top of page

Jung'ta Yaşam Enerjisi ve Bireyleşme

Güncelleme tarihi: 28 Ara 2025

“Demem o ki, odama 'ölüm odası' adını vermem, her ân yeniden doğmaya memur insan 'oluş'una nisbetle, oranın 'doğuş odası' olmasından... (…) …muradımın 'Ölüme doğmak' ve 'ölmeden önce ölmek' esasına bağlı olduğunu hissettirdiğimi sanarak, ilave etmeliyim: Bu mekân, bana dehşet aşılayan veya dehşetimi ifşa ettiğim bir yer değil; tam tersi, en çok kendim olduğum bir sığınak, barınak, korunak ve hesab hânedir!.. Bu odada, hususiyle hayâlimde tesis ettiğim bu odada, şu veya bu beşerî münasebetin mahkûm ettiği fikir dışı bir rolün gerektirdiği makyajdan sıyrılmış, kendimim!.. "Ölüm", soğuk bir lâf; oysa ben, odama en uygun ve hem de sevimli bir isim yakıştırdığımı anlatmaya çalışıyorum... (…) '

Ölüm odası', mahbusa kasvet cinsinden bir yer değil de, 'muhabbet kuşuna' kafes!.”


(Salih Mirzabeyoğlu, Damlaya Damlaya, s. 28)


Jung yaşam enerjisi bireyleşme

Psikoloji tarihinin en meşhur yol ayrımı, kuşkusuz Sigmund Freud ve onun "veliaht prensi" olarak gördüğü Carl Gustav Jung arasında yaşanmıştır. Bu entelektüel kopuşun merkezinde adeta bir dünya görüşü farkı yatar. Freudyen psikanalizde "libido", kaynağı ve nihai hedefi itibarıyla tartışmasız bir şekilde cinselliktir. Freud’a göre insan, haz ilkesi peşinde koşan biyolojik bir varlıktır ve sanat, din, bilim gibi tüm kültürel üretimler, tatmin edilememiş cinsel dürtülerin şekil değiştirmiş (yüceltilmiş) halleridir. Freudyen psikanaliz, libidoyu kökeni ve nihai hedefi itibarıyla cinsellik olan, haz arayan biyolojik bir dürtü olarak tanımlarken; Jung bu tanımı fazlasıyla indirgemeci bulur ve bu görüşü reddeder. Jung, libidoyu cinsellikten soyutlayarak onu nötr bir "genel psişik enerji" olarak tanımlar. Jung'un analitik psikolojisinde libido çok daha geniş kapsamlı, evrensel bir "yaşam enerjisi"ne dönüşür. Jung’a göre bu enerji, tek bir dürtüye (cinselliğe) hapsolmuş değildir; o, acıktığımızda beslenme dürtüsü, tehlikede olduğumuzda hayatta kalma dürtüsü, yaratırken sanatçı ilhamı ve tapınırken manevi bir güç olarak tezahür eden çok boyutlu bir hayat akışıdır. Jung için bu enerji, Schopenhauer’in "Yaşama İradesi" veya Bergson’un "Hayat Hamlesi" (Élan Vital) kavramlarıyla akrabadır. O, insanın sadece üremesini sağlayan değil; karnı acıktığında yeme dürtüsüne, bir problemle karşılaştığında zihinsel çabaya, bir sanat eseri üretirken yaratıcılığa ve manevi bir arayışa girdiğinde ruhsal bir güce dönüşebilen, şekilden şekle giren akışkan bir hayat yakıtıdır.


