Bergson Felsefesinde Hayatın Tekamülü
- Reha Kansu
- 10 saat önce
- 9 dakikada okunur

I. Süre
Kendimizi dinlediğimizde, o en mahrem derinliğimize indiğimizde ne buluruz? Bulduğumuz şey, durmaksızın değişen, renk değiştiren, hiçbiri bir diğerine benzemeyen, ama hepsi birbirinin içine geçmiş akışkan bir haller silsilesidir. Biz bir "şey" değiliz, bir "süre"yiz (durée). Geçmişimiz, bir kartopunun yuvarlandıkça büyümesi gibi, şimdiki anımıza yapışır, onu ısırır, onu şişirir. Biz her an, bütün geçmişimizin ağırlığıyla geleceğe doğru eğiliriz. İşte bu yüzden hiçbir anımız, bir öncekiyle aynı değildir.
Eğer biz, yani bilinç sahibi varlıklar böyleysek, evrenin kendisi neden farklı olsun? Evren de bir makine gibi kurulmuş, parçaları önceden belli, geleceği bugünden hesaplanabilir koca bir saat midir? “Mekanist bilim” böyle der. Ona göre zaman, hiçbir şey yapmaz; sadece olayların içine dizildiği boş bir kaptır. Her şey verilmiştir, her şey hesaplanabilir. Ama eğer zaman bir şey yapmıyorsa, eğer zaman hiçbir şey icat etmiyorsa, o zaman o bir "hiç"tir. Oysa bir bardak şekerli suyun erimesini beklerken, zamanın benim sabrımla örtüştüğünü, onun bir "süre" olduğunu hissederim.
Demek ki evren, bir geometrinin soğukluğuyla değil, bir sanat eserinin, bir bestenin, sürekli yeni bir şeyler icat eden bir ressamın heyecanıyla ilerlemektedir. Evren "yapılmış" bir şey değildir, "yapılmakta" olan bir şeydir.
II. Hayat Hamlesi
Hayatı anlamak için önce zamanı anlamak gerekir. Ancak bu zaman, saatlerin ölçtüğü, uzayda yan yana dizilmiş anlardan ibaret mekanik bir zaman değildir. Bu, "süre"dir; yani geçmişin şimdiki ana uzandığı, her anın bir öncekini içinde barındırıp üzerine yeni bir şeyler eklediği, geri döndürülemez bir akıştır. Tıpkı bir melodiyi dinlerken notaların birbirinin içine geçerek bütünü oluşturması gibi, hayat da kesintisiz bir oluş halidir. Bu akışın kaynağında, maddeye nüfuz etmek isteyen muazzam bir itici güç, bir "Hayat Hamlesi" (Élan Vital) vardır.
Hayatı, bir gülle gibi, ama patladıkça içinden yeni gülleler çıkaran, her parçası bir başka yöne saçılan ve saçıldıkça yeniden patlayan muazzam bir fişek gibi düşünün. Bu hamle, başlangıçta tekti. İçinde her şeyi, bitkiyi de hayvanı da, içgüdüyü de aklı da, birbiri içine geçmiş bir yumak gibi, bir potansiyel olarak taşıyordu. Karşısında bir düşman, daha doğrusu inatçı bir engel var: Madde. Madde, atalettir; madde, zorunluluktur; madde, geometridir. Hayat ise özgürlüktür, icattır, belirsizliktir. Hayat hamlesi, maddenin içine dalar. Onu delip geçmek, onun o kör zorunluluğuna bir "seçim", bir "özgürlük" payı sokmak ister.
Bunu, karanlık bir gecede gökyüzüne fırlatılan devasa bir havai fişek gibi düşünebiliriz. Bu fişek, yerçekiminin (maddenin) direnciyle karşılaşır. Yükselirken arkasında sönen kıvılcımlar bırakır; işte madde, bu sönen ve yere düşen kısımdır. Hayat ise, bu düşüşü yarmaya, onu delip geçmeye ve yukarı tırmanmaya çalışan o canlı ateşin kendisidir.
