top of page

Necip Fazıl Tarihi Nasıl Yorumluyor?

Necip Fazıl Tarih Yorumu

Üstad Necip Fazıl, ardında yalnızca edebî eserler değil, sistematik bir dünya görüşü ve bu görüşü temel alan özgün bir tarih anlayışı bırakmıştır. Eserlerinde, konferanslarında ve çeşitli yazılarında ortaya çıkan bu tarih anlatısı, pozitivist tarih yazımından bütünüyle ayrılır. "Büyük Doğu" ideolojisi etrafında şekillendirdiği "tarih muhasebesi", medeniyetlerin ruhî ve fikrî seyrini ele alır. Bu muhasebede tarih, "olan"ın basit bir kaydı değil, "olması gereken" idealin prizmasından geçirilerek yorumlanan bir muhakeme mevzuudur. Necip Fazıl’ın, çeşitli eserleri ve konuşmalarında uzun uzun anlattığı Osmanlı serüveni, bu anlamda daha geniş bir metafizik çerçevenin tarihe uygulanmasıdır. (Bkz: Necip Fazıl ve İdealist Tarih Anlayışı) Bu nedenle onun tarih anlayışı, modern tarihçiliğin dayandığı nesnellik, tarafsızlık ve olgulara mutlak bağlılık ilkelerini bilinçli olarak reddeden, yorumlayıcı ve açıkça taraf tutan bir yaklaşıma dayanır. Çünkü tarih, doğası gereği anlamla yüklü bir insani alandır ve anlam, hiçbir zaman tarafsız bir konumdan üretilemez. Bu nedenle onun tarih metodu, olguların kendisine değil, olguların ardındaki hikmete yönelen yorum merkezli bir model olarak iş görür. Bu anlamda Necip Fazıl, modern tarihçiliğin değerlerini karşısına alır; tarih ona göre nesnel değil öznel, tarafsız değil seçici, betimleyici değil yorumlayıcıdır. Onun için tarih, bir dünya görüşünü temellendirmek, dost ve düşmanları belirgin hale getirmek, soyut fikirleri somut şahsiyetlerde ete kemiğe büründürmek ve bir toplumun ruh kökünü yeniden keşfetmek için kullanılan bir araçtır. Bu nedenle tarih okumalarında amaç, geçmişi sıralamak değil; bir medeniyetin yükseliş ve çöküşünü belirleyen ruhî dinamikleri görmek, toplumu ayakta tutan manevi bağların sürekliliğini tespit etmektir.


Tarih yazımının doğasına ilişkin bu değerlendirmesini somutlaştırmak amacıyla, tarihçileri üç düzeyde sınıflandırır ve böylece kendi metodunun sınırlarını da görünür kılar. İdeal tarihçiyi, olayların yüzeyinde değil derin anlamında dolaşan, tarihî olguları bir fikir bütünlüğüne bağlayan, sanatkâr duyarlılığını düşünür titizliğiyle birleştiren kişi olarak tanımlar. İkinci tip tarihçi daha ölçülü, daha akademiktir. Olayları analiz eder, sentezler, genel bir çerçeveye oturtur. Necip Fazıl onu saygıyla anar; fakat sınırlı bulur. Çünkü bu tarihçi kendi uzmanlık alanını aşamaz, olayların ardındaki büyük fikrî bütünlüğü yakalayamaz. Necip Fazıl’a göre bu tarihçinin en temel kısıtlılığı, "mevzuuyla kayıtlı mahallî idrak" sahibi olmasıdır. Yani, sadece kendi uzmanlık alanının sınırları içinde kalır, olayları daha geniş bir felsefi veya "hikmet" çerçevesine oturtamaz. Büyük düşünce hamlesine sahip değildir ama işini düzgün yapan bir bilim insanıdır. Necip Fazıl’ın en zayıf bulduğu, en çok eleştirdiği ve en alt basamağa yerleştirdiği tarihçi tipi ise sadece belgelere bakan, olayları olduğu gibi aktarmaya çalışan, hiçbir yorum ve fikir üretmeyen kişidir. Bu yaklaşımın sahibi, tarih için sadece "malzeme ve ham madde" toplar ve olayların yorumlanmasıyla ilgilenmez. Necip Fazıl onu “kuru müşahedeci”, “düpedüz fotoğrafçı”, “dış hakikate takılıp kalmış yavan akıl” gibi ifadelerle niteler. Bu tarihçi, ona göre, ham malzeme toplar ama yapı kuramaz; olayları sıralar ama anlamlandıramaz.


