top of page

Cemil Meriç Gerçekten İdeoloji Karşıtı mı?

cemil meriç ideoloji

Türkiye'nin düşünce atlasında Cemil Meriç, hiçbir "mahalle"ye tam olarak sığmayan, sınır boylarında gezinen, Doğu ile Batı, madde ile mana, iman ile şüphe arasında sürekli bir sarkaç gibi gidip gelen "Araf'taki entelektüel"dir. Onun düşünce serüvenini anlamak, Cumhuriyet dönemi Türk aydınının kimlik bunalımını anlamakla eşdeğerdir. Aynı zamanda eski bir Marksist olan Cemil Meriç, kendini tanımlarken kullandığı sıfatların çeşitliliği ve zıtlığı ile bilinir. Nevi şahsına münhasır bir "fikir işçisi" olarak tanımlanan Cemil Meriç'in Türkiye'de "ideoloji karşıtı" olarak bilinmesi ise, büyük ölçüde onun en meşhur aforizması olan "İdeolojiler, idrakimize giydirilen deli gömlekleridir" sözüne dayanır. Entelektüel serüveni, Türkiye'nin modernleşme sancılarıyla, Doğu ile Batı arasında sıkışmışlığıyla ve kendi tarihinden koparılışının yarattığı travmalarla paralel ilerlemiş olan Cemil Meriç, Türk toplumunun düşünme yetisini felce uğratan mekanizmaları ifşa etmeye çalışmış; "izm"lerin birer "deli gömleği" olduğunu, sloganların "ilkelin ideolojisi" haline geldiğini ve Türk aydınının kendi toplumuna yabancılaşarak bir "gölge oyunu" (mağara) içinde yaşadığını savunmuştur. Bu yazıda, Cemil Meriç'in "ideoloji düşmanı" olduğu yönündeki yüzeysel algının yanlışlığını göstereceğiz.


Cemil Meriç’in “İdeolojiler, idrakimize giydirilen deli gömlekleridir” sözü, Türk düşünce tarihinin en çok yanlış anlaşılan, bağlamından koparılan beyanlarından biridir. Bu algı apaçık yanlıştır; çünkü Cemil Meriç, modern dünyada yol alabilmek için ideolojilerin gerekliliğini inkâr etmez. İdeolojileri "uçurumları aydınlatan hırsız fenerleri" ve "siyaset dünyasının haritaları" olarak tanımlar.

“İdeolojiler şuurumuza giydirilen deli gömlekleridir” dedim. Evet ama, onları tanımadan bu karmakarışık dünyada istikametimizi tayin etmek kabil mi? Kaosu kozmos yapan insan zekâsı tecrübelerini ideolojilerde sergiledi.

Ayrıca "İstemesek de onlara muhtacız" der. Hatta şaşırtıcı bir şekilde, körü körüne yapılan ideoloji karşıtlığını da eleştirir. Ona göre, "İdeolojiye düşmanlık, tek izm'e teslimiyettir: obskürantizme". Yani, fikirleri tanımadan onlara düşman olmak da bir tür yobazlık ve gerçeği örtme (bilinmesincilik) çabasıdır.

Gönlümüze göre tek “izm” bulmuşuz milletlerarası “izm” pazarında. (…) Evet, bu “izm” uğruna” bütün “izm”lere düşman kesilmişiz, bütün “izm”lere, yani tefekküre. (…) Evet, genç ihtiyar milyonlarca insanın tek sevgilisi: Obskürantizm.

Zifiri karanlıkta (kaos) yolunu bulmak isteyen insan için bu fenerler bir ihtiyaçtır. "Kaosu kosmos yapan insan zekası, tecrübelerini ideolojilerde sergilemiş" diyerek, ideolojilerin insanlık birikimi olduğunu kabul eder. Nitekim, olgunluk döneminde Meriç, Marksizm’i bir siyasi dogma olarak reddederken, bir sosyolojik analiz yöntemi (hırsız feneri) olarak sahiplenmiştir. Düşünce serüveni ilerledikçe, gençlikteki "romantik" Marksistliğin yerini, son derece eleştirel ve seçmeci bir "metodolojik Marksizm" almıştır. Onun için böyle bir ideoloji kimlik değil, mercektir.