Hayat, maddenin içine daldığında, onun ataletini (eylemsizliğini) ve determinizmini (belirlenmişliğini) kırmak ister. Amacı, zorunluluk alanına özgürlüğü, belirlenmişliğe ise belirsizliği (yani seçme şansını) sokmaktır. Ama madde direnir. Hayat, bu direnci kırmak için bölünmek zorundadır. Tek bir beden, hayatın o taşkın, o sonsuz isteklerini taşıyamaz. Hayat, ilerleyebilmek için, kendi içindeki eğilimleri, tıpkı bir prizmadan geçen ışık gibi ayrıştırmak zorunda kalır. Her bir kol, hayatın özünden bir parça kapar, ama diğer parçaları feda eder.
Tekrar edelim: Hayat, bu direnci kırmak için kurnazca davranmak zorundadır. Doğrudan bir saldırı yerine, maddenin alışkanlıklarına uyar, onun içine sızar, onu "manyetize eder" ve yavaş yavaş kendi istediği yöne, yani harekete ve özgürlüğe doğru bükmeye çalışır.
İlk canlılar, bu mücadelenin en ilkel sahneleridir. Küçük protoplazma kütleleri halinde beliren hayat, içinde taşıdığı patlayıcı gücü (enerjiyi) biriktirip, uygun anda serbest bırakmak ister. Ancak hayatın içinde taşıdığı temayüller (eğilimler) o kadar zengin ve karmaşıktır ki, tek bir organizma hepsini birden gerçekleştiremez. Hayat büyümek ister, madde ise onu sınırlar. Bu çatışma noktasında hayat, tek bir yoldan gidemeyeceğini anlar ve parçalanır. Tıpkı bir prizmadan geçen beyaz ışığın renklere ayrılması gibi, hayat hamlesi de farklı yönlere saçılır. Bu, bir "iş bölümü" değil, bir "ayrışma"dır. Her bir yol, hayatın içindeki temel bir eğilimi alıp götürürken, diğer eğilimleri yolda bırakmak zorunda kalır.
İşte organik dünyanın büyük bölünmesi böyle başlar: Bitkiler ve Hayvanlar.
III. Büyük Yol Ayrımı
Hayatın temel problemi enerjidir. Canlı, hareket etmek ve etki yaratmak için enerjiye muhtaçtır. Bu enerjinin kaynağı güneştir. Hayatın önünde iki seçenek belirir: Ya bu enerjiyi olduğu yerde durarak, sabırla ve yavaşça güneşten toplayacaktır ya da bu enerjiyi başkalarından alıp hızla harekete dönüştürecektir. Bu iki eğilim, başlangıçta ilkel organizmalarda birbirine karışmış haldedir (klorofilli bazı tek hücrelilerde olduğu gibi). Ancak tekâmül ilerledikçe, bu iki zıt görev aynı bedende yürütülemez hale gelir ve yollar ayrılır.
Bitkiler, enerjiyi depolama görevini üstlenirler. Onlar, havadaki karbonu ve topraktaki azotu alarak, güneş enerjisiyle bunları karmaşık organik maddelere (bir nevi patlayıcılara) dönüştürürler. Ancak bu büyük kimyasal işi yapabilmek için bir bedel ödemeleri gerekir: Hareketsizlik. Bitki, toprağa bağlanır. Kendini sert bir selüloz zırhın içine hapseder. Hareketsizlik, beraberinde duyarsızlığı getirir. Bilinç, bitkide uykuya dalar. Bitkiler âlemi, hayatın "toplayıcı" ve "uyuşuk" (torpor) yüzünü temsil eder. Onlar, hayat hamlesinin maddeyle girdiği mücadelede, güvenliği seçip olduğu yerde kalmayı tercih eden, böylece bilinci derin bir uykuya dalan kısmıdır.
