top of page

Modern Evrim Teorisinin Bergsoncu Okuması

modern evrim teorisinin bergson okuması
Giriş

Yirminci yüzyılın şafağında Henri Bergson, Yaratıcı Tekâmül eserinde biyolojik bilimlerin mekanistik varsayımlarına karşı felsefi bir başkaldırı başlattığında, elinde bugünkü moleküler biyolojinin muazzam veri setleri yoktu. Ancak Bergson, bir biyologdan ziyade bir mantıkçı keskinliğiyle, bilimin "nasıl" sorusuna verdiği yanıtların, "neden" sorusunu ortadan kaldırmadığını, sadece ertelediğini teşhis etmişti. Uzun süre "bilim dışı" veya "mistik" olarak etiketlenen bu yaklaşım, moleküler biyoloji ve evrimsel gelişim biyolojisindeki (Evo-Devo) son gelişmeler ışığında yeni bir anlam kazanmaktadır.


Bugün, modern evrim teorisi, yaşamın maddi altyapısını; DNA’nın çift sarmalından protein katlanmalarına, popülasyon genetiğinden epigenetik modifikasyonlara kadar haritalandırmakta tartışmasız bir zafer kazanmıştır. Ancak Bergson'un işaret ettiği ontolojik sorunları çözmemiş, sadece teknik detayların gürültüsüyle bu sorunların üzerini örtmüştür veya onları "bilimsel inceleme alanının dışındadır" diyerek görmezden gelmiştir. Hayatın ontolojik özünü ve evrim sürecinin yaratıcı doğasını açıklama konusunda Henri Bergson'un bir asır önce Yaratıcı Tekâmül'de ortaya koyduğu temel eleştirileri aşındıramamış, aksine görünür kılmıştır.


Bilim, yaşamın arazisinin haritasını (genom) mükemmel bir çözünürlükle çıkarmıştır; ancak haritayı araziyle, sembolü gerçeklikle ve mekanizmayı yaşamın kendisiyle karıştırma hatasına düşerek, varlığın dinamik özünü gözden kaçırmıştır. Bu çalışma, modern biyolojinin açıklayıcı gücünü teslim etmekle birlikte, genomik korunum, gelişimsel kısıtlar ve yakınsak evrim gibi modern biyolojik olguların, Bergson'un "yaratıcı evrim" modeline mekanistik materyalizmden daha yakın durduğunu, bu açıklamaların yaşamın "yaratıcı" ve "süreye dayalı" doğasını kavramakta neden yetersiz kaldığını ve Bergsoncu metafiziğin, bilimsel verilerin yorumlanmasında neden vazgeçilmez bir tamamlayıcı olduğunu tartışmayı amaçlamaktadır.


Hayatın Kaynağı

Biyolojik bilimler, canlılığı fizikokimyasal süreçlere indirgeyerek açıklama konusunda muazzam bir başarı elde etmiştir. Modern biyoloji, yaşamı "cansız" maddenin (atomların ve moleküllerin) belirli bir karmaşıklık düzeyinde organize olmasıyla ortaya çıkan bir "süreç" olarak tanımlar. Bu görüşe göre, "canlı" ile "cansız" arasında bir mahiyet farkı yoktur; sadece derece farkı vardır. Ancak Henri Bergson’un izinden giden bir düşünce için bu yaklaşım, varlığın en temel gerçeğini ıskalamaktır. Çünkü evrimsel süreçlerin doğası gereği tarihsel ve geri döndürülemez oluşu, klasik mekaniğin tersinir zaman anlayışı ile biyolojik zaman (süre) arasında bir gerilim yaratır. Bergson, Yaratıcı Tekâmül eserinde bu gerilimi merkeze alarak, mekanistik açıklamanın evrimin "sonuçlarını" analiz etmede başarılı olduğunu, ancak evrimin "hareketini" kavramada yetersiz kaldığını savunur.


