Diyalektiğin Üç Aşaması (3): İslâmî Diyalektik
- Selim Gürselgil
- 19 Oca
- 6 dakikada okunur

İslâmî düşüncede diyalektik ve onunla ilgili meseleler, çok erken tarihlerden itibaren yer almıştır.
Her şeyden önce, Kur’an’dan ve Sünnetten hüküm çıkarma prensibi olarak bilinen “kıyas”, dinin dördüncü kaynağı sayılıyordu ve doğrudan doğruya mantık ilminden gelme bir kavramdı. Müslümanların “kıyas” dedikleri, Platon’un dianoia dediği kavramla hemen hemen eşdeğerdi.
İslâm’da en büyük mezhep kurucusu olarak kabul edilen İmam-ı Azam’ın fıkıh usûlü, Platon’un diyaloglarında örneğini gördüğümüz soru-cevap tarzında bir gelişme yolu izliyordu ve “Sokratik diyalektik” tanımına tamamen uyuyordu.
İslâm’da bir fikir disiplini olarak ortaya çıkmış olan kelam, pek çok araştırmacıya göre Yunanlılar’ın logos kavramının tam karşılığıydı ve şayet Herakleitos’un logos’unun adı konulmamış diyalektik olduğu görüşü dikkate alınacaksa, diyalektiğin ta kendisiydi.
En büyük kelam (ve akaid) âlimlerinden sayılan İmam-ı Maturidî’nin “Kitab’ül Cedel”, yani Diyalektik Kitabı adlı bir eser kaleme aldığı, ancak bu eserin günümüze ulaşmadığı kaynaklarda zikredilir. (1)
Ne var ki, kelam ilmi içinde diyalektik karşılığı olarak kullanılan “cedel” kavramı, genellikle Platoncu anlamda değil, Aristoteles’in diyalektiğe yüklediği “kesinlikten uzak kıyas” anlamında kullanılıyordu ve bu yüzden İslâmî düşüncenin başlı başına bir usûlü halinde geliştirilmesi düşünülmedi.
Gerek kelamcılar, gerekse felsefeciler arasından pek çok kimse, diyalektik üzerine kitap kaleme almışlardı. Diyalektiğin dinî bakımdan (veya hakikate ulaşma bakımından) kullanılmasının uygun olup olmadığı bir çok defa tartışılmıştı. İbn-i Rüşd, İbn-i Sina gibi gibi filozofların “Cedel” adlı eserlerinde, Topika’nın şerhi ve yorumu olarak diyalektikten söz ediliyor, ancak olumlu anlam yüklenmiyordu. Bununla beraber “İmam-ı Harameyn” Cüveynî, onları tenkid eden kendi Cedel’ini kaleme alıyordu:
…Bu değerlendirmeye göre diyalektik ince ve derin bir düşünme eylemidir. Cüveynî, felsefecilerin münazara ve diyalektik ayrımını kabul etmez. (2) Ancak bir ayrım yapılacaksa bunun yine diyalektik bağlamında olması gerektiğini vurgular. Ona göre, övülen ve yerilen olmak üzere iki tür diyalektik vardır. Yerilen (mezmum) diyalektik, “doğrudan uzaklaştırmak, zıtlaşmak ve hakka bâtıl elbisesi giydirmek” için yapılan diyalektiktir. Buna karşın övülen ise, yanlışı göstererek doğruyu ortaya çıkarmak, yanlıştan dönerek olgunluğa ulaşmak için ortaya konulan diyalektiktir. Cüveyni, her iki diyalektik anlayışını da Kur’an âyetlerine dayandırmaktadır. Bu bağlamda anlaşılmaktadır ki Cüveyni’nin diyalektik anlayışı felsefecilerin anlayışından farklıdır. Bunun muhtemel bir sebebi, kelam ilminin dinî inançların savunmasını yapmak için oluşturulmuş olması ve kelamcıların da bu savunmayı özellikle, bilindik anlamında, diyalektiği kullanarak yapmalarıdır.” (3)
İslâm tefekkür tarihinde diyalektik anlamında, “cedel”den başka münazara, muhadara, ilm-i cedel, fenn-i münazara, münazara-i sırfa, tarik-i nazar, ilm-i kelam, ilm-i tasavvurat, istihale-i fikr, ilm-i âdâb, usûl ve âdâb, kelam, nazar, hads, mantık, tasnif, tertib gibi karşılıklar kullanıldığı da bilinmektedir. (4)
Diğer taraftan tasavvufta diyalektik, adı konulmamış olsa da, özellikle “oluş - tekâmül” anlamında alındığında, bütün muhtevâsıyla mevcud gibiydi. Tasavvufta, insanî hakikat bağlamında, iyinin kaynağı olan ruh ile kötünün kaynağı olan nefs arasında diyalektik bir ilişki olduğu, insanın hissî, fikrî ve fiilî yönelimlerinde bu iki karşıt kutbun birinden birinin tesirinin geçerli olduğu yaygın bir görüştü.
