünyası" olarak ayırarak çözer. Ona göre Parmenides haklıdır; çünkü gerçek "Varlık" (İdea) değişmez, ezelidir, ebedidir ve mükemmeldir. Ancak Herakleitos da haklıdır; çünkü içinde yaşadığımız duyusal dünya sürekli bir akış, bozulma ve "Oluş" halindedir. Platon, bu iki zıt görüşü, birini diğerinin kopyası veya gölgesi kılarak aynı sistemde birleştirir.


Bu sistemde "Varlık", İdealar dünyasına karşılık gelir ve gerçekliğin statik, sarsılmaz özünü temsil eder. Örneğin, "Güzellik" kavramının kendisi (Güzellik İdeası) bir Varlık’tır; zamanla yaşlanmaz, çirkinleşmez veya yok olmaz. "Oluş" ise bu ideaların maddi dünyadaki yansımalarıdır. Gördüğümüz güzel bir insan veya çiçek, Güzellik İdeasından pay aldığı ölçüde güzeldir, ancak bu güzellik geçicidir. Maddi dünyadaki her şey doğar, büyür, değişir ve ölür; yani sürekli bir oluş süreci içindedir. Platon’a göre oluş dünyası, varlık dünyasına benzemeye çalışan ama maddeye hapsolduğu için bunu asla mükemmel şekilde başaramayan eksik bir kopyadır.


Aristoteles, hocası Platon’un aksine "Varlık" ve "Oluş"u iki ayrı dünyaya (İdealar ve Nesneler) bölmek yerine, bu iki kavramı tek bir gerçekliğin iç içe geçmiş boyutları olarak yeryüzüne indirir. Ona göre İdealar (Varlık), nesnelerden bağımsız ayrı bir alemde asılı durmaz; bilakis maddi şeylerin tam kalbinde, onların "formu" olarak bulunur. Bir şeyin varlığı (özü) ile onun maddesi birbirinden ayrılamaz; bu görüş "madde-form" (hylemorfizm) teorisi olarak bilinir. Böylece Aristoteles, oluşu (değişimi) açıklarken varlığı dışlamaz; aksine, değişimi varlığın kendi içindeki bir potansiyelin açığa çıkması olarak kurgular. Bu sistemin kilit noktası, Parmenides'in "varlık değişmez" ve Herakleitos'un "her şey değişir" çatışmasını çözen "kuvve" (potansiyel) ve "fiil" (aktüel) ayrımıdır. Aristoteles’e göre değişim, yokluktan varlığa bir geçiş değil (çünkü yokluktan bir şey çıkmaz), "olma imkanı"ndan (bilkuvve) "olmuşluğa" (bilfiil) geçiştir. Örneğin, bir mermer bloğu henüz heykel değildir ama heykel olma potansiyelini (kuvve) taşır. Heykeltıraş onu yonttuğunda, bu potansiyel gerçekleşir ve mermer "fiilen" heykel olur. Burada "oluş", varlığın potansiyel halden aktüel hale geçme sürecidir. Yani değişim rastgele bir savrulma değil, varlığın kendini tamamlama yolculuğudur.


Aristoteles bu sürece bir de "amaç" (telos) ekleyerek oluşu daha anlamlı bir zemine oturtur. Ona göre doğadaki her oluşun bir amacı vardır; meşe palamudunun amacı meşe ağacı olmaktır. Burada "meşe ağacı olmak", o tohumun değişmez özü ve varlık nedenidir. Tohumun filizlenip büyümesi ise bu öze ulaşmak için geçirdiği "oluş" sürecidir. Dolayısıyla oluş, başıboş bir hareket değil, varlığın nihai amacına (formuna) ulaşma çabasıdır. Hareket, varlığın eksikliğinden (henüz tam olmamasından) kaynaklanır; varlık tamlığına (yetkinliğe) ulaştığında hareket durur.