Sigmund Freud ve Carl Gustav Jung arasındaki "yaşam enerjisi" tartışmasının kökünde, bu enerjinin içine aktığı yer olan "bilinçdışı"nın ne olduğu sorusu yatar. Freud ve Jung'un bilinçdışına bakışları, bir evin bodrum katı ile dibi olmayan bir okyanus arasındaki fark gibidir. Freud’a göre bilinçdışı, tamamen şahsî bir depodur. İnsanın doğduğu andan itibaren yaşadığı ancak yüzleşmekten korktuğu, ayıpladığı veya acı verici bulduğu için "bilinçten kovduğu" her şey buraya atılır. Toplumun ve Süperego'nun yasakladığı cinsel arzular, saldırgan dürtüler ve travmatik anılar burada tutulur. Burası karanlıktır ve kapısı sıkıca kilitlidir. Dolayısıyla Freudyen bilinçdışı, esas olarak bastırılmış içeriklerden oluşur. Yani Freud’da bilinçdışının içeriği, kişinin kendi hayat hikayesiyle sınırlıdır ve kurutulması gereken bir bataklık, medenileştirilmesi gereken vahşi bir alandır. Orada bulabileceğiniz her şey, o kişinin geçmişte yaşadığı ama unuttuğu şeylerdir. Jung, Freud’un "ferdî bilinçdışı" tanımını kabul eder ancak bunu sadece yüzeydeki ince bir tabaka olarak görür. Jung'a göre bunun altında, tüm insanlığın ortak mirasını taşıyan devasa bir katman daha vardır: Kolektif Bilinçdışı.


Freud için bilinçdışı, evin bodrum katıdır. Burası karanlıktır, rutubetlidir ve ev sahibinin (Ego) görmek istemediği eski eşyalar, kırık dökük anılar ve tehlikeli sırlar buraya kilitlenmiştir. Oraya inmek korkutucudur çünkü orada sadece kendi geçmişinizin hayaletleri vardır. Jung için ise bilinçdışı sadece "kötü" arzuların deposu değildir; aynı zamanda bilgeliğin, yaratıcılığın ve yenilenmenin kaynağıdır. Freud bilinçdışını "arkaya atılanlar, çöplük" gibi görürken, Jung onu "yaratıcı bir kaynak" olarak görür. Bilinç tek taraflı hale geldiğinde, bilinçdışı ona rüyalar yoluyla dengeleyici semboller gönderir. Rüyalar sadece sorunları göstermekle kalmaz, çoğu zaman uyanık zihnin çözemediği sorunlara yaratıcı çözümler de sunar. Bilim adamlarının veya sanatçıların rüyalarında buluş yapmaları veya ilham almaları, rüyanın geçmişe değil, yeniye (geleceğe) odaklı yaratıcı gücünü gösterir. Jung'un rüya analizindeki en devrimci yönü, rüyaları sadece geçmişin bir tortusu veya bastırılmış arzuların bir maskesi olarak görmeyi reddetmesidir; ona göre rüyalar, geçmiş kadar geleceği de göstermektedir. Rüyalar, bilincin henüz fark etmediği ama bilinçdışının sezdiği bir soruna veya fırsata kişiyi hazırlar. Örneğin, kişi farkında olmasa da yaklaşan bir tehlikeyi veya değişimi rüyasında sembolik olarak görebilir.


Freud'a göre bilinçaltının içeriği sonradan edinilmiştir; yani oradaki her şey, bir zamanlar bilinçte olan ama oradan kovulan malzemelerdir. Jung'a göre ise bu tabakanın altında, bireyin şahsi deneyimlerinden bağımsız, doğuştan getirdiği ve tüm insanlıkla (hatta canlılıkla) paylaştığı devasa bir katman daha vardır: Kolektif Bilinçdışı. Kolektif bilinçdışı, boş bir levha değildir; insan zihninin dünyayı algılama ve tecrübe etme biçimini belirleyen hazır kalıpları (içgüdülerin ruhî karşılıklarını) içerir. Burası, bireyin unuttuğu veya bastırdığı anılarla değil; tüm insanlığın ortak geçmişiyle doludur. Enerji kolektif bilinçdışına indiğinde, kişi sadece kendi geçmişine değil, insanlığın kadim bilgeliğine temas eder. Orada uyandırdığı arketiplerin gücüyle, tıkandığı hayat yolunda yeni bir çözüm, ilham veya manevi bir yenilenme ile geri dönebilir. Dolayısıyla Jung'da kolektif bilinçdışı, korkulacak bir zindan değil, ruhun kendini beslediği ve tamamladığı (Bireyleşme) kozmik bir kaynaktır.