Yine, Vahdet-i Vücud düşüncesinde, Zorunlu Varlık (Vacib’ül Vücud) ile mümkün varlık arasındaki karşıtlık, mümkün varlığın oluşa tabi olması ve halden hale geçmesi, nihayet varlığın hakikatine ulaşmak bakımından olumsuzlanması gereği, Hegelci anlamda diyalektiğin bütün ilkelerini içinde taşıyor gibiydi.
Çağdaş aydınlarımızdan Alev Alatlı, Hegel’i diyalektik düşünceye sevkeden önemli etkilerden birinin de Mevlânâ’nın fikriyatı olduğunu savunur ve şu sözleri söyler:
Hegel ile Mevlâna arasında beş yüz küsur yıl var. Hegel’in iki ciltlik Mantık kitabı (Logic) 1812-1816 arasında yazılmış. Mesnevi 1256-1273, Divan-ı Kebir (Külliyat-ı Şems) daha da eski, 1244; Hazretin Tebrizli derviş Şems ile münazarasından oluşur. İslam dünyasında diyalektik düşüncenin piri olarak tanınan Mevlâna, Hegel’in öncüsüdür. Nitekim, Hegel, ‘Phanomenologie des Geistes’ isimli eserine Mevlâna’dan alıntılar eklemiş, “mükemmel Celâttin Rumi” tanımıyla ululadığı düşünürün Tevhid açıklamasının “en saf ve ulvi açıklama” olduğunu teslim etmiştir. Tevhid’in, Arapça vahdet’ten yani “bir olmak”tan geldiği düşünüldüğünde, tevhid ile sentez arasındaki anlam birliği netleşse gerek… (5)
Bu görüşü destekleyen ilahiyatçılarımız da bulunmaktadır. (6)
Bütün bunlar bir yana, bizzat diyalektik kavramına bazı çağdaş İslâmcı aydınların kucak açması ve onu İslâmî düşüncede bir metod olarak değerlendirmesi, dikkate şâyândır. Üstelik ilk çıkış, hiç beklenmedik bir zamanda (diyalektik kavramı tamamen Marksist ideolojinin tekelindeyken), hiç beklenmedik bir yerden (Malatya) gelmiştir:
Asırlar var ki, hak yolda esneyerek, gerinerek, ileriye mi geriye mi gittiklerinin kontrolünden uzak bir hayat sürdürmeye razı olanların acıklı manzarasıyla mümin gönüller yanıktır. Rastgele bir hayat sürdürmeyi âdet haline getirenlerin esef verici halde görülmelerine sebep, sadece teknolojideki geri kalışları değil, zihin tenbelliklerinin sonucu olarak diyalektiklerinden habersiz yaşamalarının da tesirinin büyük olduğunu görürüz. Batıl düşüncelerin bile diyalektiklerini kurarak, toy entellektüellerin beyinleri üzerinde icra-i saltanat ettiği şu son asırlarda, hak fikirlerin taliplerine ne oluyor ki, atomdan daha tesirli olan diyalektiklerinden habersiz yaşamaya razı olmuş bir manzara arzediyorlar? (7)
Açıkça, İslâmcıların kendi diyalektik anlayışlarını oluşturmasına yönelik olan bu çağrı, İslâmcı aydınlar arasında ilk başta büyük bir ilgi görmemiş olacak ki, diyalektiğin İslâmî kullanımına ilişkin ikinci çıkış, bundan tam 9 yıl sonra olmuştur. İslâmî kesimde olduğu gibi milliyetçi kesimde de son derece etkili bir kanaat önderi kabul edilen Seyyid Ahmed Arvasî, 1981 yılında yayınladığı eserinde diyalektik kavramına şöyle yer verir:
"Diyalektik", Batı'da, iki kişinin, belli bir konuda, karşılıklı konuşmaları ve tartışmalarımanasında kullanılır. İslâm medeniyetinde, "diyalektik" sözü yerine "tekellüm" yahut "cedel" sözü kullanılırdı.
