top of page

Diyalektiğin Üç Aşaması (1): İdealist Diyalektik

idealist diyalektik

Hegel felsefesinde varlık, üç âlemde topludur: Birincisine sübjektif âlem, ikincisi objektif âlem, üçüncüsü mutlak âlem… Bu üç âlem (varlık), esasen tek bir varlıktır. O da İde (Fikir)’dir. Yani varlığın kendisi bir fikirden ibarettir ki, fikir önce sübjektif âlemi, sonra objektif âlemi, nihayet mutlak âlemi oluşturarak, bir tür daire hareketi yapar. Hegel, varlığın esasını maddeye değil, fikre hamlettiği için, onun felsefesi idealist bir felsefedir.


İde, aynı zamanda Geist’tir. Bu Almanca kavram dilimize “ruh” veya “tin” diye çevrilir. Bu şekilde çevrilmesi de Hegel’i anlamayı zorlaştırır. Oysa geist, öncelikle “şuur” olarak düşünüldüğü vakit, İde’nin yerini tutabilir; bu aşamada geist, düpedüz ruh veya tin değil, ruhun kavrayabilen yahut kavranabilen, idrak edebilen yahut idrak edilebilen bilinçli –olabilen- bölümüdür.[1]


İşte Hegel’in yukarıda zikrettiğimiz üç âlemi arasındaki deveranı, ruhun bu bilinçli kısmı, yani şuur sağlar. Buna göre, şuur, sübjektif halden (Subjektiver Geist), objektif hale (Objektiver Geist) ve oradan da mutlak hale (Absoluter Geist) geçtiğinde deveranını tamamlamış ve diyalektik hareketi meydana getirmiş olur.


Macit Gökberk, Hegel’in felsefesini açıklarken, sözlerine şöyle başlar:

Kant, ‘teorik akıl’ ile ‘pratik akıl’ arasında; tabiatı ‘mekanist’ olarak açıklama ile ‘teleolojik’ olarak açıklama arasında; ‘doğru’, ‘yararlı’, ‘iyi’ ve ‘güzel’ değerleri arasında; ‘doğru’ ve ‘yanlış’ bilme arasında kesin sınırlar çizmeye çalışmıştı. Onun her alanın sınırlarını belirtmek isteyişi, felsefesinin kritik niteliğiyle ilgilidir. Oysa Kant’tan sonraki Alman İdealistlerinin ana tutumusisteme varmaktır. ‘Sistem’ düşüncesi ise, daima ayrılıkları birleştirmek, karşıtları uzlaştırmak ister. Sistem’de bütün düşünceler tek bir ana önermeye sıkı sıkıya bağlanır, bundan tutarlı olarak türetilir. Fichte öğretisine ‘ben’i çıkış-noktası olarak almış, bütün karşıtları bu temel üzerinde ortadan kaldırmağı denemişti. Schelling, ayrılıkları, hepsinin içinde erimiş oldukları bir kökte –başlangıçtaki ‘ayrımlaşmamış’ta (Indifferenz)- birleştirmek istemişti; onun için öğretisine ‘özdeşlik felsefesi’ (Identitaetsphilosophie) demişti. İmdi, bu sistem düşüncesi, karşıtları uzlaştırmak denemesi Hegel’de, Alman idealizminin bu üçüncü ve son düşünüründe en yüksek olgunluğuna erişecektir.[2]

Bu açıklamada diyalektiğin Kant’tan başlayıp Hegel’de en olgun haline ulaşan hikâyesi de görünür. Kant, diyalektiği olumsuz bir anlamda kullandığı için diyalektikçi kabul edilmese de felsefede sistem düşüncesini ortaya koymak bakımından yeni diyalektiğin ilk hareket ettiricisi odur. Diyalektik, Kant’ın ardından, “sistem felsefesi”nin hareketi, dinamiği, çeşitli unsurları bütünleştirme mantığı olur. 