Hayvanlar ise riskli yolu seçmiştir. Onlar, bitkilerin (veya bitkileri yiyen diğer hayvanların) biriktirdiği o "patlayıcı" enerjiyi çalmaya karar vermiştir. Kendi besinlerini üretemezler, bu yüzden aramak zorundadırlar. Aramak ise hareket demektir. Hareket etmek için de çevreye duyarlı olmak, yani uyanık olmak gerekir. Hayvan hücresi, bitkinin aksine, esnek bir zarla çevrilidir; şekil değiştirebilir, uzanabilir, kaçabilir. Hayvanlar âlemi, hayatın "harcayıcı" ve "hareketli" yüzüdür. Onlar, bitkilerin depoladığı potansiyel enerjiyi, ani ve patlayıcı bir hareketle (kas hareketiyle) serbest bırakmak üzere özelleşmişlerdir.
Bu noktada şunu görmekteyiz: Bitki ve hayvan, birbirine zıt görünse de aslında birbirini tamamlar. Biri enerjiyi toplar, diğeri serbest bırakır. Ancak bu, önceden planlanmış bir uyum değil, ortak bir kökten (hayat hamlesinden) çıkıp farklılaşmanın sonucudur.
IV. Hayvan Âleminde Çıkmaz Sokaklar ve Ana Yollar
Hayvanlar âlemi içinde de hayat hamlesi tek bir çizgi üzerinde ilerlemez. Burada da madde, hayatın önüne engeller çıkarır. En büyük engel, korunma ihtiyacıdır. İlk hayvanlar yumuşaktır, savunmasızdır. Kendilerini korumak için birçoğu, tıpkı bitkiler gibi, sert kabukların, zırhların içine saklanmayı seçer.
Hayatın ilk dönemlerinde, yumuşakça (Mollusca) ve kabuklular gibi birçok tür, korunma ihtiyacıyla yüzleşir. Hareket tehlikelidir; düşmanlar her yerdedir. Bu yüzden birçoğu, tıpkı bitkiler gibi, "zırhlanma" yolunu seçer. Kireçli kabukların, dikenli derilerin içine saklanırlar. İstiridyeyi düşünün: O, güvenliği seçmiştir ama karşılığında dünyayı keşfetme özgürlüğünden vazgeçmiştir, kalesi onun hapishanesi olmuştur. Güvenlik, onlara pahalıya patlamıştır. Zırh, hareketi kısıtlar. Hareket kısıtlanınca bilinç körelir; hayvan yarı uykulu bir duruma, bir tür bitkisel hayata geri döner. Bu yollar, hayat hamlesinin tıkandığı çıkmaz sokaklar olmuşlardır.
Ancak hayat, iki büyük kolda bu tuzağı aşmayı başarır ve tekâmülün en yüksek zirvelerine tırmanır: Eklem Bacaklılar (Arthropoda) ve Omurgalılar (Vertebrata).
Eklem bacaklılar (özellikle böcekler) ve omurgalılar, zırhın ağırlığından kurtulup hızı ve çevikliği seçenlerdir. Zırhlı bir şövalyenin yerini, hafif ve hareketli bir piyadenin alması gibi, tekâmül de ağır kabukluların yerine hareketli türleri geçirmiştir. Böcekler, dış iskeletlerini hafifleterek ve kanatlanarak maddeyi yenmiş; omurgalılar ise iskeleti vücudun içine alarak (iç iskelet) kaslara ve sinir sistemine muazzam bir esneklik kazandırmıştır.
Bu iki büyük tekâmül kolu, zihinsel yetiler bakımından da iki farklı, hatta zıt yöne gitmiştir. Hayatın bilinci, bu iki kolda iki farklı biçime bürünür: İçgüdü (Instinct) ve Akıl (Intelligence).
V. İçgüdü
Eklem bacaklıların zirvesinde, özellikle Hymenoptera (zar kanatlılar: arılar, karıncalar, yaban arıları) grubunda, "İçgüdü"nün mükemmelleştiğini görürüz.