Cemil Meriç'in ideoloji eleştirisi, Marksist "yanlış bilinç" kavramından veya liberal "totalitarizm" eleştirisinden farklı, kendine has bir ontolojik zemine oturur. Onun için ideoloji, hakikati aramanın bir aracı olmaktan çıkıp, hakikatin yerine geçen bir "put" haline geldiğinde tehlikelidir. Mesela Marx'ın yöntemi (diyalektik), her şeyin değiştiğini, hiçbir gerçeğin mutlak olmadığını ve her sistemin kendi zıddını içinde barındırdığını söyler. Dolayısıyla, Marksizm'i değişmez bir dogma haline getirenler (Sovyetler, Ortodoks Marksizm), aslında ona göre diyalektiğe yani Marx'ın kendisine ihanet etmektedirler. Meriç, "yanlışlanabilir" bir Marksizm'i, "mutlak hakikat" iddiasındaki bir Marksizm'e tercih eder. Üstelik sık sık, Saint-Simon'un "mistik ve ahlaki sosyalizmine” daha yakın olduğunu ima eder. Proudhon’un görüşleri de Cemil Meriç'in "devletlû" olmayan, anarşizan ruhuna Marx’tan daha yakındır.

Marksist ideoloji, bütün çarpıtılmasına rağmen, modern dünyada, terakkiye yönelik din dışı ve sürükleyici bir ideolojinin en mükemmel biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu ideoloji, milyonlarca insanı, hayatlarını hiçe sayarak kavgaya sürüklemiştir peşinden. Marx’ın ve Marksistlerin geliştirdiği sosyolojik kavramlar ve ilmî keşifler, istismarın ve baskının altına gizlediği bütün aldatmacaların maskesini sıyırmıştır. Sömürüye ve baskıya karşı yapılacak hiçbir kavga Marksizmi ihmal edemez.

Özetle onun bu konudaki yaklaşımı bir hayli katmanlıdır. İdeolojileri reddetmez; onların düşünceyi donduran birer dogma haline gelmesine karşı çıkar. Karşı çıktığı şey, fikirlerin sistemleşmesi değil, bu sistemlerin "idrake giydirilen deli gömlekleri"ne dönüşerek hakikati perdelemesi ve "hür tefekkür"ü boğmasıdır. Sorun haritada değil, o haritayı okuyacak pusulanın yokluğundadır. Meriç'e göre bu pusula "şuur"dur (Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuuru). Eğer aydının elinde kendi tarihine ve kimliğine dair bir şuur (pusula) yoksa, elindeki Batı menşeli harita (ideoloji) onu yanlış limanlara sürükler. İdeoloji, tehlikeli de olsa bir "sistem"dir; bir iç mantığı vardır. Ancak slogan, düşüncenin tamamen buharlaştığı, yerini ilkel güdülerin aldığı bir çöküş halidir. "İlkelin, budalanın, papağanın ideolojisidir" slogan. Henüz medenileşmemiş, konuşmayı öğrenememiş, derdini bağırarak ve saldırarak anlatan ilkelin, duyduğu sesleri anlamadan taklit eden, kelimelerin içini dolduramayan papağanın ideolojisidir. Türk aydını ve gençliği, Batı'dan duyduğu "özgürlük", "eşitlik", "devrim" gibi kelimeleri bir papağan gibi tekrarlamakta, ancak bu kelimelerin tarihî bağlamını bilmemektedir.

Aydının bir kartvizite ihtiyacı var: Müslüman değil, belli bir mesleği de yok, herhangi bir bilgi dalında uzmanlaşmamış… Bırakın da Marksist olsun.