Batı kaynaklarına göre, "Diyalektiği", bir felsefî metod olarak ilk defa kullanan Yunanlı filozof Sokrates'tir. Talebesi Platon, aşağı yukarı, bütün kitaplarını bu metodla yazmıştır. Onlara göre,insan, doğuştan bilgi sahibidir ve dolayısı ile "hakikati" bulmaya istidatlıdır. Yeter ki, ona, doğrudüşündürecek ve gerçeğe yaklaştıracak sorular sormasını bilelim.
Daha sonraları, Almanya'da "Tarihî İdealizmin" kurucusu F. Hegel ile "Tarihî Materyalizmin"kurucusu K. Marx, kendi açılarından bakarak "tez" ile "antitez" arasında bir çatışma aradılar;"sentez"in, bu çatışan değerlerden farklı olarak ortaya çıktığını savundular.
Görülüyor ki, tarih boyunca, "diyalektik" sözü kullanılmakta ve her sistem kendine uygun birdiyalektik ortaya koymaktadır. Böylece, "diyalektik", bir bakıma "sistemin mantığı" olmaktadır.
Bu noktaya gelmişken soralım, acaba İslâm'ın da kendine mahsus bir diyalektiği var mıdır? İslâm "vahye" ve "peygamber tebliğine" dayandığına göre, bir felsefî sistem olmadığına göre, onun kendine mahsus bir "mantığı" olabilir mi? (8)
Arvasî’ye göre bu soruların cevabı olumludur ve İmam-ı Gazalî, "Kimya-yı Saadetinde", İslâm diyalektiğinin temelini şu bir tek cümle ile atmıştır: "Mahlûk, Hâlık'ın anahtarıdır". Yani biz müslümanlar, "yaratıklara" bakarak "Yaradan'ı" keşfederiz. Mutasavvıflar, buna "eserde müessiri görmek" derler. Bu, müthiş bir "mantık" ve "İslâmî hakikati" bulmanın "diyalektiği"dir. (9)
Arvasî’nin eserinden üç yıl sonra, yine İslâmcı aydınlar arasında bir “sistem kurucu” olarak ortaya çıkan Salih Mirzabeyoğlu, Arvasî’nin “sistem mantığı” olarak tanımladığı diyalektik kavramını “İbda Diyalektiği” adı altında bütün bir düşünce sistemine uygulamıştır. Mirzabeyoğlu, ölümünden önce 60’ıncısı yayınlanan fikrî eserlerinin ilk örneklerinden biri olan sözkonusu kitabında, “diyalektik” kavramını öncelikle “Büyük Doğu Mimarı” Necip Fazıl Kısakürek’ten bir alıntıyla tanımlar:
“Diyalektik, fikrin kendisi değil, düzenidir, nizamıdır. Bir meseleyi anlatırken herkesin bir diyalektiği vardır. Anne, kızını paylarken bile bir diyalektik sahibidir. Hangi sözü öne alır, hangisini sona bırakır ve ne taraftan ikna eder, nasıl inandırır?.. Onun için diyalektik, ilmî bir tabirle, sözde, kelamın içinde, fikrin tahkiyesi, sıralanışı ve düzenidir…” (10)
Ardından kendisi şu sözleri söyler:
“Her inanılan şey zıddıyla ilişkili olduğuna göre, fikir KENDİ ZIDDINI DIŞARDA BIRAKMA hadisesidir ki, mevzuundaki “esas”a giden yolun düzeni olarak diyalektik, dışarıda bırakmanın da düzeni olur. Bu “düzen”, yerine ve mevzuuna göre, “metod, usul, çizgi, biçim, şekil ve nizam” ifadesindedir. Burada şu kadarını söyleyelim ki, diyalektik, fikir balının döküldüğü petektir.” (11)