İçgüdü nedir? İçgüdü, bir alet kullanma yetisidir; ama bu alet bizzat vücudun kendisidir. Arı peteğini yaparken, örümcek ağını örerken, bir yaban arısının avını felç ederken, başka bir alete ihtiyaç duymaz; bedeni bu iş için yapılmıştır ve bilgisi bedenine kazınmıştır. Dolayısıyla içgüdü, canlının kendi vücudunu veya vücudunun bir uzantısı gibi kullandığı doğal araçları mükemmelen kullanma yetisidir.
Yaban arısını ele alalım (Sphex). Bu arı, yavrularını beslemek için bir tırtılı veya cırcır böceğini avlar. Ancak onu öldürmez, çünkü ölü et çürür ve yavrulara yaramaz. Onu canlı da bırakamaz, çünkü av kaçar. Arı, cerrah hassasiyetiyle avının sinir merkezlerine iğnesini batırır ve onu felç eder. Av canlıdır ama hareketsizdir; taze bir et deposudur.
Arı bu bilgiyi nereden almıştır? Anatomi mi çalışmıştır? Hayır. İçgüdü, bir "sempati" (duygudaşlık) türüdür. Arı ve avı, aynı hayat hamlesinin parçalarıdır. Arı, avını dışarıdan bir nesne olarak değil, içeriden, sezgisel bir bağla tanır. İçgüdü, doğrudan nesnesine yönelir, onun sırrını bilir. Bu yüzden içgüdüsel eylem, daha ilk denemede kusursuzdur.
Ancak içgüdünün bir kusuru vardır: Sabittir ve dardır. Yaban arısı, tırtılı felç etmeyi mükemmel bilir ama koşullar değiştiğinde, örneğin tırtıl yerine başka bir böcek geldiğinde veya yuvası bozulduğunda ne yapacağını bilemez, şaşırır. İçgüdü, belirli bir soruna verilmiş, doğuştan gelen, mükemmel ama değişime kapalı bir cevaptır. O, "kullanma" yetisidir; alet bizzat vücudun kendisidir.
VI. Akıl: İnsanın Alet Yapıcılığı
Diğer yolda, Omurgalılar hattında ve nihayetinde insanda, "akıl" gelişmiştir. Akıl, içgüdünün tam tersi bir yöntem izler.
Eğer içgüdü organik aletleri kullanmaksa, akıl inorganik (cansız) aletleri yapma ve kullanma yetisidir. Yani doğal bir aleti kullanma yetisi değil, yapay aletler yapma ve kullanma yetisidir akıl. İnsan, çıplak elleriyle doğada acizdir. Pençesi yoktur, kürkü yoktur, kanadı yoktur. Ama aklı sayesinde, maddeyi maddeyle yener. Aklı sayesinde taşı yontar, demiri büker, buharı hapseder, makineyi icat eder.
Aklın yöntemi, içgüdünün tam tersidir. İçgüdü "içeriden" bilirken, akıl "dışarıdan" bakar. İçgüdü "şeylerle" ilgilenirken, akıl "ilişkilerle" ilgilenir. Akıl, maddeyi parçalara ayırır, analiz eder, yasalarını keşfeder. Aklın ana özelliği, inorganik maddeyi (cansız maddeyi) anlama ve yönetme kapasitesidir. Bizim düşüncemiz, katı cisimler üzerine modellenmiştir. Geometri, mantık ve fizik, aklın evidir.
Aklın yaptığı alet (bir çekiç, bir teleskop), içgüdünün aleti (arının iğnesi, gözün kendisi) kadar mükemmel değildir. Kaba sabadır, kullanmayı öğrenmek gerekir, hata yapmaya açıktır. Ama muazzam bir üstünlüğü vardır: Sınırsızlığı.
Aklın aleti sınırsızdır. Bir çekiçle sadece çivi çakmazsınız; heykel de yaparsınız, ceviz de kırarsınız, savaş da yaparsınız. Akıl, maddeyi şekilden şekle sokarak onu sonsuz sayıda amaca hizmet edecek bir köleye dönüştürür. İçgüdü bir yola hapsolmuşken, akıl kendine sonsuz yollar açar.