Modern evrim teorisinin Bergsoncu eleştiri karşısındaki en temel açmazı, biyolojik değişimi analiz ederken kullandığı zaman kavramının doğasında yatmaktadır. Bilimsel zeka, eylem odaklı evrimi gereği, akışkan gerçekliği (oluşu) yönetilebilir kılmak adına dondurmak zorundadır. Modern biyoloji, evrimsel süreci, t1, t2, t3 gibi ayrık zaman dilimlerinde gerçekleşen durumların (mutasyon, rekombinasyon, seleksiyon) bir dizisi olarak kurgular. Bu, Bergson'un "sinematografik mekanizma" olarak adlandırdığı yöntemdir; hareket, durağan kesitlerin ardışık dizilimiyle yeniden üretilmeye çalışılır. Ancak bu yöntemle elde edilen şey, evrimin "gerçek hareketi" değil, onun mekânsal bir simülasyonudur. Üstelik, kuantum mekaniğindeki ölçüm problemleri, gözlemcinin (zekanın) gerçekliği dondurması veya değiştirmesi fikrini anımsatır. Bilim, türlerin dönüşümünü incelerken, aslında dönüşümü değil, dönüşümün duraklarını ve sonuçlarını inceler. Oysa Bergson'a göre evrim, bir halden diğerine geçiş değil, geçişin bizatihi kendisidir. Gerçek süre (durée), geçmişin şimdiki ana sürekli olarak nüfuz ettiği, geri döndürülemez ve öngörülemez bir yaratım sürecidir. Bilim, zamanı “t” anlarına bölerek inceler. T1 anında bir mutasyon olur, T2 anında seçilim gerçekleşir. Bu, hareketin dondurulmuş kesitleridir. Bergson’a göre ise evrim, bir durumdan diğerine geçiş değil, geçişin kendisidir.


Evrenin sessiz ve soğuk boşluğuna baktığımızda, her şeyin kaçınılmaz bir yıkıma, dağılmaya ve durağanlığa doğru sürüklendiğini görürüz. Fizik yasaları, entropinin o acımasız kuralıyla tüm maddeyi ölüme ve düzensizliğe mahkûm eder. Ancak bu karanlık ve mekanik gidişatın tam ortasında, evrenin temel yasasına başkaldıran, maddeyi örgütleyip ona nefes üfleyen eşsiz bir isyan filizlenmiştir: Yaşam. Çoğu zaman bilimin soğuk merceği altında kör tesadüflerin ve mekanik zorunlulukların bir toplamı olarak okuduğumuz bu isyan, aslında kendi içinde muazzam bir yaratıcı coşku barındırır. Modern bilim bize canlılığın fiziksel hayatta kalma mücadelesinin haritasını kusursuzca çizerken, o haritanın ötesindeki asıl ruhu, yani maddenin neden yok oluşa direndiğini ve nasıl durmaksızın yeni formlar yarattığını açıklamakta suskun kalır. Modern teori, bir canlının nasıl hayatta kaldığını (adaptasyon) mükemmel açıklar. Ancak yaşamın neden maddeye direnerek var olmaya çabaladığını açıklayamaz. Cansız madde entropiye (bozulmaya) meyilliyken, yaşam neden inatla bu akıntıya kürek çeker?


Cansız madde, evrenin temel yasası olan entropiye boyun eğip yavaş yavaş dağılmaya, soğumaya ve durağanlaşmaya doğru sürüklenirken; yaşam tam tersi bir yöne, yani örgütlenmeye, enerjiyi toplamaya ve formunu korumaya doğru yüzer.Ölüm, termodinamik bir kaçınılmazlık olarak maddenin doğal haline (durağanlığa) dönmesidir. Modern bilim, canlının entropiye direnmesini sadece dışarıdan alınan enerjiyle (besinle, güneşle) kurulan mekanik bir denge, bir "negatif entropi" süreci olarak açıklar. Ancak cansız ve amaçsız maddenin neden birdenbire böyle bir denge kurma, hayatta kalma ve ölüme direnme "zahmetine" katlandığını sorgulamaz. Eğer evren sadece atomların anlamsız çarpışmalarından ibaretse, yaşamın o inatçı, acı çeken, sınırları zorlayan ve yok oluşa karşı tırnaklarıyla tutunan isyanı anlamsız bir anomaliye dönüşür.


Bilim, rastgele mutasyonların (tesadüfi genetik kopyalama hatalarının) üzerine doğal seçilim mekanizmasını eklediğinde, böceklerin o kusursuz içgüdülerinin, kuşların aerodinamik kanatlarının veya insan beyninin ihtişamının kendiliğinden ortaya çıkacağını varsayar. Ancak tesadüfi hatalar ve bir elek, asla yeni bir sanat eseri yaratamaz. Doğal seçilim, hayatta kalmaya en uygun olanın "nasıl hayatta kaldığını" açıklar, ancak o mükemmel ve yepyeni formun "nasıl var olduğunu" (arrival of the fittest) açıklayamaz. Bilimin bu mekanik açıklaması, bir senfoninin nasıl bestelendiğini açıklamak yerine, sadece hangi notaların kağıttan silinip atıldığını anlatmakla yetinir ve o muazzam yaratıcılığı, yani Hayat Hamlesi'ni yok sayar.