Ona göre mevcut Türk düşüncesi orijinal değildir, bir "tercüme faaliyeti"dir. Düşünce geleneğinin olmayışından şikayet ederken kastettiği budur; bizde düşünürler "müellif" değil, "mütercim"dir. Marx'ı, Durkheim'ı, Comte'u çevirip Türkiye'ye uyarlamaya çalışırlar ama bu teorilerin doğduğu sosyolojik zemini (Avrupa tarihini) sorgulamazlar. Avrupa'da Sol, Fransız İhtilali ile doğmuştur. Kilise'ye, Kral'a ve feodaliteye karşı burjuvazinin ve sonrasında proletaryanın isyanını temsil eder. İlerlemeyi, aklı, değişimi simgeler. Ancak Latince kökeninde "uğursuz", "eğri" anlamları da vardır. Sağ ise, maziyi, kiliseyi, aristokrasiyi ve statükoyu savunur. Meriç'e göre Avrupa sağı "daima çekingen, daima korkak, daima sevimsizdir" çünkü savunulamayacak imtiyazları ve kanlı bir tarihi savunmak zorundadır. Bu kavramlar Türkiye'ye girdiğinde, anlamlarını yitirip birer "bukalemun"a dönüşmüştür. Çünkü Türkiye'nin sosyolojisi Avrupa'ya benzemez.


Meriç, Osmanlı-Türk yapısının Batı'daki gibi keskin sınıflara (Aristokrasi vs. Burjuvazi vs. Proletarya) ayrılmadığını, dolayısıyla sınıf çatışmasına dayalı Sağ-Sol ayrımının bizde "havada kaldığını" savunur. Türkiye'de Sol, işçi sınıfının haklarından ziyade, "Batılılaşma", "Laiklik" ve bazen de "Moskova ajanlığı" ile özdeşleştirilmiştir. Halkın vicdanında "casusluk, darağaçları" gibi negatif çağrışımlar (tedailer) uyandırır. Avrupa'da "kapitalizmin ve kilisenin bekçisi" olan Sağ ise, Türkiye'de garip bir şekilde "Mukaddesatçıların", "Milliyetçilerin" ve "Halkın değerlerinin" sığınağı olmuştur. Batı'nın bütün günahları (Faşizm, Gericilik) Sağ'a yüklenmiş, ancak Türk sağı bu "günah keçisi" rolünü üstlenip, onu "Müslüman-Türk" kimliğiyle harmanlamıştır. Meriç, "Bu kirli ve karanlık kelimenin (Sağ) dünyada bizden başka şefaatçısı kalmamıştır" diyerek bu ironiye dikkat çeker. "Hıristiyan Avrupa'nın bu habis kelimelerinden bize ne?" diye haykırarak, bu ithal kavgayı reddeder ve yerli bir düşünce zemini çağrısında bulunur. İrfan, "kendini tanımakla" başlar. Kendini tanımak, önyargıların köleliğinden kurtulmaktır.

Medeniyetlerin anahtarı: Birikim. Tekâmül de inkılâp da kemmiyetten keyfiyete geçiştir. İnsanı insan, milleti millet yapan: Hafıza. Biz hafızamızı kaybettik. (…) Sıhhatli toplumlar kendileri kalarak değişenlerdir. İçtimaî uzviyet iki zıt kanuna uyarak gelişir: Devam etme ve yenileşme. “Filoneizm” yenilikten korkmak, kabuğuna çekilmek; “minoneizm”, ne pahasına olursa olsun yenileşmek. Bu iki temayülün dengeye kavuşması, sağlam bir toplumun ayırıcı vasfıdır.

Meriç'e göre Türkiye'deki sağcı da solcu da aynı "Batı"nın gayri meşru çocuklarıdır. "İthal fikirler", yerli gerçekliği açıklamaktan acizdir. Marksizm de bir "izm" olarak Batılıdır ve yabancıdır. Meriç'e göre, Batı menşeli bir ideolojiyi (izm) olduğu gibi alıp Türk toplumunun idrakine giydirmek, o toplumun düşünsel hareket kabiliyetini sıfıra indirir. Zihin, ideolojinin izin verdiği sınırlar dışında hareket edemez, esnekliğini kaybeder ve felç olur. Kendi gerçekliğini (tarihini, coğrafyasını, dinini, dilini) görmezden gelip, başka bir medeniyetin reçeteleriyle (Marksizm, Pozitivizm, Liberalizm) iyileşmeye çalışmak, bir şizofreni halidir. Meriç, Batı'dan gelen bütün ideolojileri birer "konserve düşünce" olarak nitelendirir. Bu tabir, ideolojilerin "işlenmiş", "paketlemiş" ve "raf ömrü olan" yapısına işaret eder. Türk aydını, kendi mutfağında (kendi kültüründe) yemek pişirmek (fikir üretmek) yerine, Batı'nın marketinden aldığı konservelerle (izm'ler) beslenmeyi tercih etmektedir. Ancak bu gıda, bünyeye uyum sağlamaz ve entelektüel zehirlenmeye yol açar. İdeolojiler de Türk toplumunun tarihî tecrübesinden organik olarak doğmamış, "Menşeleri Avrupalı" olan ithal sistemlerdir. Avrupa'nın sınıf çatışmalarının, kilise-devlet kavgalarının veya sanayi devriminin ürünü olan bu fikirler, bu süreçleri yaşamamış bir topluma "zorla" giydirilmektedir. Meriç'e göre bu ideolojiler, ancak "Allah’ı saf dışı bırakan toplumların kılavuzu olabilir". Türk toplumu gibi metafizik kökleri derin olan bir yapıda, saf materyalist veya pozitivist ideolojiler, ruhu tatmin etmeyen kuru birer şablona dönüşür.