Mesela Jung, Freud’un "Ödipus Kompleksi"ni bütünüyle reddetmez; ancak onu biyolojik ve cinsel bir saplantı olmaktan çıkarıp, sembolik ve arketipal bir gelişim sürecine dönüştürür. Jung’a göre çocuktaki anneye yönelim, Freud’un iddia ettiği gibi ensest bir cinsel arzu değildir. Bu yöneliş, çocuğun koruma, beslenme ve güvenlik kaynağına duyduğu derin arzunun bir ifadesidir. Çocuğun anneye dönme arzusu, aslında "bilinçdışının güvenli rahmine" geri dönme, orada yenilenme ve yeniden doğma arzusudur. Yani bu, cinsel bir istek değil, ruhî bir yenilenme ihtiyacının sembolik ifadesidir. Yetişkinlikte devam eden Ödipal takıntılar ise Jung’a göre, kişinin kendi içindeki Anima (erkeklerdeki dişil parça) veya Animus (kadınlardaki eril parça) arketiplerini ebeveynlerine yansıtmasından kaynaklanır. Bir erkek, kendi içindeki dişil yönü (Anima) keşfedip onunla bütünleşemediğinde, bu "ideal" imgeyi annesine yansıtır ve ona aşırı bir bağlılık geliştirir. Jung’a göre çözüm, bu yansıtmayı geri çekmek ve annedeki "kadın imgesini" değil, kendi içindeki Anima’yı bulmaktır. Dolayısıyla Jung için Ödipus kompleksi, çözülmesi gereken cinsel bir düğüm değil, kişinin bilinçdışının çekim gücünden kurtulup kendi ruh bütünlüğüne yürüdüğü bir bireyleşme (Individuation) sınavıdır.


Bu örnekte de görüldüğü gibi, Jung, “bireyleşme” adını verdiği, insanın ölene kadar devam eden “kendini bilme ve tamamlanma” (tekamül) yolculuğunu merkeze alır. Jung'un, Freud'dan ayrılıp rotayı "bireyleşme"ye çevirmesinin temel nedeni, insan ruhunun nihai amacına dair görüşlerinin taban tabana zıt olmasıdır. Freud için insan, hayatta kalmaya ve üremeye çalışan biyolojik bir varlıktır; Jung içinse insan, kendi potansiyelini tamamlamaya ve "anlam" bulmaya çalışan ruhî bir varlıktır. Freud’a göre gelişim, çocukluktaki cinsel evrelerin tamamlanmasıyla büyük ölçüde biter. Jung'a göre ise bir meşe palamudunun içinde nasıl koca bir meşe ağacı olma bilgisi ve amacı saklıysa, insanın içinde de "Bütünleşmiş bir Kendilik" (Self) olma amacı saklıdır. Freudyen terapinin nihai hedefi, patolojik semptomları ortadan kaldırmak ve kişiyi "normal" bir sosyal hayata döndürmektir. Freud’a göre bilinçdışı bir tehdittir ve Ego oradan ne kadar bağımsızlaşırsa o kadar iyidir. Jung için ise "normal olmak" (topluma uyum sağlamak) sadece bir başlangıçtır, asla nihai hedef değildir. Hatta Jung, aşırı normalliği (herkes gibi olmayı) ruhun körelmesi olarak görür. Bireyleşme, kişinin sürüden ayrılıp kendi özgün (otantik) hakikatini bulmasıdır. Jung’un hedefi semptomsuzluk değil, bütünlüktür. Kişi, içindeki deliyi, bilgeyi, katili ve azizi (Gölge ve Arketipler) tanıyıp onları kişiliğinde birleştirmedikçe "birey" olamaz, sadece toplumun biçtiği bir rol (Persona) olur.