Doğal seçilim, tıpkı bir heykeltıraşın mermerden fazlalıkları yontması gibi sadece negatif, eleyici ve eksiltici bir rol oynar. Hangi formun hayatta kalamayacağını, hangi denemenin maddenin duvarına çarpıp parçalanacağını belirler. Ancak o yepyeni, yaratıcı ve karmaşık formların, o inanılmaz çeşitliliğin hiç yoktan nasıl ortaya çıktığını, yani "en iyinin nasıl var olduğunu" tek başına açıklayamaz. Bu yaratıcı itici güç, kör bir tesadüfün veya yalnızca hayatta kalmaya çalışan bireysel canlıların pasif bir adaptasyonunun değil, "Hayat Hamlesi"nin ta kendisidir.


Bir çitanın avına koşarken harcadığı enerji, bir sarmaşığın güneşe ulaşmak için duvarı tırmanması veya ilk omurgalıların okyanusun kısıtlayıcı basıncından kurtulup karaya çıkması basit birer biyolojik refleks değildir. Bunlar, tek ve devasa bir "Hayat Hamlesi"nin, maddenin direnciyle karşılaştığı noktalarda o engeli aşmak için gösterdiği çabanın ta kendisidir. Canlıların geliştirdiği pençeler, kalın zırhlar, gelişmiş gözler veya kanatlar; yaşamın, önüne çıkan fiziksel kısıtlamaları aşmak ve daha fazla özgürlük alanı açmak için icat ettiği yaratıcı çözümlerdir. Yani "çaba", hayatta kalmak isteyen bireyin değil, bizatihi hayatın kendine en uygun formu bulma ve sınırlarını genişletme iradesidir. Bizler, o ilk karanlık okyanuslardan çıkıp gelen milyarlarca yıllık bir "maddeyi aşma" mücadelesinin uyanık ve bilinçli uçlarıyız.


Hayatın Tarihi

Yaşamın tarihi, yaklaşık dört milyar yıl önce okyanusların karanlık ve sıcak sularında, cansız maddenin belirli bir karmaşıklık düzeyinde organize olmasıyla başladı. Modern evrim teorisine, yani Modern Sentez'e göre bu sürecin motoru, tamamen fizikokimyasal bir temel üzerine kuruludur. Evrimin hammaddesi Varyasyondur (çeşitlilik). Doğa, DNA kopyalanırken meydana gelen "rastgele" hatalar (mutasyonlar) ve eşeyli üremede genlerin yeniden dizilimi (rekombinasyon) sayesinde sonsuz bir çeşitlilik havuzu yaratır. Bu havuzdaki genetik materyal, nesilden nesile aktarılırken (kalıtım), doğanın o acımasız filtresi olan Doğal Seçilim devreye girer. Kaynakların sınırlı olduğu bir dünyada, çevre şartlarına en uygun özellikleri tesadüfen taşıyan bireyler hayatta kalır ve ürer. Seçilim, uyumsuz olanı eler; böylece nesiller boyunca küçük genetik değişimler birikerek karmaşık organları, yeni adaptasyonları ve nihayetinde birbirinden tamamen yalıtılmış yeni türleri (türleşme) ortaya çıkarır.


Bu tablo, bilimin "nasıl" sorusuna verdiği kusursuz, mekanik ve deterministik bir cevaptır. Biyoloji; genetiğin, paleontolojinin ve evrimsel gelişim biyolojisinin ışığında bu uzun yürüyüşün "nasıl" gerçekleştiğini bize adım adım gösterir. Ancak Henri Bergson, Yaratıcı Tekâmül (L'Évolution Créatrice) adlı eserinde, bu mekanistik tablonun yaşamın asıl doğasını, o "yaratıcı" ve "sürekli" özü kavramakta yetersiz kaldığını söyler. Bilim, yaşamı tıpkı fiziksel bir sistem gibi tahlil eder; geçmiş, şimdi ve geleceği birbiri ardına dizilmiş, hesaplanabilir anlar olarak görür. Bergson'a göre radikal mekanizm, "her şeyin önceden verildiğini" (tout est donné) varsayar ve zamanı (süreyi) işlevsiz kılar. Oysa zaman, olayların içine dizildiği boş bir kap değil, sürekli yeni bir şeylerin icat edildiği, geri döndürülemez bir "Süre"dir (Durée).