Necip Fazıl böylece, Türk ve İslam tarihini ruh ve ahlâk ekseninde radikal bir yeniden yoruma tabi tutar. Ona göre tarihî süreçler, ilerleyen bir çizgiden ziyade, mutlak bir referans noktasına yakınlık veya uzaklıkla anlam kazanan halkaların bütünüdür. Bu mutlak referans noktası, İslam'ın en saf haliyle yaşandığına inandığı Hz. Peygamber ve Sahabe dönemidir. Necip Fazıl, Resûlullah’ın Veda Hutbesi'ndeki "İşte zaman, devrini icra ede ede çıktığı noktaya vardı!" sözünü, helezonik tarih anlayışının bir sırrı olarak yorumlar. Bu ifade, tarihin kemale

ererek zamanın adeta metafizik bir sıfır noktasına, yani saf başlangıç anına döndüğünü tesciller. Bu an, kendisinden sonraki tüm "aksiyon"ların ölçüleceği mutlak ve değişmez standardı belirler. Artık süreklilik, Hz. Peygamber'in getirdiği ölçülerin takip edilmesiyle sağlanacaktır. Bu sürekliliğin ifadesi ise "aksiyon"dur.


Necip Fazıl’ın tarih anlayışında "aksiyon", genel anlamıyla hareket değil, "fiilde erimiş fikir" ve inanılan fikrin eşya ve hadiseler üzerinde kurduğu mimaridir. Gerçek aksiyon, ardında büyük bir tefekkür, dünya görüşü ve iman barındıran, yani mutlak surette bir fikre, imana ve ideale dayanması gereken; eşyaya ve hadiselere nizam verme iradesidir. Buna göre tarih; iman, aşk ve vecd ile beslenen bir ruhun madde üzerindeki hâkimiyet mücadelesidir. Necip Fazıl’ın tarih anlayışı, milletlerin ve medeniyetlerin bu aksiyon ruhuna sahip olup olmamalarına ve aksiyonlarını yönetecek fikrî bir seviyeyi kurabilme yeteneklerine dayanır. Dolayısıyla o, tarihi ve nesilleri aksiyonlarının fikrî bir temele dayanıp dayanmadığı ölçüsüyle değerlendirir. Tarihte iz bırakmış bütün ordular ve hareketler, millî bir dimağın (fikrin) emrindeki yumruk olarak başarıya ulaşmıştır. Mesela Napolyon, sadece fetih divanesi ve "gayesiz bir aksiyon şairi" değil, belli başlı bir ruhu cemiyete aşılayacak "bir hamle sanatkârı"dır. Ancak fikirden koptuğunda aksiyon sadece "ham kuvvet"e dönüşür ve otoritesini kuramayan beyne karşı isyan ederek cemiyeti yıkar; tıpkı Roma ordularının son dönemlerinde veya Osmanlı'daki Yeniçeri isyanlarında olduğu gibi.