Bireyleşme süreci, aslında seküler bir dille ifade edilmiş bir tekâmül (ruhî olgunlaşma) yolculuğudur. Jung, Ego'nun (küçük benlik) tahtından inip, ruhun merkezindeki "Kendilik"e teslim olmasını hedefler. Freud bu teslimiyeti "gerileme" sayarken, Jung bunu insanın kozmik düzendeki yerini bulması olarak görür. Belki de en derin fark buradadır. Freud, dini ve maneviyatı bir "yanılsama" veya "çocukluk nevrozu" olarak görür. Ona göre insan büyüdükçe bunlardan kurtulmalıdır. Jung ise insanın içinde doğuştan gelen bir "dini içgüdü" (Tanrı arketipi veya bütünlük arayışı) olduğuna inanır. Kısacası Jung bireyleşmeye odaklanır; çünkü ona göre insan sadece dürtülerini tatmin etmek veya topluma uymak için değil, kendi içindeki "İlahi Tohumu" (Self) yeşertmek ve "kendi olmak" için yaşar.


Bireyleşme sürecinin ilk ve en zorlu adımı, "Persona" (Maske) ile özdeşleşmeyi kırmaktır. İnsanlar toplum içinde kabul görmek için çeşitli maskeler (doktor, anne, sert erkek, uyumlu eş vb.) takarlar. Sorun, kişinin bu maskeyi "kendisi" sanmasıyla başlar. Jung'a göre bireyleşme, "Ben bu maske değilim, bu sadece benim bir rolüm" diyebilmekle başlar. Ardından daha karanlık bir yüzleşme gelir: "Gölge" ile karşılaşma. Gölge, kişinin kendisinde kabul etmek istemediği, "ben değilim" diyerek bilinçdışına ittiği, ahlaken aşağı veya ilkel bulduğu özelliklerdir. Bireyleşme, bu karanlık yönü inkâr etmek yerine, "Evet, ben aynı zamanda kıskancım, zayıfım veya saldırganım" diyerek onu kabullenmeyi ve dengelemeyi gerektirir. Jung için bireyleşme, "bütün" olmaktır. Sadece aydınlık tarafı kabul edip karanlığı reddetmek bir bölünmedir. Bütünlük ise aydınlığı ve karanlığı, iyiyi ve kötüyü kendi içinde barındırıp dengeleyebilmektir. “Persona" (Maske) ve "Gölge"den sonra karşılaşılan, bilinçdışının en derin katmanlarına açılan kapılar ise “anima” ve “animus” arketipleridir. Anima (Latince: Ruh) erkeğin bilinçdışındaki dişil yönüdür. Animus (Latince: Zihin) kadının bilinçdışındaki eril yönüdür. Bu arketipler, kişinin kolektif bilinçdışından gelen "kadın" veya "erkek" imgesiyle, kendi şahsi tecrübelerinin (anne, baba, sevgili) birleşimidir.


Jung'un analitik psikolojisinde Anima ve Animus kavramları, insan ruhunun en derin denge arayışını temsil eder. Jung'a göre insan ruhu, zıtlıkların gerilimiyle çalışır ve bu zıtlıkların en temelinde Zihin (Logos) ile Duygu (Eros) arasındaki çatışma yatar. Bilinçli kimliğimiz genellikle bu iki kutuptan birine daha yakındır; ancak bilinçdışımız, dengeyi sağlamak adına daima diğer kutbu, yani "öteki"ni içinde barındırır. İşte Anima ve Animus, eksik kalan bu parçamızı, yani aklın karşısındaki duyguyu veya duygunun karşısındaki aklı temsil eden rehberlerdir. Jung'a göre erkeğin bilinçli tutumu genellikle Logos prensibiyle şekillenir; yani ayırt etme, kategorize etme, mantık yürütme ve dış dünyayı fethe dayalı bir "zihin" yapısı hakimdir. Ancak bu zihnî odaklanma, erkeğin duygu dünyasını, sezgilerini ve insanlarla bağ kurma yeteneğini (Eros) gölgede bırakabilir veya bastırabilir. İşte bu noktada Anima, erkeğin bilinçdışındaki "dişil" parça olarak devreye girer. Eğer bir erkek, sadece zihniyle yaşar ve duygularını yok sayarsa, Anima ilkel bir hal alır. Anima, erkeğin kurumuş, mekanikleşmiş mantık dünyasına "hayat suyu" taşıyan bir nehirdir. Kadının iç dünyasında ise Animus, yoğun duygu akışına karşı zihnin, fikrin ve yapının temsilcisidir. Jung, kadının bilincinin genellikle Eros prensibiyle, yani duygusal bağlar üzerinden şekillendiğini belirtir. Ancak bu duygu zenginliği, bazen sınırların belirsizleşmesine veya mantık odağının kaybına yol açabilir. Eğer bir kadın Animus'unu tanımazsa, bu güç negatif bir şekilde patlak verir; kadın inatçı, tartışmacı ve dogmatik fikirler savunan bir hale gelebilir. Kısacası, bireyleşme yolculuğu, erkeğin içindeki kadını (duyguyu) ve kadının içindeki erkeği (zihni) keşfetmesidir.