Modern Felsefe döneminde varlık ve oluş tartışmasına yön veren üç kritik isimden; Spinoza, Leibniz ve Kant'tan da bahsetmek gerekir. 17. yüzyıl filozofu Baruch Spinoza, varlık kavramını "Töz" (Cevher) adı altında mutlaklaştırarak Parmenidesçi geleneği modern bir formda diriltmiştir. Spinoza’ya göre Tanrı ve Doğa birdir; tek, sonsuz ve bölünmez bir Töz vardır. Bu sistemde varlık (Töz), kendi nedeni olan (causa sui) ve zamanın ötesinde duran statik bir yapıdır. Gündelik hayatta gördüğümüz değişimler, hareketler veya bireysel nesneler (oluş), bu sonsuz okyanusun sadece geçici dalgalanmaları, yani "mod"larıdır. Spinoza’da oluş, varlığın özünde bir değişim yaratmaz; her şey katı bir determinizm (nedensellik) zinciriyle Töz'ün zorunlu sonucudur. Burada varlık o kadar baskındır ki, oluş ve zaman neredeyse bir yanılsamaya indirgenir.


Bunun karşısında yer alan Gottfried Wilhelm Leibniz ise Spinoza’nın bu "ölü" ve "statik" madde anlayışına karşı çıkarak varlığı dinamik bir enerji olarak tanımlar. Leibniz’e göre varlığın en küçük yapı taşları "Monad"lardır ve bunlar maddi atomlar değil, enerjik ve ruhsal birliklerdir. Her bir Monad, kendi içinde bir "iştah" (appetitus) ve algı gücü taşır; yani varlık, doğası gereği hareketlidir ve sürekli bir değişim arzusu içindedir. Leibniz, maddeyi hareketsiz bir kütle olmaktan çıkarıp, ona içsel bir "kuvvet" (force) yükleyerek Aristoteles’in potansiyel kavramını modernleştirir. Burada varlık, durağan bir heykel değil, sürekli kendi içsel potansiyelini açığa çıkaran bir süreçtir. Böylece Leibniz, oluşu varlığın iç yapısına yerleştirerek statik varlık anlayışını kırmıştır.


Immanuel Kant ise 18. yüzyılın sonunda bu tartışmayı metafizikten bilgi teorisine (epistemolojiye) taşıyarak Hegel öncesi en büyük kırılmayı yaratır. Kant, varlığı "Numen" (Kendinde Şey) ve "Fenomen" (Görünüş) olarak ikiye ayırır. Ona göre bizler, varlığın "ne olduğunu" (statik özünü/Numeni) asla bilemeyiz; zihnimiz sadece onun bize yansıyan yüzünü, yani "Fenomenleri" bilir. Zaman ve mekan, Kant’a göre dış dünyada değil, bizim zihnimizdedir. Bu nedenle "oluş" dediğimiz her türlü değişim ve süreç, aslında zihnimizin kurguladığı fenomenler dünyasına aittir. Kant, öz (varlık) ile süreci (oluş/görünüş) birbirinden kesin bir duvarla ayırır: Oluş bilinebilir ama mutlak Varlık bilinemez. İşte Hegel, felsefesini tam da Kant'ın inşa ettiği bu "bilinemez varlık" ile "bilinebilir oluş" arasındaki duvarı yıkmak üzerine kuracaktır.


Hegel, kendisinden önceki tüm "Varlık" ve "Oluş" tartışmalarını, felsefe tarihinin en kapsamlı ve dinamik sistemi olan "Diyalektik" yöntemiyle kökten değiştirir. Hegel’e göre, önceki filozofların düştüğü hata, varlığı sabit, donmuş ve değişmez bir "şey" olarak ele almalarıdır. Oysa Hegel mantığında düşünmeye "Saf Varlık" kavramıyla başladığımızda çarpıcı bir paradoksla karşılaşırız: Saf Varlık, hiçbir niteliği, rengi, şekli veya sınırı olmayan tamamen belirsiz bir kavramdır. Bu kadar içi boş ve belirsiz bir kavram, aslında "Hiçlik"ten farksızdır. Hegel bu noktada cüretkar bir adım atar: "Saf Varlık ve Saf Hiçlik aynı şeydir." Varlığı statik bir biçimde ele almaya kalktığınız anda, elinizde kalan tek şey boşluktur.