Evrim, sadece kör tesadüflerin birikimi veya maddenin pasif bir şekilde çevreye uyum sağlaması değildir. Hayat, özünde evrenin temel yasası olan entropiye, yani enerjinin dağılıp yok olma eğilimine karşı bir direniştir. Evrenin fiziksel yasaları her şeyi düzensizliğe ve durağanlığa iterken; hayat, bu düşüşü tersine çevirmeye, enerjiyi toplamaya ve ondan yeni, karmaşık formlar yaratmaya çalışan bir karşı akıntıdır. O, maddenin ataletine karşı girişilen, evrenin temel yasası olan entropiye (düzensizliğe ve ölüme gidiş) karşı duran, maddeye nüfuz edip onu örgütlemeye çalışan, engelleri aşmak için durmaksızın yeni yollar arayan, bölünen, sıçrayan ve en sonunda insanda kendi zincirlerini kıran kozmik bir "Hayat Hamlesi"nin, yani Élan Vital'in serüvenidir. Hayat hamlesi, başından beri maddeye "belirsizlik" (indétermination) ve "özgürlük" sokmaya çalışan sınırlı ama inatçı bir itilimdir.


Ancak bu akıntının gücü sınırsız değildir; karşısında ona direnen, onu yavaşlatan ve kalıplara sokmaya çalışan devasa bir madde engeli vardır. Bu yüzden hayat, tek bir form içinde her şeyi başaramaz. İlerleyebilmek, maddenin direncini kırabilmek için kendi içindeki zengin eğilimleri ayırmak, farklı stratejiler geliştirmek, bir havan topu gibi patlamak ve yollara bölünmek zorunda kalmıştır. Bu bölünmenin ilk ve en radikal sahnesi, yaşamın enerjiyle kurduğu ilişkide ortaya çıkar. Hayatın maddeye özgürlük sokabilmesi için eylemde bulunması, eylemde bulunabilmesi için de enerjiye ihtiyacı vardır. Bunun için önce muazzam bir potansiyel enerji biriktirmesi, ardından da bu enerjiyi patlayıcı bir eyleme dönüştürmesi gerekir. Tek bir hücrenin veya ilkel organizmanın bu iki ağır görevi aynı anda, mükemmel bir şekilde yapması imkansızdır. İşte bu termodinamik açmaz, hayat ağacının ilk büyük çatallanmasını doğurmuştur.


Başlangıçta bu enerji sorunu, her canlı için ortak bir potansiyeldi. Ancak yaşam büyüdükçe, enerjiyi "depolamak" ile onu "patlayıcı bir hareketle harcamak" aynı organizmada barınamaz hale geldi. Böylece yaşam ağacının ilk büyük yol ayrımı yaşandı. Bir yanda, bitkiler, güneşin enerjisini doğrudan havadan, sudan ve topraktan karbon ve azot formunda alarak bünyesinde biriktirme görevini üstlendiler. Onlar, havadaki karbonu ve topraktaki azotu alarak bunları karmaşık organik maddelere dönüştürdüler. Ancak bu muazzam kimyasal üretimin bir bedeli vardı: Bitki, hücrelerini kalın bir selüloz zarla çevreledi ve toprağa kök salarak hareketsizliği seçti. Hareketsizlik, bilincin derin bir uykuya (torpor) dalmasına neden oldu. Ancak bitkilerin bu fedakarlığı ve uykusu, yaşamın diğer yarısının, yani hayvanların uyanıklığını ve eylemini mümkün kılmıştır.


Hayvanlar ise güneş enerjisini doğrudan toplama zahmetinden kurtulmuş, bitkilerin biriktirdiği o yüksek potansiyelli enerjiyi tüketerek hareket etme yeteneğini kazanmışlardır. Kendi besinlerini üretemedikleri için avlanmak, yani "hareket etmek" zorunda kaldılar. Hareket, beraberinde avlanmayı, kaçmayı, tehlikeleri sezmeyi getirmiştir. Bitki ve hayvan, doğanın birbirine düşman iki unsuru değil, aynı yaratıcı nefesin, maddenin direncini aşmak için iş bölümü yapmış iki tamamlayıcı koludur. Birinin uykusu, diğerinin eylemini ve bilincini mümkün kılmıştır.