Jung'a göre insan, doğası gereği, hayata uyum sağlamak için belirli bir tutum geliştirir (örneğin aşırı mantıklı, aşırı dışa dönük veya sadece pratik-görev odaklı olur). Böylece bilinç zamanla "tek taraflı" hale gelir ve yıpranır. Bilincin bu kemikleşmiş hali, hayatın değişen şartlarına artık cevap veremez hale geldiğinde kişi tıkanır (nevroz). Yenilenme ihtiyacı, bu tek taraflılığı kırmak için doğar. Bilinçdışı, rüyalar veya semptomlar yoluyla kişiyi "öteki" tarafını (ihmal ettiği duygularını veya sezgilerini) yaşamaya zorlar. Dolayısıyla Jung'a göre insan yenilenmeye muhtaçtır, çünkü ruhî enerji (libido) durduğu an geriye akar ve bataklık yaratır. Enerji, kapalı bir sistemde daima dengeye (sıfır noktasına) ulaşma eğilimindedir. Eğer bir insan ruhî olarak tekâmül etmez, yeni bir hedef koymaz veya bir gerilim yaşamazsa, psişik enerji "ılık su" gibi durgunlaşır. Akışın ve canlılığın sürmesi için, eski formların sürekli yıkılıp yeni formların (simyada "dönüşüm") yaratılması gerekir. Bunun en derin sebebi ise, insanın içindeki "Kendilik" (Self) arketipinin, Egoyu sürekli olarak bütünleşmeye çağırmasıdır. Bir tohumun çatlayıp ağaç olmak zorunda olması gibi, insan ruhu da potansiyelini gerçekleştirmek ister. Mevcut benlik (Ego), bu potansiyeli taşımaya yetmediğinde dar gelir. Yenilenme, aslında eski ve dar benliğin (Persona'nın) ölmesi ve daha geniş, daha bütünlüklü bir benliğin doğma sancısıdır.


Yenilenme süreci, paradokslu bir şekilde ilerlemeyle değil, gerilemeyle başlar. Hayat enerjisi (libido) dış dünyadaki bir engele çarptığında veya mevcut bilinç yapısı artık yetersiz kaldığında, enerji akışı durur ve içe, bilinçdışının karanlığına doğru akar. Freud’un aksine Jung, bu içe kapanmayı (depresyonu, melankoliyi veya kriz anını) patolojik bir kaçış olarak değil, "hazırlık evresi" olarak görür. Tıpkı bir ağacın kışın yapraklarını döküp özsuyunu köklerine çekmesi gibi, insan ruhu da yenilenmek için önce kendi köklerine, yani bilinçdışının kaynaklarına inmek zorundadır. Bu aşamada ego, hakimiyetini geçici olarak kaybeder ve kişi kendini boşlukta, yönsüz veya huzursuz hisseder. Dolayısıyla eski, dar kimlik (Persona) çözülüp çürümeden, yeni bir kişilik doğamaz. Bu aşama acı vericidir; çünkü kişi kendi yetersizliğiyle yüzleşir. Ancak bu yüzleşme, Gölge'de hapsolmuş olan muazzam miktarda psişik enerjiyi serbest bırakır. Enerji daha derine, kolektif bilinçdışına indiğinde, buradaki evrensel kalıpları yani Arketipleri uyandırır. Yenilenme sürecinde bilinç zayıfladığında (depresyon veya kriz anında), arketipler uyanır ve yönetimi ele alır. Arketipler, bilincin tek taraflı tutumunu dengelemek üzere çalışır. Kişi kendini "zayıf ve tükenmiş" hissettiğinde (bilinçli durum), bilinçdışı otomatik olarak "İlahi Çocuk" veya "Yenilmez Kahraman" arketipini (bilinçdışı durum) üretir. Böylece Arketip, bilincin sahip olmadığı bilgiyi veya bakış açısını sunarak, yaydığı bu yüksek duygusal enerji sayesinde, donmuş olan libidoyu çözer ve akışkan hale getirir. Ruhu yeni bir senteze kavuşturur ve tıkanıklığı açar.