İşte bu "Varlık" (Tez) ile onun kaçınılmaz zıttı olan "Hiçlik" (Antitez) arasındaki gerilim, statik kalamaz ve zorunlu olarak bir harekete dönüşür. Bu iki kavramın birbirine geçişi, birbirinin içinde eriyip kaybolması ve yeniden doğması süreci, "Oluş"u (Sentez) meydana getirir. Hegel’e göre hakikat ne tek başına duran Varlık'ta ne de Hiçlik'tedir; hakikat, bu ikisinin devinimi olan Oluş sürecindedir. Dolayısıyla Oluş, Varlığın başına gelen harici bir kaza değil, Varlığın kendi iç mantığının zorunlu sonucudur. Varlık, ancak "oluşarak", yani değişip dönüşerek kendini somutlaştırır ve gerçeklik kazanır (Gerçekliğe dönüşür).


Hegel bu süreci sadece bir mantık oyunu olarak bırakmaz; bunu tarihe, doğaya ve insan bilincine ("Tin" veya "Geist") uygular. Ona göre "Mutlak" (Gerçek Varlık), başlangıçta duran bir cevher değil, sürecin sonunda ortaya çıkan "Bütün"dür. Ünlü benzetmesiyle; tomurcuk çiçeğin açmasıyla yok olur, çiçek de meyvenin ortaya çıkmasıyla silinir. Ancak bu yok oluşlar bir kayıp değil, bitkinin yaşamının (Varlığının) gerçekleşme aşamalarıdır (Oluş). Her aşama bir öncekini hem "yok eder" hem de onu daha üst bir seviyede "koruyarak aşar" (Aufhebung). Sonuç olarak Hegel’de statik ile dinamik ayrımı kalkar; Varlık, kendini Oluş süreci (Tarih) içinde tanıyan ve gerçekleştiren canlı bir Öznedir.


Nietzsche, Batı metafiziğinin "Varlık" takıntısına indirilmiş en ağır balyoz darbesidir. Ona göre Platon'dan beri gelen felsefe, değişen, çürüyen ve acı veren gerçek dünyadan (Oluş) kaçmak için, değişmeyen, mükemmel ve ebedi bir "Varlık" dünyası (İdealar, Tanrı, Numen) uydurmuştur. Nietzsche bu durumu, yaşamın kendisine duyulan bir hınç ve korkaklık olarak görür. "Varlık", ona göre "Oluş"un dondurulmuş bir karesi, dilin ve gramerin yarattığı bir yanılsamadır. Bizler "şimşek çaktı" derken, eylemin arkasında bir "şimşek" öznesi (Varlık) olduğunu sanırız; oysa Nietzsche’ye göre "şimşek", parlamanın kendisidir. Fail (özne) yoktur, sadece fiil (eylem/oluş) vardır. Dolayısıyla Nietzsche, terazinin "Oluş" kefesine mutlak bir ağırlık koyarak, sabit olan her şeyi dinamitleyen bir "dinamit" gibi hareket eder.