 

Necip Fazıl'a göre Doğu, yeryüzündeki galip ve asli rengini, kendisini bütün dünyaya karşı taarruza ve büyük bir aksiyona kaldıran ezelî İslâm ruhuyla kazanmıştır. İslâmiyet'in doğuşundan 15. yüzyıla kadar geçen süre, Doğunun tek bir ferdin içinden başlayarak topyekûn insanlığa doğru yönelttiği yekpare ve muazzam bir aksiyon çizgisi olarak tarihe geçmiştir. İslâm tarihi, Bedir'den itibaren putları ve bâtılı yıkan, kılıcını merhamet ve ulvî bir prensip emrinde kullanan muazzam bir aksiyon silsilesidir. İslâm'ın ilk nesli olan Sahabiler de anı anına vazife şuurunu taşıyan, ebedî bir aksiyon yolunun yanan ve tutuşan yolcuları olarak tarihe yön vermişlerdir. Türklerin tarih sahnesindeki rolü ve çöküşü de bu kavram etrafında şekillenir. Türk milleti, Osmanlı İmparatorluğu kadrosunda Doğuyu en büyük iş, hamle ve aksiyon plânına çekmiş, maddî hamle ve hareket çerçevesinde rakipsiz bir seviyeye ulaşmıştır. Bu anlamda Necip Fazıl, Türk tarihini aksiyon ruhunun mevcudiyetine göre safhalara ayırır. Osman, Orhan, Murad, Yıldırım, Fatih Sultan Mehmed ve Yavuz Sultan Selim dönemleri, saf aksiyonun ve iman hamlesinin zirvede olduğu dönemlerdir. Ancak Kanuni Sultan Süleyman devriyle birlikte bu aksiyon kabiliyeti gölgelenmeye, ruh pörsümeye başlamış; Viyana önlerinde fütuhatın durması bunun en belirgin delili olmuştur. Şarktan (Fars) ve Garptan (Bizans ve Avrupa) gelen tesirler, Yıldırım devrinde başlayan bazı ahlâkî zaaflar ve zamanla Yeniçeri'nin dahi yozlaşmasına yol açan vecd kaybı, cemiyetteki aksiyon ruhunu öldürmüştür. Necip Fazıl, bilhassa Tanzimat'tan itibaren başlayan dönemi "küçük ve yarım davranışlar ve taklitler devri" olarak niteler. Ona göre taklitle aksiyon asla barışamaz; çünkü taklit, bir fikrin çilesini çekmeden onu sadece dış yüzünden kopyalamaktır. Çile ve aşk olmayınca, ibdâ (meydana getirme) cehdi ve şevk de olmaz; dolayısıyla aksiyon doğmaz. Bu yüzden son 400 yıllık, bilhassa da Tanzimat sonrası 125 yıllık tarihimizi Batı'ya karşı perişan bir savunma, boyun eğme, manen teslim olma ve aksiyonsuz kalış devri olarak tanımlar.

 

Ancak Necip Fazıl, Türk tarihinin en büyük zaafını ve çöküşünün temel sebebini, aksiyonun onu güden fikirden kopmasında bulur. Ona göre aksiyonu içeride ve ruh cephesinde başlatmak büyük bir fikir ve hamle adamının işidir; ancak Türk tarihi tam dört asırdır böyle bir şahsiyetten öksüz kalmıştır. Necip Fazıl'a göre, Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan Tanzimat'a ve günümüze kadar uzanan süreçteki en büyük zaafımız, kafasında “usûl ve terkip” yatan büyük bir Türk mütefekkirini bir türlü yetiştirememiş olmamızdır. Osmanlı'nın en kudretli dönemlerinde bile Türkler maddî iş ve aksiyonda birinci olmalarına rağmen, sâf ve büyük tefekkür plânında eksik kalmışlardır. Dünya çapında fikir adamları yetiştirilememiş, bu fikrî boşluk yüzünden cemiyet "onbaşı kültürlü basit aksiyon adamlarının" itiş kakışlarına mahkûm olmuş ve bu kişileri kahramanlaştırmıştır. Fikrin rehberliğinden çıkan bu kuru aksiyon zamanla donmuş, Batı'nın yeni atılımları karşısında Şark'ın bütün aksiyonunu kaybederek gerilemesine yol açmıştır. Halbuki aksiyon; ruh, kafa, el ve alet silsilesi içinde ancak bağlı olduğu düşünce merkezinin emrinde kaldıkça değerlidir. Necip Fazıl’a göre, tarihte kalıcı zaferler, aksiyonun tek başına yüceltilmesiyle değil, onun mutlak bir dünya görüşünün emrine girmesiyle elde edilir. Necip Fazıl, devleti ve özellikle orduyu, mukaddes bir dâvanın dışa dönük, ihtişamlı bir "aksiyon cihazı" ve fikrin manivelası olarak tanımlar. Fikre ve imana dayanmayan, kendi başına bir amaç haline gelen her aksiyon (örneğin Yeniçeri isyanlarındaki külhanbeylik ve zorbalık), eninde sonunda kontrolden çıkarak kendi cemiyetini ezen bir felakete dönüşür.