Hayvanlar alemi hareket etme ve bilinci uyandırma ayrıcalığını elde etmişti. Ancak hareketin ve bilincin yolunu seçen hayvanlar aleminin serüveni de pürüzsüz ilerlememiştir. Zira madde, her fırsatta hayatı kendi ataletine çekmeye çalışır. İlk okyanuslarda avcılar çoğaldıkça, birçok ilkel tür (süngerler, derisi dikenliler, kabuklular veya ilk yumuşakçalar) düşmanlarından korunmak için kendilerini devasa kireçtaşı kabukların ve ağır zırhların içine hapsetmişlerdir. Biyolojik olarak bu bir "güvenlik" ve hayatta kalma başarısıydı; ancak aynı zamanda hayatın maddeye yenik düştüğü büyük bir tuzaktı. Zırhın ağırlığı hareketi yavaşlatmış, hareketin kısıtlanması ise uyanmakta olan bilinci tekrar o eski bitkisel uyuşukluğa gömülmüştür.

Hayat hamlesi, bu zırhlı hapishanelerden ancak büyük riskleri göze alan, kabuklarından kurtulup hafifleyen ve hızlanan iki büyük kolda çıkabilmiştir: Eklem bacaklılar ve Omurgalılar. Bu iki kol, sadece anatomik bir farklılaşmayı değil, yaşamın maddeye hükmetmek için geliştirdiği iki zıt stratejiyi temsil eder: İçgüdü ve Zekâ.


İçgüdü ve Zekâ

Eklem bacaklıların zirvesinde yer alan arılar, karıncalar ve diğer böcekler, içgüdü yolunun kusursuz şaheserleridir. Onlar, zırhlarını hafifleterek ama yine de dışarıda tutarak anatomik bir sınır çizmiş, bunun karşılığında muazzam bir donanıma sahip olmuşlardır. İçgüdü, canlının kendi bedenini doğal bir alet gibi kullanma yeteneğidir. Bir yaban arısı, kurbanını felç ederken anatomi bilmez; kurbanının sinir merkezlerine cerrahi bir isabetle iğnesini batırır. Kovanını yapan bir arı geometri eğitimi almamıştır. Onlar bu bilgiyi, yaşamın kendi içinden gelen derin bir "sempati" ile, maddeyi içeriden tanıyarak uygularlar. Böceklerin bu içgüdüsel eylemleri ilk denemede bile kusursuzdur, tereddüt içermez ve doğrudan amaca yöneliktir. Fakat bu kusursuzluk, aynı zamanda onların en büyük hapishanesidir. Alet bizzat bedenin kendisi olduğu için, beden değişmeden eylem değişemez. Böcekler, binlerce yıl boyunca aynı mükemmelliği tekrarlayan, değişime ve özgürlüğe kapalı otomatlar haline gelmişlerdir. Hayat hamlesi, bu kolda en yüksek organizasyon becerisine ulaşmış ama kendi etrafında dönen bir çembere sıkışıp kalmıştır.


Diğer yanda ise, iskeleti vücudunun içine alarak esnekleşen, sinir sistemini merkezileştirip beyni geliştiren omurgalılar hattı yer alır. Bu hattın, modern evrim teorisine göre “memeliler ve primatlar” üzerinden geçerek ulaştığı nihai zirve insandır ve insanın temsil ettiği yol "zekâ"dır. Omurgalılar hattında ilerleyip insanda zirveye çıkan zekâ, içgüdünün tam tersidir. Zekâ, kendi doğal bedenini bir alet olarak kullanmak yerine, dışarıdaki inorganik (cansız) maddeyi şekillendirerek ondan yapay aletler üretme yeteneğidir. Zekâ, nesneleri içeriden bir sempatiyle değil, dışarıdan, onların birbirleriyle olan ilişkilerini hesaplayarak tanır. Boş bir çerçeve gibi, şeyler arasındaki ilişkileri (formu) dışarıdan bilir. Bu yüzden zekanın ürettiği alet, içgüdünün doğal organı kadar kusursuz değildir; başlarda kaba sabadır, çaba gerektirir, deneme yanılma ile öğrenilir. Fakat bu kusurluluk, sınırsız bir özgürlüğün kapısını açar. Alet bedenden bağımsız olduğu için, zeka onu istediği gibi değiştirebilir, alet yapacak aletler icat edebilir ve doğanın zorunluluk zincirlerini dışarıdan kırabilir. İnsanın ayağa kalkması, ellerinin serbest kalması sadece biyolojik bir adaptasyon değil, hayatın organik aletlerden vazgeçip, inorganik maddeyi fethettiği o büyük devrim anıdır. Bu yüzden insan, sadece bilen bir varlık olmaktan ziyade, asıl olarak alet yapan bir varlıktır.