Martin Heidegger, 20. yüzyılda "Varlık" sorusunu yeniden ve en radikal biçimde soran düşünürdür. Ona göre Batı felsefesi Platon'dan beri Varlığı hep bir "şey", bir "nesne" veya sabit bir "mevcudiyet" olarak görerek büyük bir yanılgıya düşmüştür ("Varlığın Unutulmuşluğu"). Heidegger, bu statik bakışı kırmak için insan varlığını "Dasein" (Orada-Olma) kavramıyla açıklar. Dasein, sabit bir özü olan bir nesne değildir; o, "fırlatılmış" olduğu dünyada kendi varoluşunu sürekli inşa eden, geleceğe doğru kendini tasarlayan dinamik bir süreçtir. Heidegger'de Varlık, zamanla o kadar iç içe geçmiştir ki, "Varlık ve Zaman" adlı eserinde varlığın ufku zamandır. İnsan, geçmişin yükünü (statik/zorunluluk) sırtında taşırken, sürekli geleceğe doğru koşan (dinamik/imkan) bir varlıktır. Dolayısıyla Heidegger için insan "ne ise o" değildir; "ne olabilirse o"dur. Burada varlık, bitmiş bir durum değil, zamansal bir oluş ve açığa çıkış sürecidir.


Jean-Paul Sartre ise bu dinamizmi bir adım daha ileri götürerek varoluşçuluğun temel mottosunu ilan eder: "Varoluş, özden önce gelir." Bu ifade, yüzyıllardır süregelen "önce varlık (öz), sonra oluş" hiyerarşisinin tamamen tersine çevrilmesidir. Sartre, varlığı iki temel kategoriye ayırır: "Kendinde Varlık" (L'être-en-soi) ve "Kendi-için Varlık" (L'être-pour-soi). Kendinde Varlık; bir taş veya masa gibi, neyse o olan, bilinci olmayan, somut, dolu ve tamamen statik varlıktır. Bu varlıkta oluşa, değişime veya boşluğa yer yoktur; o sadece "vardır".


Buna karşılık insan bilinci olan "Kendi-için Varlık", tam bir dinamizm ve "hiçlik"tir. İnsan, bir taş gibi dolu ve tamamlanmış değildir; o, sürekli kendi kendini yaratan, seçimler yapan ve geleceğe yönelen bir eksikliktir. Sartre’a göre insan, şu anda olduğu şey (statik varlık) ile olmak istediği şey (dinamik oluş) arasındaki o sonsuz gerilimdir. Bilinç, sürekli olarak "kendinde varlık" olmaya, yani tamamlanmaya çalışır ama bunu asla başaramaz; çünkü tamamlandığı an bilinç (ve özgürlük) yok olur. Bu yüzden Sartre’da oluş, insanın özgürlüğünün ve sorumluluğunun zorunlu sonucudur. İnsan statik bir "şey" olmaya mahkum değildir; o, kendini sürekli yeniden kuran bir "süreç"tir.


III. Güncel Disiplinel Tartışmalarda Varlık ve Oluş

Modernizm, bu bağlamda "Varlık" boyutunun aşırı vurgulanmasıyla ortaya çıkan "objektif bir yanılgı" olarak okunabilir. Modern düşünce, evreni ve insanı sabit, ölçülebilir ve evrensel yasalarla tanımlanmış bir "yapı" olarak görme eğilimindedir. Aydınlanma aklının, pozitivizmin ve büyük anlatıların temelinde, değişimin arkasında yatan o sarsılmaz "özü" bulma arzusu yatar. Bu yaklaşım, hayatı dondurarak, onu formüllere, kategorilere ve mutlak doğrulara indirger. Tıpkı Parmenidesçi bir evren gibi, modernizm de hakikatin "orada bir yerde" sabit durduğuna ve aklın onu keşfedeceğine inanır. Ancak bu statik bakış, yaşamın akışkanlığını, belirsizliğini ve zamanın yıpratıcı/dönüştürücü gücünü ihmal ettiği için, varlığı cansız bir iskelete çevirme hatasına düşer; değişim ve oluş, burada sadece bir sapma veya hata olarak görülür.