Böylece hayat, insanda büyük bir risk almıştır. İçgüdünün güvenli ve kusursuz yolunu bırakmış, aklın belirsiz, hatalara açık ama ucu bucağı olmayan özgürlük yolunu seçmiştir. İnsan, "Homo Faber"dir (Alet Yapan İnsan). Akıl sayesinde insan, doğanın zorunluluk zincirini kırmış, maddeyi kendi amaçları için köleleştirmiştir.
VII. Aklın Körlüğü
Ancak aklın bu zaferi, felsefi bir körlüğü de beraberinde getirir. Aklın gücü, aynı zamanda en büyük zaafıdır. Akıl, eylem için yaratılmıştır, saf spekülasyon için değil. Bizim amacımız maddeyi kesmek, biçmek, bir yerden bir yere taşımak, yeniden düzenlemektir. Bu yüzden aklımız, akıp giden gerçeği (süreyi) durdurarak, dondurarak anlamaya çalışır.
Bunu bir sinema filmiyle (sinematograf) açıklayabiliriz. Film şeridinde aslında hareket yoktur; binlerce donmuş fotoğraf karesi vardır. Makine bu kareleri hızla geçirince biz hareket görüyoruz sanırız. Oysa gördüğümüz şey, hareketsizliğin hızlı bir taklididir.
İnsan aklı da hayata böyle bakar. Sürekli değişen, akan, evrilen gerçeği (oluşu), zihnimizde dondururuz. "Çocukluk", "Gençlik", "Yaşlılık" gibi durak noktaları belirleriz. Oysa gerçekte çocukluktan gençliğe geçiş diye bir sıçrama yoktur; kesintisiz bir olgunlaşma, bir akış vardır. Ama akıl, bu akışı kavramakta zorlanır. O, ancak durdurduğunda, parçalara ayırdığında anlar.
Bu yüzden bilim ve klasik felsefe, hayatı ve tekâmülü tam olarak kavrayamaz, onları ıskalar. Onlar, zamanı mekâna çevirirler. Zamanı bir çizgi, anları da o çizgi üzerindeki noktalar gibi düşünürler. Oysa gerçek zaman, gerçek süre, bir melodi gibidir; notaları birbirinden ayıramazsınız, hepsi birbirinin içinde erir. Onlar ise, olmuş bitmiş olanla, ölü maddeyle, uzayda yan yana dizilmiş parçalarla ilgilenir.
Akıl, "yeni"yi kabul edemez; her şeyi eski parçaların yeni bir dizilimi sanır. Oysa hayat, her an yaratıcıdır. Her an, evrene daha önce hiç olmayan, öngörülemez bir şey katılır. Ressamın tablosundaki son fırça darbesi gibidir hayat; bütün boyalar ve tuval orada olsa bile, resmin kendisi o an yaratılır ve önceden bilinemez.
Mekanist görüş (her şeyi sebep-sonuç ilişkisiyle, makine gibi açıklayanlar) ve Finalist görüş (her şeyin önceden çizilmiş bir plana göre gittiğini savunanlar) aynı hataya düşer: İkisi de zamanı yok sayar. İkisi de "her şey zaten verilmiştir" der. Oysa zamanın kendisi, sürenin kendisi, yaratımın kumaşıdır. Zaman, olayların içine dizildiği boş bir kap değil, şeylerin bizzat kendisini yonttuğu, olgunlaştırdığı bir süreçtir. Şekerli suyun erimesini beklemek zorundayım; bu süre ne uzatılabilir ne kısaltılabilir, çünkü bu bir oluştur, mutlak bir gerçekliktir.
VIII. İnsan ve Sezgi
Peki, aklımız maddeye ve durağanlığa bu kadar ayarlıysa, maddeye bu kadar gömülmüşse, hayatın o akışkan, yaratıcı özünü nasıl kavrayacağız? Akıl, kendi doğasını aşıp, geldiği kaynağa dönebilir mi?
İşte burada Bergson, üçüncü bir bilme yetisini devreye sokar: Sezgi (Intuition).
Akıl, içgüdüden tamamen kopmamıştır. Onun etrafında hâlâ sönük bir hale gibi duran, "içgüdüsel" bir yetenek vardır.