Omurgalıların insanlığa uzanan bu uzun yolculuğunda, yaşamın enerji ve belirsizlik üretme arzusu her aşamada kendini gösterir. Karaya çıkışın ardından yaşanan sürüngen-memeli ayrışmasında, devasa dinozorlar maddenin kendi silahını, yani kütleyi ve kaba kuvveti kullanarak dünyaya hükmetmişlerdir. Ancak memelilerin ataları, cüsseden vazgeçip enerjiyi sinir sistemine, gelişmiş duyulara ve beyne yatırmışlardır. Sıcakkanlılığın evrimi, güneşin ısısını beklemek zorunda olan soğukkanlı sürüngenlerin aksine, enerjiyi bedenin içinde sürekli bir patlamaya hazır tutma hamlesidir. Bu, canlının mekândan ve dış dünyanın determinizminden bağımsızlaşarak eylem kapasitesini artırmasıdır. Beynin ve sinir sisteminin bu muazzam gelişimi, bilincin otomatizmden kurtuluşunun fiziksel zeminidir. Alt düzey canlılarda gelen bir duyu uyarısı, hemen motor bir tepkiye, bir reflekse dönüşür. Bu canlılarda uyaran ve tepki arasında deterministik bir ilişki varken, sinir sistemi ve beyin geliştikçe bu ikisi, yani uyarı ile tepki arasına bir "gecikme" girer. İşte bu gecikme, canlının birden fazla eylem arasından seçim yapabildiği bilincin ve özgürlüğün ta kendisidir. Ancak hayvanlarda, zeka ne kadar gelişmiş olursa olsun, kurulan motor mekanizmalar, yani edindikleri alışkanlıklar bir süre sonra tekrar otomatikleşir ve hayvan kendi yarattığı bu yeni mekanizmanın içine hapsolur.


Yaratılışın en büyük zaferi, yani İnsan, tam da bu noktada sahneye çıkar. Yalnızca insanda beyin, sahip olduğu dil yetisi ve kurduğu sonsuz mekanizmalar sayesinde bu otomatizmi yenebilmiştir. İnsan beyni, kendi alışkanlıklarını birbiriyle çatıştırarak, eylemi dondurup yerine yeni fikirler üreterek bilinci maddenin zincirlerinden tam anlamıyla azat etmiştir. Hayat hamlesi, çarptığı sayısız engeli sadece insanda, o da bütün ağırlıklarını yolda bırakarak, aşmayı başarmış ve serbestçe akmaya devam etmiştir.


Zekânın Yanılgıları

Ne var ki, insanın bu muazzam zekası, evrimdeki bu eşsiz başarısı, aynı zamanda onun gerçekliği kavramasındaki en büyük felsefi engeli de beraberinde getirir. Zekâ, teorik spekülasyon için değil, pratik eylem, yani maddeyi kesip biçmek, ondan alet yapmak için evrimleşmiştir. Eylemde bulunabilmek için akan zamanı, değişen süreçleri durdurmamız, onlardan sabit noktalar elde etmemiz gerekir. Nasıl ki bir sinema makinesi, hareket eden bir nesneyi anlamak için onun binlerce sabit fotoğraf karesini çeker ve sonra bu donuk kareleri arka arkaya dizerek sahte bir hareket yaratırsa, zekâmız da evrimin ve yaşamın o kesintisiz, akışkan gerçekliğinden sabit anlar kesip alır. Doğası gereği hayatı "ölü" kavramlara hapseder. Modern bilim, zamanı anlara bölerek mekanlaştırır. Bir türün diğerine dönüşümünü incelerken, aslında dönüşümün kendisini değil, o dönüşümün durak noktalarını inceler. A noktasından B noktasına giden hareketi, çizgi üzerindeki sayısız durakla açıklamaya çalışır. Oysa gerçek süre, yan yana dizilmiş noktalar veya arka arkaya eklenmiş fotoğraflar değildir; geçmişin şimdiki anın içine eridiği, geri döndürülemez, sürekli yeni bir şeyler icat eden yaratıcı bir oluştur.