Postmodernizm ise tam aksine "Oluş" boyutunun mutlaklaştırılmasıyla doğan "sübjektif bir yanılgı"dır. Modernizmin o katı, hiyerarşik ve merkezi yapısına bir tepki olarak postmodern durum, her türlü sabiteyi, merkezi ve tözü reddeder. Burada "ne olduğu" değil, "nasıl algılandığı" veya "nasıl dönüştüğü" önemlidir. Gerçeklik parçalanmış, göreceli hale gelmiş ve sonsuz bir yorumlama sürecine (oluşa) indirgenmiştir. Herakleitos'un nehrinde olduğu gibi, postmodernizmde de tutunacak hiçbir dal yoktur; her şey kaygandır, geçicidir ve bağlamsaldır. Ancak bu da varlığın "kimlik" ve "istikrar" boyutunu yok saydığı için, anlamın buharlaştığı, hiçbir şeyin "kendisi" olamadığı bir nihilizme kapı aralar. Oluşun kutsandığı bu yerde, özne ve nesne silikleşir, geriye sadece eylemler ve söylemler kalır.


Sosyolojide "Varlık" boyutu, Toplumsal Yapı (Social Structure) kavramına karşılık gelir. Bu, bireylerden bağımsız olarak var olan, nesnel, kuşatıcı ve çoğu zaman zorlayıcı kurallar bütünüdür. Emile Durkheim’ın "toplumsal olgular eşyadır" yaklaşımı, bu statik boyutu en uç noktaya taşır. Modernist sosyoloji, toplumu kurumlar (aile, devlet, hukuk), sınıflar ve normlar üzerinden değişmez bir "bina" gibi algılama eğilimindedir. Burada toplumun "özü", bireylerin gelip geçiciliğine rağmen ayakta kalan o kurumsal iskelettir. Ancak bu yaklaşım, "objektif bir yanılgı" olarak insanı sadece yapının bir ürünü, pasif bir taşıyıcısı olarak görür; değişim, bu devasa çarkların arasında sadece bir arıza veya sapma olarak algılanır.


Buna karşılık "Oluş" boyutu, Toplumsal Eylem (Social Action) ve etkileşim süreçlerini ifade eder. Bu, bireyin (failin) yapıyı nasıl yorumladığı, dönüştürdüğü ve günlük hayatta nasıl yeniden ürettiğiyle ilgilidir. Postmodernizm ve sembolik etkileşimcilik, yapıyı (varlığı) reddederek her şeyin anlık etkileşimler, söylemler ve performanslardan ibaret olduğunu savunur. Bu "sübjektif yanılgı", toplumu köksüz, tarihsiz ve tamamen akışkan bir "süreç" yığınına indirger. Eğer toplum sadece "oluş"tan ibaretse, o zaman kültür, gelenek veya toplumsal hafıza gibi "birikmiş" ve "sabit" değerlerin hiçbir hükmü kalmaz; her nesil her şeyi sıfırdan icat etmek zorunda kalır.


Fizikte "Varlık" boyutu, klasik mekaniğin (Newton fiziği) üzerine kurulu olduğu Madde ve Parçacık kavramlarına karşılık gelir. Bu, evrenin statik, ölçülebilir ve sınırları belli olan "kütle" yönüdür. Bir taşın ağırlığı, konumu ve hacmi, onun değişmez bir "öz" gibi duran (statik) gerçekliğidir. Modernizmin "objektif yanılgısı", evreni devasa bir saat mekanizması, maddeyi de bilardo topları gibi birbirine çarpan ama özünde değişmeyen katı cisimler olarak görmesidir. Bu bakışta zaman mutlak, mekan sabittir; "varlık" (madde) asıldır, hareket (oluş) ise maddenin sadece yer değiştirmesidir. Burada her şey belirlidir (determinizm); belirsizliğe veya oluşun yaratıcı kaosuna yer yoktur.