 

Necip Fazıl’a göre, dünyevî beka ancak dünyayı "ahiretin bir tarlası" olarak gören, kâinatın muhasebesine varan ve maddeyi mutlak bir ruhun emrine veren üstün bir "dünya görüşü" ile mümkündür. Tarih boyunca yalnızca maddî ve dünyevî kudrete dayanan, ancak ruhî ve metafizik bir ahlâktan mahrum kalan bütün medeniyetler ve ihtilaller çökmeye mahkûm olmuştur. Eski Roma'nın "cevr ve cefaya tahammül" ahlâkı, madde ötesi bir dayanak bulamadığı için çürümüş ve yozlaşmıştır. Roma orduları, başlangıçta cevr ve cefaya tahammül (stoisizm) ahlâkına bağlı, nizam temsilcisi bir fikir ve mefkûre ordusu olarak başarılı olmuştu. Ancak zamanla cemiyette fesat yüz gösterip bu merkezî fikir kararmaya başlayınca, askerî güç sadece ham kuvveti yüceltmeye başlamış; bunun neticesinde generallerin isyan edip bizzat kendi başkentleri olan Roma'nın üzerine yürüdükleri yıkıcı bir devir açılmıştır. Türk tarihindeki en çarpıcı örnekse Yeniçerilerdir. Bir zamanlar dünyanın en nizamlı "fikir ordusu" olan bu kurum, içindeki ideali kaybedince, "hudutta düşmanına mağlûp, içeride milletine galip" rezil bir "fikirsizlik ejderine" dönüşmüştür. Dış düşmana karşı milletini korumaktan âciz hâle gelen bu askerî güç, savaş kazanma hırsını ve enerjisini kendi milletine kılıç çekerek, kendi vatanını işgal ve gasp ederek tatmin etmeye kalkışmıştır. Doğu böylece kendi aksiyonunu kaybederken, Batı (Eski Yunan, Roma ve sonrasında Hristiyanlık) kendi bâtıl inançları çerçevesinde bile olsa tarihte büyük aksiyonlar sergilemiştir. Aynı şekilde Rönesans, Fransız İnkılabı ve Napolyon'un askerî dehası da tarihte büyük birer aksiyon şahlanışıdır. İnanılan dava yanlış dahi olsa, mutlak inanmanın verdiği cüret ve aksiyon, tarihi kendi lehine şekillendirmekte muvaffak olmuştur.

 

İslâmî ruh ve ideoloji, başlangıçta saf bir aşk, vecd ve muazzam bir fetih aksiyonu olarak tarihe yön vermişti. Ancak bu büyük fetih hamleleri geçtikten sonra, toplumu yeni nefis muhasebelerine ve yeni hedeflere taşıyacak şahsiyetler çıkmadığı için, bu aksiyon ruhu donmuş ve kaba yobazların ölü kalıplarına hapsolmuştur. Tefekkürsüzlüğün getirdiği bu çöküş karşısında, Tanzimat’la başlayan kurtuluş çareleri de derinlikli bir düşünceden mahrum olmuştur. Ortaya çıkan sahte aydınlar ve reformcular, Doğu ve Batı arasında gerçek bir fikir çilesi çekemedikleri, tarihin ve kâinatın muhasebesini yapamadıkları için, eylemi sadece Batı'nın dış kabuğunu kopyalamak ve "hürriyet, adalet, müsavat" gibi ezberlenmiş sloganları haykırmak sanmışlardır.