Bilimin mekanik açıklamaları, evrimin sonuçlarını haritalandırmakta mükemmeldir; ancak bu harita, arazinin kendisi değildir. Neo-Darwinizm, karmaşık bir gözün veya beynin oluşumunu rastgele mutasyonların seçilimle birikmesine bağlarken, aslında zekanın o sinematografik alışkanlığıyla parçaları üst üste koyarak bütünü açıklamaya çalışır. Ancak tıpkı Pecten (tarak midyesi) ile insanın gözündeki o inanılmaz benzerlikte gördüğümüz gibi, birbirinden bağımsız evrimsel çizgilerde, tamamen aynı anatomik yapıların ortaya çıkması salt rastlantıyla açıklanamaz. Modern genetik, bu benzerliği açıklamak için her iki gözün de gelişimini başlatan ortak genleri bulmuş ve buna derin homoloji demiştir. Modern genetik, Pax6 gibi "master kontrol genlerinin" varlığını keşfederek bu benzerliğe moleküler bir açıklama getirse de, bu açıklama Bergsoncu soruyu ortadan kaldırmaz, aksine derinleştirir.


Felsefi açıdan bu keşif, mekanizmi kurtarmaktan ziyade Bergson'un tezini doğrular niteliktedir. Mekanistik açıdan bu, ortak atadan gelen bir molekülün korunumudur. Ancak Bergsoncu açıdan bu bulgu, yaşamın tekil ve bölünmez bir akım olduğunun ispatıdır. Yaşam, farklı türlere ayrılsa da (diverjans), kökenindeki itkiyi (görme/algılama eğilimini) korumaktadır. Kör ve amaçsız bir madde, milyonlarca yıl boyunca, birbirinden bu kadar uzak koşullarda "görme" işlevini başlatacak aynı genetik anahtarı neden ve nasıl saklamıştır? Bu durum, ancak yaşamın tekil, bölünmez bir akım olduğu ve maddeye nüfuz ederek onu "görmek" için yönlendirdiği gerçeğiyle açıklanabilir. Farklı filumlarda, farklı embriyolojik süreçlerle, farklı malzemelerle ama aynı "görme işlevi"ne yönelik organların inşa edilmesi ve bu inşada aynı genetik anahtarın kullanılması, yaşamın derin birliğine işaret eder. Yaşam, maddeyi (genleri) kullanarak farklı bedenlerde aynı sorunu çözmeye çalışmaktadır. Yani benzerliği yaratan şey sadece ortak bir DNA parçası değil, o parçayı aynı amaç (görme) için kullanmaya devam eden dinamik bir yönelimdir. Genler, yaşamı yaratan neden değil, hayat hamlesinin madde üzerinde açtığı kanallar, onun kazandığı alışkanlıkların kimyasal bir tortusu, bir nevi maddi hafızasıdır. Yaşamın maddeyi organize etme stratejilerinin fosilleşmiş izleridir; sebebin kendisi değildir. Modern bilimin geni "özne" yapması, plağın üzerindeki izleri müziğin bestecisi sanmakla eşdeğer bir yanılgıdır.


Zekanın bizi içine düşürdüğü bu mekanik körlükten kurtulmanın tek yolu, zekâyı inkâr etmek değil, onun etrafında hala bir hale gibi duran o eski içgüdüsel yeteneği uyandırmaktır. Bergson bu yeteneğe "Sezgi" adını verir. Sezgi, eylem ve pratik fayda kaygılarından arınmış, aydınlanmış ve kendi üzerine dönebilen bir içgüdüdür. Zekâ, nesnelerin etrafında döner ve onları dışarıdan parçalayarak anlamaya çalışırken; sezgi, nesnenin kalbine iner, onunla bir sempati kurar ve hayatın o kesintisiz akışını içeriden kavrar. Bir sanatçının, yarattığı eserin ruhunu dışarıdan bir analizle değil, içeriden bir coşkuyla hissetmesi gibi, biz de kendi bilincimizin derinliklerine dalarak zamanın o mekânsal olmayan, yaratıcı akışını hissedebiliriz. Evrimin ve hayatın sırrı, bu sezgisel derinlikte yatar.