Buna nazaran, diyalektiğe yeni bir mânâ kazandıran Fichte’nin felsefesi “sübjektif diyalektik”, onu geliştiren Schelling’in felsefesi “objektif diyalektik”, bu çığırı zirvesine ulaştıran Hegel’in felsefesi ise “mutlak diyalektik” olarak adlandırılır. Dolayısiyle Alman idealizmi, kendi içinde bir diyalektik hareket farzedilir. Hegel, bu hareketin bütün özelliklerini kendinde topladığı için, yeni diyalektik genellikle “Hegel Diyalektiği” olarak adlandırılır.


Bayram Ali Çetinkaya, Felsefe Tarihi’nde, bu diyalektikten şöyle söz eder:

“Diyalektiği, Hegel, evrensel bir yöntem yapar. Ona göre diyalektik, hem düşünmenin, hem de –yalnız doğanın değil- bütün varlığın gelişme biçimidir. Düşünme de, varlık da hep karşıtların içinden geçerek, karşıtları uzlaştırarak gelişirler. Ancak varılan her uzlaşmada yeniden çözülmesi gereken yeni bir karşıtlık gizli olduğundan, diyalektik hareket, düşüncenin varlığı bir bütün olarak kavramasına, varlığın da bilincine erişip özgürlüğünü elde etmesine kadar sürüp gider.
Diyalektik ilk başta öğrenebileceğimiz ve sonra belli bir örneğe uygulayabileceğimiz bir yöntem değildir. Diyalektik düşünce, durum merkezli bir düşünce tarzıdır. Durumdaki eksiklikler bizi daha doğru bir düşünceyi benimsemeye sevk eder. Çıkarsamanın tümdengelim kuralları ya da kuramsal tümdengelimli yöntemler değil; ‘durumun’ kendisi bizi yönlendirir. Bu açıdan formel bir yöntem vasıtasıyla diyalektik[3] düşünce tarzını öğrenmemiz mümkün değildir.”[4]

Çetinkaya’nın “durum merkezli düşünce tarzı” tanımlamasına dikkat etmek gerekir. Diyalektikte bir durum, kendi başına veya kendinden ibaret bir durum değildir; burada durum, “sistem bütünlüğü içinde anlamını bulan” bir durumdur. Buna göre her durum çözümlemesi, o durumun sistem bütünlüğü (diyalektik) içinde anlamlandırılmasını gerektirir.


Nitekim ünlü Hegel uzmanı Alexandre Kojeve, 1934-35 yıllarında verdiği konferanslarından birinde, şunları söyler:

Teslis (tez, antitez ve sentez) yahut diyalektik yapıya sahip olan, katıksız ve yalın Varlık (Sein) değildir kuşkusuz; ama Gerçek-Mantıkî-Olandır, Kavramdır yahut asıl-Hakikattir; yani, Söz veya Düşünceyle açığa-vurulmuş Varlıktır. Demek ki, Varlığın ancak, Düşünce tarafından açığavurulduğu ölçüde diyalektik olduğu; Varlığa, diyalektik özelliğini kazandıran şeyin Düşünce olduğu söylenebilir. Ama bu formül doğru olmayacaktır veya en azından yanlış anlamaya yol açacaktır. Çünkü Hegel için, bir bakıma, bunun tersi doğrudur; yani, ona göre Varlığın Düşünceyle açığa-vurulabilmesinin, Varlıkta Düşüncenin ve Varlığın düşüncesinin olmasının sebebi, Varlığın diyalektik olmasıdır; yani, Varlığın, olumsuz yahut olumsuzlayıcı bir unsur içermesidir. Başkalarının yanı sıra, Söz veya Düşünceyle Gerçeğin ve Varlığın açığa-vurulmasıyla dile getirilen şey varoluşan Varlığın gerçek diyalektiğidir. Ve Söz ile Düşünce de ancak, Varlığın ve Gerceğin diyalektiğini açığa-vurdukları yahut tasvir ettikleri için ve ölçüde diyalektiktirler.
Her halükârda, felsefî düşüncenin yahut kelimenin Hegelci anlamıyla “ilmî” düşüncenin; yani, tastamam doğru düşüncenin gayesi, tutarlı bir ifadenin anlamıyla (Logos), Varlığı (Sein), objektif-Gerçekliğinin (Wirklichkeit)] bütünlüğü içinde nasıl varsa öyle ve nasıl varoluşuyorsa öyle açığa-vurmaktır. Demek ki, felsefî yahut “ilmî” METOD, üzerinde hiçbir değişiklik yapmaksızın Düşüncenin Varlığa ve Gerçeğe uyarlanmasıyla, Düşüncenin ve Varlığın birbirine uygunluğunu sağlamak zorundadır. Varlığın ve Gerçeğin karşısında filozofun yahut “Bilgin’in” (=Bilgenin) tutumu, katıksız olarak pasif bir düşünceyle seyrediştir (contemplation) ve felsefî yahut “ilmî” faaliyet Gerçeğin ve Varlığın katıksız ve yalın bir tasviriyle sınırlıdır, demektir bu. Demek ki, Hegelci yöntem, asla “diyalektik” değildir; ama, katıksız olarak seyredici ve tasvir edicidir ve hatta, terimin Husserlci anlamında fenomenolojiktir. Zihnin Fenomenolojisi’nin Önsözü’nde ve Girişi’nde Hegel, “ilmî” yöntemin pasif, seyredici ve tasvir edici özelliği üzerinde uzun uzadıya durur. “İlmî” düşüncede diyalektiğin olmasının sebebinin, bu düşüncenin açığa-vurduğu Varlığın diyalektiğinde aranması gerektiğini vurgular. Açığa-vurucu tasvir doğru olduğu zaman, ordo et connexio idearum idem est ac ordo et connexio rerum (fikirlerin düzeni ve bağlantısı, var olanların-eşyanın düzeni ve bağlantısıyla aynıdır), denilebilir; çünkü, Hegel’e göre, gerçeğin düzeni ve bağlantısı diyalektiktir.[5]

Bu bakışa göre, Hegel düşüncesinin varlık karşısındaki durumu, “varım, onun için düşünüyorum” tarafına çalar. Şuuruna varmak ile var olmak adeta özdeştir; ne var ki burada şuuru, -Descartes’ın aksine- yalnız “bireyin şuuru” gibi düşünmemek gerekir. O aynı zamanda bir “küllî irade”dir; İlahî şuurdur; bu durumda geist, sırf bir şuur değil, hükmünü tarihe hâkim kılan kaderdir. Bu mânâda durum çözümlemesi, her durumda geist’in, adeta şuurun şuuruna varıştır.


Paul Foulqié şöyle der: 

Diyalektik süreç, genellikle tez, antitez, sentez diye adlandırılan üç safhayı içerir; ama Hegel bunları hep benimseme (kabul-SG), yoksayma (red-SG) ve yoksaymanın yoksayması (reddin reddi-SG) diye adlandırır. Hegel’in felsefe sistemi bu örnek üzerine kurulmuş olsa da, bu sistemde yüzlerce teslis sayılabilse de, yöntem öylesine yapmadır ki, diyalektik süreç üzerine sevindirici örnekler vermek zordur. Hegel sisteminin ilk teslisi (üçlemesi) en ünlü olanıdır. Varlık vardır: bu, kabul yahut tezdir. Ama tümüyle belirsiz olmakla, hiçlikle eşdeğerlidir o; öyle ki, kabul yani tez, reddetmeyi yani antitezi davet eder: Varlık yoktur. Bu reddiye reddedilecek ve “Varlık bir oluştur” önermesiyle senteze varılacaktır. Dinî düşüncenin diyalektiği daha aydınlıktır. Tez, semavî değerlerin kabulüne, antitez dünyevî değerlerin kabulüne dayanır; sentez, dünyevî değerlerin semavî değerleri şartladığını ve semavî değerler için aranması gerektiğini kabule dayanır. Bu misale göre sentezin neye dayandığı görülüyor: sentez, iki karşıt önermeyi saklayarak aşıyor çelişkiyi.[6]