 

Necip Fazıl’ın “fikirsizlik zaafı” diye belirttiği husus, aslında “İslam’a Muhatap Anlayış”ın kaybedilmiş olmasıdır, yani Müslümanların, İslam’ın kabuğunda kalma durumudur. Necip Fazıl bu kabuğu bekleyenlere "kaba softa ve ham yobaz" der. İslâm'ı bir "aksiyon ve vecd" kaynağı olmaktan çıkarıp, ölü kalıplara hapsedenler, işte bu anlayışı kaybedenlerdir. Ona göre İslâm, zaman ve mekân üstü mutlak bir hakikattir; onda hiçbir eksiklik veya eskimeden söz edilemez. Ancak Kanuni sonrası dönemden itibaren pörsüyen ve donan şey İslâm değil, Müslümanların İslâm'ı çağa tatbik etme yeteneği, yani "İslâm'a muhatap anlayış"tır. İmam-ı Gazali veya İmam-ı Rabbani gibi şahsiyetlerin kendi çağlarında yaptığı o büyük "anlayış yenilemesini" son dört asırda Osmanlı/Türk dimağı yapamamıştır. Kendi öz kaynaklarından (İslâm'dan) yeni bir "aksiyon" üretemeyenler, çareyi Batı'nın dış kabuğunu kopyalamakta bulmuştur. Dini eşya ve hadiselere tatbik edecek "anlayış" (fikir) üretilemeyince, ortaya çıkan boşluk Tanzimat'tan İttihat ve Terakki'ye kadar Batı'nın kabuğunu kopyalayan sahte inkılapçılarla doldurulmuştur.

 

Yakın tarihimizde fikirsiz eylemin en tahripkâr temsilcileri, sahte aydınlar zümresinin ilk kez bir "aksiyon ocağı" etrafında birleştiği Jön Türkler ve İttihat ve Terakki cemiyetidir. Ortaya hiçbir derinlikli dünya görüşü, nefs muhasebesi veya sistem koyamayan bu zümre, içyüzünü bilmedikleri ezberlenmiş bir "hürriyet" sloganıyla eyleme geçmiş ve farkında olmadan vatanı içinden çürüten emperyalist bir anarşi dünyasının hazırlayıcısı olmuşlardır. İttihat ve Terakki, fikrî aczini kapatmak için aksiyonu tamamen "kurşun ve dinamite havale etmiş", adım başı suikastler, terör ve zorbalıkla cemiyeti sindirmiştir. Sonuçta bu fikirsiz hareket, 600 yıllık koca Osmanlı İmparatorluğu'nu peş peşe felaketlere sürükleyerek parçalanmasına sebep olmuştur.

 