Jung’un bakış açısına göre peygamber kıssalarındaki kuyu, mağara ve balina karnı gibi imajlar, daha önce bahsettiğimiz "Bilinçdışına İniş" ve "Yeniden Doğuş" süreçlerinin en mükemmel arketipal sembolleridir. Bu semboller, Jung'un "Gece Deniz Yolculuğu" dediği sürecin mekânlarıdır. Jungçu psikolojide ve sembolizmde kuyu, mağara, balina karnı, gemi, sandık, mezar veya zindan gibi "içine alan, kapsayan, çevreleyen" tüm mekânların ortak arketipal özelliği "Dişil" (Feminine) nitelik taşımalarıdır. Çünkü kapalı, karanlık ve korunaklı alanlar, sembolik olarak "Anne Rahmi"ni temsil eder. Bu mekânlar, tıpkı bir anne rahmi gibi, içine giren varlığı dış dünyadan yalıtır, korur, besler ve "kuluçkaya" yatırır. Kahraman, dış dünyadaki görevinden geçici olarak çekilir ve "Kolektif Bilinçdışı"nın (Ana Rahmi) derinliklerine iner. Bu bir kaçış değil, bir "kuluçka" dönemidir. Dolayısıyla bu mekânlar, ontolojik olarak "doğurgan" ve "dişil" bir karakter arz eder. Tıpkı bir tohumun toprağın altına girmesi gibi, ruh da yenilenmek veya olgunlaşmak için bu karanlığa girmek zorundadır. Bütün bu mekanlar, hem bir "tecrit" (izolasyon) hem de bir "geçiş" sembolüdür. Özetle bu figürlerin hepsi, insanın "ölmeden önce ölmek" sırrına ermesi, eski benliğini o karanlıkta bırakıp (terk edip), oradan "hakiki benliği" (Self/İnsan-ı Kâmil namzedi) ile çıkması için girmesi gereken zorunlu geçitlerdir. Jung buna "Bireyleşme Yolu", tasavvuf buna "Seyr-i Sülûk" der.


Özetlersek, Freud'un aksine libidoyu cinselliğin üstünde genel bir "yaşam enerjisi" olarak tanımlayan Jung, ferdî bilinçdışının ötesine geçerek tüm insanlığın ortak mirasını ve evrensel sembollerini barındıran "Kolektif Bilinçdışı" kavramını geliştirmiştir. Ona göre insan davranışı sadece geçmişin nedenleriyle değil, geleceğin hedefleriyle de şekillenir ve ruhun nihai amacı, zıt kutupların (bilinç-bilinçdışı, madde-mana) "Kendilik" (Self) merkezinde dengelendiği "Bireyleşme" (Individuation) sürecini tamamlayarak kendi özgün bütünlüğüne ulaşmaktır.

"Eski usullerle İslam’ın öğretilmesi devri artık bitti. Ümmî imanı kalmadı.

Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım… Allah’a giden yol sonsuz sayıdadır.

Resim, müzik, şiir, roman, mimari, tiyatro; sonsuz…

Bunlar arasından bir yol bulup o yolun dervişi olmaya bakın!"​​

Salih Mirzabeyoğlu

bottom of page