Cemiyet tek mite dayalı: Atatürk miti. Başka bağ yok. (…) Mazi yok, tarihimizi tanımıyoruz. Din ölüm yatağında. İnsanları bir araya getiren hiçbir ideoloji doğmadı.

Meriç'e göre asıl suçlu, halk değil, halkına Fransız kalan (hem mecazi hem gerçek anlamda) aydındır. Ünlü eseri "Mağaradakiler"de, Platon'un mağara alegorisini farklı bir şekilde Türk aydınına uyarlar. Platon'un filozofu mağaradan çıkar, güneşi görür ve geri dönüp zincirlenmiş insanları aydınlatmaya çalışır. Türk aydını? O da mağaradan (kendi toplumundan) kopmuştur. Ancak gördüğü "Güneş" gerçek bir hakikat değil, Batı'nın yaydığı ışıltılı bir yansımadır (Büyük Mağara'nın gölgesi). Aydının trajedisi, Batı'yı "Güneş" sanıp, kendi toplumunun gerçeklerini "karanlık" veya "gölge" olarak aşağılamasıdır. Meriç, "Hakikatte mağaranın içi de, dışı da bir" der. Türk aydını, Batı'nın gölgelerini (ideolojilerini) hakikat sanarak mağaraya döner ve halkına "Siz gerçeği bilmiyorsunuz, gerçek budur" diyerek o gölgeleri dayatır. Bu, aydını halkın gözünde bir "maskara" veya "yabancı" durumuna düşürür.


Meriç, Türk aydınını tanımlamak için "Müstağrip" (Batı hayranı, Garplılaşmış) terimini kullanır. Onun gördüğü manzara, kendi insanından kopan, Batı'nın "konserve düşünceleriyle" beslenen ve birbirini anlamadan boğazlayan bir "aydın" sınıfının trajedisidir. Tanzimat'tan bu yana aydın, kendi tarihini (Osmanlı-İslam geçmişini) bir "utanılacak yük" veya "karanlık çağ" olarak görmüştür. Hafızasını sildiren bir hasta gibi, kim olduğunu unutmuş ve kendine Batılı bir kimlik icat etmeye çalışmıştır. Meriç'e göre, "Kendi ülkesine ve tarihine yabancılaşma", aydının en büyük hastalığıdır. Müstağrip aydın, halkı "eğitilmesi gereken bir sürü", "yontulmamış taş" olarak görür. Halkın değerleri (din, gelenek), aydın için "gericilik"tir. Bu kibir, aydın ile halk arasında aşılmaz bir uçurum (yabancılaşma) yaratır. Ne Doğulu olabilmiş ne de tam anlamıyla Batılılaşabilmiştir. Batı onu "taklitçi" olarak küçümserken, kendi halkı "gavur" diyerek dışlar. Bu "yersizlik" ve "yurtsuzluk", aydını hırçınlaştırır ve ideolojik fanatizme (slogana) sürükler. Meriç, aydını pusulasını şaşırmış bir gemiye benzetir. Bu gemi, sığınacak bir liman (Batı) arar ama kabul edilmez. Bunun öfkesiyle döner ve kendi limanını bombalar. Kendi tarihine düşmanlık, bu çaresizliğin sonucudur.