Bu bağlamda Necip Fazıl, Sultan II. Abdülhamid'i bir "aksiyon ve taarruz kahramanı" olarak değil, bir "müdafaa ve eldekini muhafaza dehası" olarak tanımlar. Abdülhamid, içte ve ruhta bir aksiyon başlatacak yaratılışta ve donanımda bir adam değildi; onun etrafında bu aksiyonu başlatacak gerçek inkılapçılar da mevcut değildi. O tahta çıktığında devlet içeriden sömürülmüş, dışarıdan kuşatılmış ve "Hasta Adam" olarak tasfiye masasına yatırılmıştı. O ise büyük devletler arasındaki rekabetleri ve menfaat çatışmalarını büyük bir ustalıkla kullanarak, parçalanmak üzere olan koca imparatorluğu 33 yıl boyunca ayakta tutmayı ve yıkılmaktan korumayı başarmıştır. Abdülmecid döneminden itibaren biriken ve devleti ipotek altına alan 300 milyon altınlık devasa dış borcu, kendi şahsi tasarruflarını ("Kise-i Hümayun") da kullanarak 30 milyon gibi onda bir seviyesine indirmiş ve saltanatı boyunca tek kuruş yeni borç almamıştır. Necip Fazıl'a göre Abdülhamid, Tanzimat ile başlayan ve Türk ruh kökünü kurutmayı hedefleyen körü körüne Batı taklitçiliğine, sahte yenilik hareketlerine ve "uykuda gezer" sahte inkılapçılara (Jön Türkler, İttihatçılar) karşı duran muazzam bir şahsiyettir. Ermeniler, Yahudiler ve sahte hürriyetçiler tarafından kendisine "Kızıl Sultan", "Zalim" ve "Müstebit" gibi iftiralar atılmasına rağmen, Necip Fazıl onu dünya tarihinde eşi görülmemiş derecede merhametli ve adil bir padişah olarak tanımlar. Necip Fazıl'a göre onun yegâne zayıf noktası da düşmanlarını yok etmek yerine onlara acıyan bu "evliya mizaçlı" aşırı merhametidir. Abdülhamid; Siyonistlerin, Masonların, Batılı emperyalistlerin ve onların içerideki maşalarının ortaklaşa yürüttüğü bir operasyonla tahttan indirilmiş, kendi faziletlerinin kâmil zıddıyla (adaletine karşılık zulümle, cesaretine karşılık korkaklıkla) suçlanmış tarihin en büyük mazlumudur.

 

Yakın tarih ve günümüz toplumunu değerlendirirken Necip Fazıl, milletin "aksiyonculuk ruhuna en son haddiyle uzak ve yabancı" bırakıldığını, insanların sindirilip pısırık bir hayata zorlandığını ifade eder. Yakın tarihi ve nesilleri "aksiyon" kavramı üzerinden ikiye ayırarak eleştirir. Meşrutiyet'i getiren, Birinci Dünya Savaşı'nı idare eden ve İstiklâl Savaşı'nı veren neslin en bariz vasfı "aksiyonculuğu", gözüpekliği ve atılganlığıdır. Nitekim bu nesil, müspet aksiyon olarak İstiklal Savaşı'nda en çetin eserini vermiştir. Fakat bu aksiyon neslinin saf fikir yönü eksik olduğu için, madde planında kurtarılan dava, mânâ planında öksüz kalmıştır. Örneğin, "İttihat ve Terakki" ilk defa bir "aksiyon ocağı" olarak ortaya çıkmış; fakat derin bir milli düşünceden yoksun oldukları için bu aksiyonları kısa sürede kurşun, dinamit ve suikastlere havale edilen dış güdümlü bir yıkıma dönüşmüştür. Birinci Dünya Savaşı sonrasında (Mütareke yıllarında) yetişen nesil ise, önceki nesle göre şahsiyet, dünya görüşü ve fikir çilesi bakımından daha üstündür. Ancak bu neslin en zayıf tarafı "aksiyonculuk" olmuştur. Bu nesil, inandığı değerleri madde ve iş âlemine nakşedecek aksiyon gücünden ve cesaretinden mahrum kalmış; sokakların ve meydanların adamı olmak yerine, birbirinden kopuk, ürkek ve münzevi bir ruh haline bürünmüştür. Necip Fazıl, eylem ve düşünce arasındaki bu trajik parçalanmayı şu sözlerle özetler: "Anlamayıp da yapan, onlar; anlayıp da yapamayan, siz!.." Özetle Necip Fazıl, tarihî yükselişleri "fikrin emrindeki aksiyon" ile açıklar; son birkaç asırlık çöküşümüzü ise aksiyonun ya fikirden tamamen koparak kuru bir maceracılığa (İttihatçılar gibi) dönüşmesiyle ya da fikrin aksiyona dökülemeyip pasif kalmasıyla temellendirir.