Sezgi, akla dönüşmüş olan bilincin, tekrar içgüdünün o "içeriden bilme" yeteneğine dönmesidir; ama bu kez kör bir alışkanlık olarak değil, aydınlanmış, farkında ve özgür bir şekilde. İçgüdü bilinçsizdir, akıl ise dışsaldır. Sezgi ise, aklın ışığıyla aydınlanmış içgüdüdür.
Sezgi, hayatın akışını dışarıdan seyretmek değil, o nehre girmek, onunla birlikte akmaktır. Sezgi sayesinde biz, hayatın akışını dışarıdan seyretmeyi bırakıp, o akışın içine gireriz. Bir sanatçının eserine duyduğu o derin sempati gibi, biz de hayatın içine dalarız. Kendi bilincimizin derinliklerine indiğimizde hissettiğimiz o sürekli değişim, o bölünemez akış hissi, sezginin ta kendisidir.
İşte insan, bu yüzden tekâmülün zirvesidir. Diğer tüm canlılarda bilinç bir çıkmaza girmiş; ya maddeye yenik düşmüş ya da içgüdünün dar tüneline hapsolmuştur. Yalnızca insanda bilinç zincirlerini kırmıştır. İnsan beyni, alışkanlıkların otomatikliğine karşı durabilen, eski mekanizmaları yeni amaçlar için kullanabilen bir özgürlük aracıdır.
IX. Sonuç
Toparlayacak olursak; tekâmül, önceden çizilmiş bir planın uygulanması (finalizm) veya maddi parçacıkların rastgele çarpışması (mekanizm) değildir. Tekâmül, yaratıcıdır.
Evren, devasa bir yaratma sürecidir. Bir yanda aşağıya doğru düşen, katılaşan, zorunluluk ve tekrarın hakim olduğu madde vardır. Diğer yanda, bu düşüşe direnen, yukarı tırmanan, özgürlük ve yaratma peşindeki hayat (bilinç) vardır.
Bitkiler ve hayvanlar, bu büyük ordunun farklı kollarıdır. Bitkiler maddeyle olan savaşta uykuya dalmış, enerjiyi toplamıştır. Böcekler (eklem bacaklılar) içgüdüyü mükemmelleştirmiş ama otomatikleşmiş bir dar alana sıkışmıştır. Bitkiler enerjiyi toplayarak, hayvanlar hareketi geliştirerek, aşağı türler omuz vererek insanı yükseltmişlerdir. Sanki tüm doğa, tüm o milyarlarca yıllık çaba, tek bir şeyi başarmak için; maddeyi yenip özgürlüğü yaratmak için, yani İnsan'ı yaratmak içinmiş gibidir.
Yalnızca insan, maddenin direncini kırmayı tam anlamıyla başarmıştır. İnsan beyni, bilinci serbest bırakan bir mekanizmadır. Akıl ve dil sayesinde insan, maddeyi aşmış, onu araca dönüştürmüştür. İnsan, tekâmülün bir "amacı" değildir belki ama tekâmülün "başarısı"dır. O, hayat hamlesinin en ileri ucudur.
İnsanlık, zaman ve mekân içinde, her birimizin yanında, önünde ve arkasında dörtnala koşan devasa bir ordudur. Bu ordu, her türlü direnci devirmeye ve engelleri, belki de ölümü bile aşmaya muktedir, sürükleyici bir taarruz halindedir.
Bizler tecrit edilmiş varlıklar değiliz. En küçük toz zerresi nasıl tüm güneş sistemiyle dayanışma içindeyse, en ilkel canlıdan insana kadar tüm organizmalar da o tek ve devasa "hayat hamlesi"nin taşıyıcılarıdır. Felsefenin görevi, bizi sadece maddeyi yöneten aklın darlığından kurtarmak değil, aynı zamanda sezgi yoluyla bu büyük akışın, bu yaratıcı oluşun bir parçası olduğumuzu bize hissettirmektir.
_edited.jpg)