Buna karşılık "Oluş" boyutu, modern fizikte Kuantum Mekaniği ve Termodinamik ile temsil edilen Enerji ve Dalga doğasıdır. Kuantum dünyasında madde, sabit bir noktada duran bir "şey" değil, bir olasılık bulutu, sürekli titreşen bir enerji alanıdır. Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi, maddenin statik bir konumu olmadığını, sürekli bir hareket ve oluş halinde olduğunu gösterir. Postmodernizmin "sübjektif yanılgısı"na denk düşen bu yorumda, gerçeklik kayganlaşır; gözlemciye göre değişen, kesinliğin olmadığı, her şeyin birbirine dönüştüğü bir akış öne çıkar. Eğer evren sadece bu boyuttan ibaret olsaydı (saf oluş), hiçbir form kalıcı olmaz, her şey enerji okyanusunda eriyip giderdi.


"Varlık ve Oluş" gerilimi, biyolojik evrim teorisiyle (Darwinizm) birlikte belki de en somut ve sarsıcı çatışma alanına taşınır. Aristotelesçi gelenek, doğadaki her canlının değişmez bir "özü" ve ulaşmaya çalıştığı nihai bir "amacı" (telos) olduğunu savunarak "Varlık" kefesini ağır basan bir biyoloji kurgulamıştır. Bu bakış açısına göre, bir meşe palamudunun içindeki "meşe olma potansiyeli" sabittir; değişim sadece bu sabit formun kendini gerçekleştirmesidir. Ancak Evrim Teorisi, bu "sabit tür" (fixity of species) anlayışını yıkarak, biyolojiyi radikal bir "Oluş" zeminine çeker.


Evrimsel perspektifte, doğada Platonik anlamda ideal bir "At", "İnsan" veya "Meşe Ağacı" formu (Varlık) bulunmaz. Gördüğümüz türler, durağan varlıklar değil, genetik varyasyon ve doğal seçilim mekanizmalarıyla sürekli şekillenen, akışkan bir nehrin anlık kesitleridir. Darwin, doğadaki "özü" silerek yerine "süreci" koyar. Canlılık, belirli bir kalıba dökülmüş statik bir yapı değil, çevreyle girdiği etkileşim sonucu sürekli başkalaşım geçiren dinamik bir uyum sürecidir. Bu bağlamda, "Varlık" (türün sabitliği) aslında biyolojik zamanın yavaşlığından kaynaklanan bir algı yanılmasına dönüşür; milyonlarca yıllık "Oluş" sürecinin, insan ömrü ölçeğinde dondurulmuş bir karesidir. Daha da önemlisi, evrim teorisi Aristoteles'in "amaçlılık" (teleoloji) fikrini de tersyüz eder. Canlılar, önceden belirlenmiş bir "Varlık" idealine ulaşmak için değişmezler; tam tersine, rastgele mutasyonlar ve çevresel baskılar (yani saf Oluş süreçleri), geriye dönük olarak geçici bir "Varlık" (tür) inşa eder.


IV. Sentez

Varlık ve oluş arasındaki kadim gerilim, insan düşüncesinin sarkaç gibi iki uç arasında savrulmasından ibarettir. Felsefe tarihi, gerçeğin durağan özü olan "Varlık" (Parmenides) ile onun sürekli değişen yüzü olan "Oluş" (Herakleitos) arasındaki gerilimin tarihidir. Platon bu ikiliği İdealar ve Nesneler dünyası olarak ayırırken, Aristoteles "potansiyel" ve "aktüel" kavramlarıyla, Hegel ise diyalektik süreçle bunları sentezlemeye çalışmıştır. Bir uçta, hakikati değişmez, donuk ve güvenli bir liman olarak arzulayan, böylece hayatı dondurup cansızlaştıran Parmenidesçi ve Modernist yaklaşım durur. Bu "objektif yanılgı", insanı ve evreni tamamlanmış birer proje, kaderi önceden yazılmış bir senaryo olarak görerek özgürlüğü boğar. Diğer uçta ise her türlü sabiteyi reddeden, gerçekliği sürekli bir akış, parçalanış ve belirsizlik olarak kutsayan Herakleitosçu ve Postmodernist yaklaşım yer alır. Bu "sübjektif yanılgı" da anlamı buharlaştırır, insanı köksüz bir hiçliğe ve yönsüz bir savrulmaya terk eder. Halbuki varlık, bir şeyin "ne olduğu" ve değişmez tözü iken; oluş, o tözün zaman içindeki hareketi ve tezahürüdür. Ancak modern çağda bu denge bozulmuş, varlık ve oluş birbirini tamamlayan unsurlar olmaktan çıkıp zıt kutuplara dönüşmüştür. Biri insanı demir bir kafese hapsederken, diğeri onu tutunacak dalı olmayan, kimliksiz ve anlamsız bir boşluğa savurur.