 

Necip Fazıl'a göre Menderes de her türlü aksiyon ve hamleye yabancı bir "paşazade mizacına" sahiptir. O, siyaset sahnesine bir "siyasî edebiyat adamı" olarak çıkmış; fiil, hareket ve hamle gerektiren kritik anlarda eyleme geçmek yerine, sadece "aynı edebiyatla kızıp köpürmek ve kabını örselemekten öteye varamayan" bir profil çizmiştir. Necip Fazıl'a göre Menderes'in trajedisi, yapması gereken "aksiyonu" yapmamasından doğar. Fikir, plan ve cüret gerektiren hiçbir meselede "miskal derecesinde ihtilâlci" (aksiyoner) olamamıştır. Gerektiğinde risk alıp, karşısındaki yıkıcı unsurları (Halk Partisi zihniyetini) kökünden tasfiye edecek "hepçi" bir aksiyona girişmekten kaçınmıştır. Hasımlarını kahredici bir eylemle durdurmak yerine, sürekli "boynu bükük cevaplar" vermeye çalışmış, eylemsiz bir atılganlık ve sadece "pasif isyan" sergilemiştir. Partisini tek ve sağlam bir fikri mihraka oturtup zıt kutupları tasfiye etmeyi bilememiş, "öldürmeyeni öldürürler" kanununun kurbanı olmuştur. Karşılaştığı zorluklar ve muhalefet saldırıları karşısında, ideal sahibi insanlara mahsus o "sert gözükaralığa" ve "iman cesaretine" sahip olamamıştır. Zira Menderes, çilesi çekilmiş hiçbir dünya görüşüne, ideolojiye veya felsefi mektebe tam anlamıyla bağlı değildir. Bu merkezi ve ruhî otoriteden mahrum olduğu için de yaptığı yollar, barajlar, fabrikalar gibi onca maddi imar eylemi "hedefsiz" kalmış; ruh ve ahlak kalkınmasıyla desteklenmediği için de bu aksiyonlar kör bir adamın odasını süslemesine benzemiştir. İhtilal ve gerçek bir aksiyon yapacak cesareti (cüreti) olmadığı için, ihtilal yapmak isteyenlerin en müsait hedefi haline gelmiştir. Necip Fazıl, Adnan Menderes'in siyasi serüvenini ve bu fikir ve aksiyon noksanlığını şu sözlerle özetler: Kader ona iktidar yolunu açarken "ya ol, ya öl" demiştir; Menderes gereken şahlanışı ve eylemi gösterip "olmayı" bilemediği için, sonunda "ölmeyi" kabul etmeye mahkûm olmuştur.

 

Beklenen kurtuluş, bütün bu parçalanmışlığı aşarak kâinat çapında bir dünya görüşüyle (dimağ) eşyaya ve hadiselere yön verecek hamle gücünün (yumruk) yeniden tek bir bünyede birleşmesine bağlıdır. Tarihî hezimetlerin telafisi, ancak İslâm'ın asli ruhuna dönen ve tarihi yeniden kucaklayacak olan yeni bir gençliğin sahneye çıkmasıyla mümkündür. Bu neslin en temel vasıfları aşk, çile (ıstırap) çekme kabiliyeti, sır idraki ve eşyaya tahakküm edecek büyük bir aksiyon dehâsıdır. İslâm ruhunu tarih sahnesinde yeniden şahlandıracak olan yegâne güç, "Eğer hemen değilse ne vakit?" şuuruyla hareket eden ve her saniyenin hakkını veren bu yeni aksiyon ve disiplin ruhudur. Tarihî hezimetlerin sebebi olan fikirsiz aksiyon dönemini kapatmanın tek yolu, dâvayı "güneşten duyulacak derecede fikirde ve aksiyonda yükseltmek"tir.

"Eski usullerle İslam’ın öğretilmesi devri artık bitti. Ümmî imanı kalmadı.

Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım… Allah’a giden yol sonsuz sayıdadır.

Resim, müzik, şiir, roman, mimari, tiyatro; sonsuz…

Bunlar arasından bir yol bulup o yolun dervişi olmaya bakın!"​​

Salih Mirzabeyoğlu

bottom of page