Foulqié’nin, dinî düşüncenin diyalektiğini daha aydınlık bulması olağandır. Zira dinî diyalektik, en basit anlamda alındığında, din ve felsefe tartışmasıdır; bu tartışma, Folulqié’nin ifade ettiği anlamda, “din felsefesi” gibi bir sentezde son bulacaktır.


Oysa Hegel’in düşüncesinde şuur, adeta İlahî bir şuurdur. Onun sübjektif halden objektif hale geçmesi, kendi kendinden kopması ve kendi kendine yabancılaşmasıdır; handiyse bir panteizme (tabiat tanrıcılığa) vücud vermesidir. Nitekim Marx da Hegel’i böyle anlayacak ve onu “dinin tanrısını felsefeye sokmak”la suçlayacaktır. 

 

Şuurun gelişme süreci içinde, Hegel, üç önemli merhale bulunduğunu söyler: 1) Şuur (Bewusst sein), 2) Kendinin-şuuru (Selbstbewusstein), 3) Mutlak Fail (das Absolute Subjekt). Bu üç merhale şuurun diyalektik tarihini özetlemektedir.


Birinci merhalede, şuur saf bir genellik durumundadır. Başka bir deyişle, şuurun içinde bulunan hiçbir şey farklılaşmamış ve kendisini belli eden sağlam görünüşünü kazanmamıştır. Bu merhalede, şuur, kendisinin varolduğundan başka hiçbir şeyi ileri süremez (tasdik edemez – olumlayamaz). Bu merhalede bilginin muhtevâsı bir sisle kapanmış gibidir.


… İkinci merhalede, yani kendinin-şuuru merhalesinde yeni bir olay ortaya çıkar. Bu olay, şuurun kendi kendine dönmesidir. İlk merhaledeki gibi nesneyi içinde görmez artık. Bu merhalede, şuur, kendi öz hareketlerinin farkına varır. Saf genelliğinden ve algılayıcılığından sıyrılarak kendine bakar. Böylece şuur, kendi uğrakları, kendi fiilleri içinden geçer. (…) İlk merhalede saf genellik halinde bulunan şuur, bu ikinci merhalede saf farklılaşma haline gelmiştir.


Şuur farklılaşmadan önce, yani henüz saf genellik halinde bulunduğu sırada, kendinde bir şuurdur. Kendisine dönüp, kendini fiillerinde seyrettiği zaman kendi-için şuur haline gelmiştir.


… Üçüncü merhale, ‘mutlak fail’ merhalesidir. Bu merhale kendinden önceki iki çelişken merhalenin diyalektik sentezini içinde taşır. Başka bir deyişle, bu merhalede, hem genellik olarak şuur, hem de kendi fiillerine dönmüş olan kendinin şuuru, yani müşahhas beliriş (tezahür) olarak şuur bir arada bulunmaktadır. Mutlak fail, aktif genellik halinde bulunan şuuru, yani kendisini fiillerinde her ân gerçekleştirmekte olan şuuru içinde taşımaktadır (kapsamaktadır). Bu, canlı bir organizma niteliğini taşıyan bir şuurdur.