Oysa incelediğimiz tüm disiplinlerde —dinden fiziğe, sosyolojiden psikolojiye— hakikat, bu iki kutbun çatışmasında değil, birbirini tamamlayan zorunlu izdivacında yatar. Tohum (öz) olmadan ağaç (oluş) imkansızdır, ancak toprağı delip güneşe uzanmayan (varoluş göstermeyen) bir tohum da ebediyen yok hükmündedir. Cinsiyet bahsinde dahi modernizm biyolojik determinizme, postmodernizm ise biyolojiyi reddeden bir akışkanlığa saplanır. Oysa hakikat, bu iki boyutun birbirini dışlamadığı, aksine tamamladığı noktadadır; madde (öz) enerjiye (oluş) dönüşerek iş yapar, beden (cinsiyet) karakterle (varoluş) bütünleşerek şahsiyet kazanır. Varlık, potansiyel bir "imkan" olarak orada durur; Oluş ise bu imkanı "fiiliyata" dökerek görünür kılar, ona kimlik kazandırır ve onu sınayarak yetkinleştirir. Nihayetinde insan ve evren, ne Modernizmin iddia ettiği gibi statik bir "isim" ne de Postmodernizmin savunduğu gibi başıboş bir "fiil"dir. Gerçeklik, ismin fiile dönüşme sürecidir; yani Varlığın kendi potansiyelini Oluş sahnesinde gerçekleştirmesidir. Hayat, var olanın (özün) olduğu yerde durması değil, var olanın "olması gereken" şeye doğru bitimsiz yürüyüşüdür.


Varlık ve oluş kavramları, kainatı ve insanı anlamlandırmada birbirini tamamlayan, ayrılmaz bir bütünün iki yüzüdür. Varlık, gerçekliğin statik boyutunu, yani değişmez özünü ve potansiyelini temsil ederken; oluş, bu özün zaman ve mekan içinde harekete geçerek kendini gerçekleştirdiği dinamik süreci ifade eder. Bu perspektiften bakıldığında, varlık bir "durum", oluş ise bir "eylem"dir; ancak her ikisi de tek bir hakikatin tezahürüdür. Bu ilke, maddeden manaya her alanda geçerliliğini korur. Fizikte kütle (varlık) enerjiye (oluş) dönüşerek iş yapar; biyolojide genetik kod (öz) yaşamsal faaliyetlerle (süreç) bir canlıya dönüşür; dinde değişmez naslar (sabit varlık), içtihat ve yorumlarla (dinamik oluş) hayata dokunur. İnsan özelinde ise bu durum, "özün varoluşta açığa çıkması" şeklinde tecelli eder. İnsan, doğuştan getirdiği fıtrat ve mizaçla bir varlığa sahiptir, ancak bu varlık tamamlanmamış bir imkandır. Kişilik, karakter ve ahlak, bu ham varlığın hayatın içinde yoğrulmasıyla, yani oluş süreciyle görünür hale gelir.

"Eski usullerle İslam’ın öğretilmesi devri artık bitti. Ümmî imanı kalmadı.

Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım… Allah’a giden yol sonsuz sayıdadır.

Resim, müzik, şiir, roman, mimari, tiyatro; sonsuz…

Bunlar arasından bir yol bulup o yolun dervişi olmaya bakın!"​​

Salih Mirzabeyoğlu

bottom of page