İnsanın evrimsel serüveni, zekâ ile elde ettiği bu büyük zaferin ardından, onu yepyeni ahlaki ve sosyal krizlerle baş başa bırakmıştır. Zekâ, insana kendinin farkına varmayı öğretmiş, onu sürünün kör bir parçası olmaktan çıkarmış ama aynı zamanda toplumsal bağları çözme tehlikesini de doğurmuştur. Dahası zekâ, insana öleceğini, her şeyin bir sonu olduğunu haber vererek hayatın o ilerleme coşkusunu felce uğratabilecek bir farkındalık yaratmıştır. Doğanın, yani hayat hamlesinin bu zekâ krizine karşı geliştirdiği savunma mekanizması, insanın "masal uydurma fonksiyonu" olmuştur. Bu fonksiyon, tabular, mitler ve ölüm ötesi tasavvurları üreterek insanı topluma bağlamış ve eylem gücünü korumuştur. Bu statik din ve kapalı ahlak yapısı, toplumu bir arada tutan, onu dışarıya karşı koruyan muhafazakâr bir kalkandır. Ancak ufku, o kabile, o ulus veya o toplulukla sınırlıdır.


Fakat hayatın o yaratıcı atılımı statik bir korumayla yetinemez. İnsanlık tarihinde zaman zaman ortaya çıkan büyük azizler, bilgeler ve peygamberler, hayat hamlesinin yeni bir sıçramasını, dinamik dini ve açık ruhun ahlakını temsil ederler. Bu açık ruh, ailenin veya ulusun sınırlarını bir kerede, sıçrayarak aşar ve tüm insanlığı, hatta tüm varlığı kucaklayan bir sevgiye dönüşür. Bu, kurallara itaat eden bir zorunluluk değil, kahramanca bir coşku, etrafındakileri bir müzik gibi içine çeken bir çağrıdır. İnsanlık, evrimin sadece biyolojik değil, ruhsal tekamülünün de taşıyıcısıdır.


Sonuç

Sonuç olarak, modern evrim teorisi yaşamın "nasıl" işlediğini, genlerin nasıl kopyalandığını ve maddenin nasıl adapte olduğunu mükemmel bir şekilde açıklar. Ancak bilimin bu analitik haritası, yaşamın yaratıcı özünü, zamanın o birikerek büyüyen geri döndürülemez akışını (Süreyi) anlamakta eksik kalır. Hayat, entropinin ölüme doğru giden düşüşüne direnen, enerjiyi toplayıp ondan sürekli yeni formlar yaratan kesintisiz bir Élan Vital akışıdır. Bitkilerin uykusu, böceklerin içgüdüsü, balıkların ve dinozorların zırhları; hepsi bu büyük ordunun engelleri aşmak için denediği, yolda bıraktığı veya feda ettiği stratejilerdir. Bütün bu milyarlarca yıllık mücadele, insanda bilinci özgürlüğe kavuşturmak, maddenin otomatizmini yıkmak içindir. Evrim, milyarlarca yıl boyunca süngerlerden böceklere, balıklardan memelilere kadar sayısız canlı formunun kendi üzerine düşen yükü taşıyıp, uykuya dalarak veya içgüdüye hapsolarak insana giden yolu açtığı muazzam bir dayanışma öyküsüdür.


Bugün ulaştığımız noktada, zekamızın ürünü olan bilim ve teknoloji, insanlığın bedenini devasa boyutlara ulaştırmış, bize doğa üzerinde eşsiz bir fiziksel güç vermiştir. Ancak beden devleşirken ruh geride kalmıştır. Bu yaratıcı akışın zirvesinde duran insan, sahip olduğu bu özgürlüğü ve zekayı, evrensel bir ruh takviyesiyle taçlandırmak; hayatın o durmak bilmeyen yaratma eylemini, mekanizmanın ölü döngülerinden kurtarıp sonsuz bir açık ufka taşımak zorundadır.

"Eski usullerle İslam’ın öğretilmesi devri artık bitti. Ümmî imanı kalmadı.

Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım… Allah’a giden yol sonsuz sayıdadır.

Resim, müzik, şiir, roman, mimari, tiyatro; sonsuz…

Bunlar arasından bir yol bulup o yolun dervişi olmaya bakın!"​​

Salih Mirzabeyoğlu

bottom of page