… Üçüncü merhale kendinde ve kendi için’dir.[7]


Hegel geist için bazen Mutlak Fikir (Absolute İdé) tabirini kullanır. Hegel’e yöneltilen eleştirilerin mihrak noktasını da bu yaklaşım oluşturur. Eğer Hegel, onu Prometheus misali tanrılardan çalıp getirmediyse, Mutlak Fikrin ne olduğu, nereden temin edildiği ve nasıl kurulduğu tamamen belirsizdir. Kısacası geist, adına ister şuur, ister ruh, ister kader, ister irade, ne denirse densin, özü itibariyle mücerred ve belirsiz bir kavramdır. Hegel’in bütün diyalektiği, varlık ve oluş arasında mekik dokuyan olanca şuuru, bu belirsizliğin ve karanlığın üzerine kurulmuştur:

 

Öte yandan, Hegel’in diyalektiği ana niteliklerini geliştirdiği noktada sona ermektedir, çünkü Hegelci diyalektikte, gerçekliğin tümüne yalnızca “Mutlak Fikir” (Tin, Geist, Idea) aracılığıyla evrimci bir süreçte ulaşılabildiği iddiası vardır. Mutlak Fikir, geçirdiği evrimci süreçlerden sonra kendi kendine dönmek üzere gelişmektedir. Buna göre, Mutlak Fikir önce maddeyi şuurla ayırır, daha sonra bu ayırmaya yabancılaşarak kendi kendinin şuurunda olmaksızın tabiat haline gelir ve son aşamada tekrar kendi şuuruna ulaşır. Dolayısıyla, Mutlak Fikir, tam anlamıyla “kendi kendine dönünceye kadar, tarih içinde işlenip arınır.” Gerçekliğin zihnen kurulduğu bu süreçte, insan da karşılıklı etkileşimle sistematik olarak bir yandan gerçeklik tarafından şekillenirken, diğer taraftan bu gerçekliği şekillendirmektedir. Şuurun kendiliğinden kendisine ulaştığı tez-antitez-sentez döngüsünde, herhangi bir maddî değişimin yaşanmasına gerek kalmaksızın (devrimlere veya isyanlara gerek duyulmadan) insanlar (köleler, serfler, vs.) özgürleşeceklerdir. Bu bağlamda, Hegelci felsefede birey, kendiliğinden aslî hale gelmekte ve kurtuluşa yönelik sosyal hareketler anlamlarını yitirerek yerlerini bireylerin izafî gerçekliklerine bırakmaktadırlar.[8] 

 


[1] Bu, şimdilik kaba bir yaklaşımdır; ancak mütalaa açısından değerlidir. Zira diyalektik bir şuurdur; bir şuur bçimidir. Bu konuda doyurucu açıklama için bkz. Reha Kansu, Salih Mirzabeyoğlu’nun Geist Kavramı, 5. Devre.

[2] Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, s.435-6, Remzi Kitabevi, 6. Bs, İstanbul, 1990.

[3] Orijinalinde “didaktik” kelimesi geçiyor. Tashih hatası olsa gerek.

[4] Bayram Ali Çetinkaya, Felsefe Tarihi: Antik Doğu’dan Modern Batı’ya, s.475-6, Nobel Akademik Yayıncılık, Ankara, 2017.

[5] Alexendre Kojéve, Hegel Felsefesine Giriş, s.172-3, Selahattin Hilav trc, Yapı Kredi Yayınları, 2.bs, İstanbul, 2001.

[6] Paul Foulqié, Diyalektik, s.57, Afşar Timuçin trc, Gelişim Yayınları, İstanbul, 1975.

[7] Selâhattin Hilav, Diyalektik Düşüncenin Tarihi, s.91-4, Sosyal Yayınları, 2.bs, İstanbul, 1993.

[8] Ekin Oyan Altuntaş, “Aydınlanma Döneminden Günümüze Bilimsel Bilginin Temelindeki Ana Sorunsal: İdealizm-Materyalizm Tartışması ve Diyalektik Yöntem, Uluslararası İlişkiler dergisi, c.XII, sa:47, s.31.

"Eski usullerle İslam’ın öğretilmesi devri artık bitti. Ümmî imanı kalmadı.

Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım… Allah’a giden yol sonsuz sayıdadır.

Resim, müzik, şiir, roman, mimari, tiyatro; sonsuz…

Bunlar arasından bir yol bulup o yolun dervişi olmaya bakın!"​​

Salih Mirzabeyoğlu

bottom of page