Tüm bu analizlerin vardığı nihai nokta, Obskürantizm eleştirisidir. Sözlük anlamı "Aydınlanma karşıtlığı" veya "Bilginin halktan gizlenmesi" olan Obskürantizm, Meriç'in lugatında daha geniş bir anlam kazanır: Hakikatin üzerinin örtülmesi ve tartışmanın yasaklanması. Bir ideolojiye (izm) saplanıp, onun dışındaki tüm doğruları reddetmek, obskürantizmin dik alasıdır. "Obskürantist, bir inkârcıyla aynı işi yapmaktadır. İkisinin de yaptığı gerçeği örtmektir". Obskürantizm, "Ebedi ve şifasız bir korku içinde bocalamaktır... Münakaşadan kaçıştır". Kendi fikrine güvenmeyenler, karşı fikri yasaklayarak (etiketleyerek, slogan atarak) susturmaya çalışır. Kısaca, Meriç’in asıl eleştirisi, ideolojilerin, insanları düşünmeye sevk eden araçlar olmaktan çıkıp şuursuz "sloganlara" ve "savaş çığlıklarına" dönüşmesinedir.

Meriç, bu karanlıktan çıkışın tek yolunu "hür tefekkür" olarak gösterir. "Bütün ideolojilere kapıları açmak, hepsini tanımak, hepsini tartışmak ve Türkiye'nin kaderini onların aydınlığında fakat tarihimizin büyük mirasına dayanarak inşa etmek".


Meriç, Marksizm'i okumayın demez; Marksizm'i okuyun ama ona tapmayın, onu bir araç olarak kullanın der. Cemil Meriç, "Ben, bu ülkenin, kendi çocuklarına, kendi dilini konuşmayı öğretemediği için kahrolan bir fikir işçisiyim" derken, aslında durduğu yeri gayet açık ifade etmiştir. Çözüm önerisi, ne Batı'yı tamamen reddetmek (hamasete düşmek) ne de teslim olmaktır. Çözüm, "Umrandan Uygarlığa" uzanan, "Kültürden İrfana" yükselen bir "büyük terkip"tir. Bu terkip, Türk insanının kendi tarihî mirasına (İslam-Osmanlı tecrübesi) yaslanarak, Batı'nın bilimini ve düşüncesini "seçici" ve "eleştirel" bir gözle okuması, hazmetmesi ve yeniden üretmesidir. Zaten bizzat Meriç, Marksizm'i bir "ara istasyon" olarak kullanmıştır. Nihai hedefi, Türkiye'nin kendi "büyük mirasına" (Osmanlı-İslam medeniyetine) dönmesidir. Ancak bu dönüş, hamasi bir retorik veya kör bir nostalji ile değil, Batı düşüncesinin en keskin silahlarıyla (Marksist eleştiri, sosyoloji, felsefe) donanmış bir "şuur" ile olmalıdır. Meriç, "Türk insanı Marx'ı ya ahmakça reddetmiştir yahut bir ahir zaman peygamberi kabul etmiştir"  derken, üçüncü bir yolu önerir: Marx'ı okumak, anlamak, metodunu almak, posasını atmak ve bu metotla kendi medeniyetini yeniden inşa etmek.


Cemil Meriç'i basitçe bir "ideoloji düşmanı" olarak etiketlemek, onun derinliğini ıskalamaktır. O, ideolojilerin birer "araç" (harita) olduğunu kabul eder, ancak onların "amaç" (put) haline getirilmesine isyan eder. Onun savaşı, Türkiye'nin kendi beyniyle düşünmesini engelleyen "zihnî tembellik", "taklitçilik" ve "slogancılık" iledir. Ona göre Türkiye, "Hafızasını kaybetmiş bir dev"dir. Sağ ve Sol kavgaları, bu hafıza kaybının yarattığı birer halüsinasyondur. İthal etiketler peşinde birbirini boğazlayan nesiller, aslında "Obskürantizm"in (karanlığın) kurbanlarıdır.

 

"Eski usullerle İslam’ın öğretilmesi devri artık bitti. Ümmî imanı kalmadı.

Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım… Allah’a giden yol sonsuz sayıdadır.

Resim, müzik, şiir, roman, mimari, tiyatro; sonsuz…

Bunlar arasından bir yol bulup o yolun dervişi olmaya bakın!"​​

Salih Mirzabeyoğlu

bottom of page