Mirzabeyoğlu’nda “zıddını dışarıda bırakma” hadisesi, tam olarak diyalektik yasalara uygun biçimde yapılır. En genel anlamda, İslâmî anlayışın İslâmdışı anlayışlarla hesaplaşmasını (Batı Tefekkürünü İslâm Tasavvufu önünde muhasebe) ihtivâ eden bu yaklaşımda, “dışarıda bırakma” bu aşamada değil, sözkonusu hesaplaşmanın hasılası halinde “dışarıda bırakma”dır. Kemmiyetten keyfiyete geçiş ve nefyin nefyi… Bu diyalektik ilkeleri uygulanmadan, sözkonusu hesaplaşma yapılmadan girişilecek bir “dışarıda bırakma”, sadeddışıdır.
Anlaşılacağı gibi, hem başlangıçta, hem de günümüzde İslâmî düşünce ile diyalektik kavramları, öyle sanıldığı kadar birbirine uzak değildir. Hattâ mümkündür ki, “sizin hayır sandıklarınızda şer, şer sandıklarınızda hayır vardır” şeklinde darbımeselleşmiş olan Kur’an âyeti, “zıdların birliği” ilkesine emsâl teşkil etmesi bakımından başlı başına diyalektiğin temeli sayılabilir:
“Savaş, hoşunuza gitmediği halde üzerinize yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.” (Bakara, 216) (12)
MEHAZLAR
(1) “İmam Maturidi ve Semerkant Bölgesinde Ana Düşünce”, Kelam, s.156, ed. Şaban Ali Düzgün, 7.bs, Ankara, Grafiker Yayınları, 2018.
(2) Yazar bu metinde, “Ebu’l-Meâlî el-Cüveynî, el-Kafiye Fi’l-Cedel, Thk. Tevfik Hüseyin Mahmut, Kahire, 1979” şeklinde referans gösterdiği kaynağa atıf yapıyor.
(3) Ali Çetin, “Mantıkta Diyalektik”, TC Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimleri (Mantık) Anabilim Dalı Doktora Tezi, s.155-156, Ankara, 2010.
(4) Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, s.104, 11. bs, İstanbul, Remzi Kitabevi, Şubat 1999.
(5) Alev Alatlı, “Hegel ve Mevlana”, İzdiham dergisi, 25 Mart 2016 ns, (çevrimiçi) https://www.izdiham.com/alev-alatli-hegel-ve-mevlana/ 04.05.2020.
(6) Naim Şahin, “Mevlana Celaleddin Rumi ve G. W. F. Hegel'de Bazı Metafizik Kavramların Karşılaştırılması”, Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, ty, (çevrimiçi) https://www.tasavvufdergisi.net/Makaleler/1108051005_7_2001_II_5_SAHINN.pdf, 04.05.2020.
(7) M. Sait Çekmegil, Diyalektik Anlayışımız, Önsöz, Malatya, Sanih Yayınları, 1972.
(8) S. Ahmed Arvasî, Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz, s.8, İstanbul, Babıali Kültür Yayıncılığı, 2001.
(9) Aynı eser, aynı yer.
(10) Salih Mirzabeyoğlu, İbda Diyalektiği: Kurtuluş Yolu, s.162, 3.bs, İstanbul, İBDA Yayınları, 1995.
(11) Aynı eser, aynı yer.
(12) Ali Bulaç meali.
_edited.jpg)


