top of page

Neymiş Bu İslam İktisadı? (1)

islam iktisadı

“İslâm iktisadı” denince çoğu insanın aklına birkaç hazır başlık gelir: faiz yasağı, zekât, katılım bankacılığı, helal kazanç, israf etmeme, kul hakkı... Bunların hepsi doğru; ama yetmez. Hatta sadece bunlarla yetinildiğinde, İslâm iktisadı dediğimiz şey, kapitalizmin biraz ahlâklı, biraz dindar, biraz faizsiz, biraz sosyal yardımlı bir çeşidine dönüşür. Oysa mesele bundan çok daha derindir. İslâm iktisadı, piyasaya birkaç dinî kural eklemek değildir. İnsanı, malı, emeği, mülkiyeti, parayı, ihtiyacı, refahı ve dünyayı yeniden düşünmektir. Bugün İslâm iktisadına ihtiyacımız varsa, bu sadece Müslümanların faizsiz bankaya ihtiyacı olduğu için değildir. İslâm iktisadı, eğer hakkıyla anlaşılırsa, sadece Müslümanların iç meselesi de değildir. Paranın insan ilişkilerini zehirlediğini hisseden herkes için bir sorgulamadır. Ekonominin büyürken insanı küçülttüğünü fark eden herkes için yeni bir kapıdır. Öyleyse nereden başlamalı?


Evvela şu söylenmeli: İslâm iktisadı, faizsiz kapitalizm değildir. Hayırseverlik sosuyla yumuşatılmış piyasa düzeni değildir. Devletçilikle karıştırılmış sosyal adaletçilik değildir. Sadece zekât ve sadaka sistemi değildir. Sadece finans tekniği değildir. İslâm iktisadı, kapitalizmin Müslümanlaştırılmış versiyonu değildir. İslâmî hassasiyetlere uygun yatırım fonları, faizsiz kredi teknikleri, helal sertifikalar, zekât uygulamaları elbette konuşulabilir. Ama bütün bunlar daha büyük bir sorunun içinde yer almalıdır: Hangi hayat tarzı? Hangi insan? Hangi cemiyet? Hangi mülkiyet? Hangi para? Hangi ihtiyaç? Hangi refah? Bugünkü İslâm iktisadı tartışmalarının çoğu da burada eksik kalıyor: faizsiz finansı konuşuyor, ama tüketim kültürünü konuşmuyor; zekâtı konuşuyor, ama mülkiyetin ruhunu konuşmuyor; kalkınmayı konuşuyor, ama insanın ne için kalkınacağını konuşmuyor. “İslâm iktisadı” denince çoğu zaman katılım bankacılığı konuşuluyor. Elbette finansal araçlar, faizsiz modeller, ortaklık usulleri, risk paylaşımı, murabaha, mudaraba, müşareke gibi teknik başlıklar önemlidir. Fakat işin özü nedir?


Yine, İslam iktisadı üzerine tartışmalar çoğu zaman şu soruya sıkışır: Piyasa mı, devlet mi? Oysa piyasa da devlet de insanın ve cemiyetin üstünde mutlak ölçü değildir. Piyasa ahlâksızsa sömürü üretir. Devlet ahlâksızsa cebir üretir. Piyasa dizginsiz kalırsa güçlü zayıfı ezer. Devlet sınırsızlaşırsa toplumu boğar. Bu tartışma bir yana, Batı’nın iktisadî düzeni bugün sadece gelir adaletsizliği değil, arzu mimarisi de üretiyor. İnsanlara neyi istemeleri gerektiğini öğretiyor. Sadece mal satmıyor; hayat tarzı satıyor. Sadece ürün pazarlamıyor; kimlik pazarlıyor. Sadece kredi vermiyor; gelecek üzerinde ipotek kuruyor. Sadece çalışma düzeni kurmuyor; insanın zamanını, dikkatini, yorgunluğunu ve ailesini yeniden şekillendiriyor. Dolayısıyla kapitalizme yönelik gerçek kültür eleştirisi, sadece “çok tüketiyoruz” demekle kalamaz. Şunu sormalı: Bize neyi ihtiyaç diye öğrettiler? Neyi başarı diye öğrettiler? Neyi özgürlük diye öğrettiler? Neyi refah diye öğrettiler? Neyi hayatın gayesi diye öğrettiler?


Garip gelecek ama, iktisadın merkezinde para değil, insan vardır. Garip gelebilir çünkü bugün dünyada para, belki hiçbir çağda olmadığı kadar soyut ve aynı zamanda belirleyici. Ekranda görünen rakamlar servet sayılıyor. Borçlar alınıp satılıyor. Para, maldan ve emekten koparak yeni para üretiyor. İnsan ömrü kredi taksitlerine bağlanıyor. Devletler borçla terbiye ediliyor. Para politikası, milletlerin kaderini tayin ediyor. Bu gerçeklikle yüzleşirken de birçok soruyu atlıyoruz. Para neyin hizmetinde? Sermaye kimin lehine çalışıyor? Risk gerçekten paylaşılıyor mu? Mal cemiyet içinde temizleniyor mu? İnsan borca mı mahkûm ediliyor, yoksa üretime mi katılıyor? Tüketim mi kışkırtılıyor, dünya imarı mı hedefleniyor? Bu sorular sorulmuyor.


Her şeyden önce bugün modern iktisat bize şunu söyler: İnsan ihtiyaç sahibidir; kaynaklar kıttır; insan faydasını artırmak ister; ekonomi de bu tercihlerin, üretim ve tüketim davranışlarının ilmidir. Bu tarif ilk bakışta makul görünür. Fakat hemen şu soruları unutturur: İhtiyaç nedir? İnsan neye muhtaçtır? Her arzu ihtiyaç mıdır? Refah ne demektir? Mülkiyetin sınırı var mıdır? Para sadece değişim aracı mıdır? Ekonomi insan için midir, insan ekonomi için mi?Kapitalizm bu sorulara verdiği cevaplarla kendini teknik ve tarafsız bir sistem gibi sunar. Sanki sadece üretimi artırmak, piyasayı işletmek, fiyatları ayarlamak, büyümeyi sağlamak ve refahı çoğaltmak ister. Oysa kapitalizm de bir insan telakkisine dayanır. Onun insanı, sürekli isteyen, sürekli tüketen, sürekli rekabet eden, sürekli daha fazlasına yönelen bir varlıktır. Kapitalizm insana “özgürsün” der; ama bu özgürlüğü çoğu zaman satın alma kudretiyle ölçer. “Tercih senin” der; fakat tercihlerini reklam, moda, borç, statü ve korku ile o belirler. “Piyasa tarafsızdır” der; fakat güçlü olanın daha güçlü hâle geldiği bir düzen üretir.


Ya sosyalizm? Kapitalizm insanı piyasanın içinde çözerken, sosyalizm insanı sınıfın ve devletin içinde çözer. Biri “serbest bırak, piyasa ayarlasın” der; diğeri “topla, merkezileştir, devlet dağıtsın” der. Biri mülkiyeti neredeyse kutsallaştırır; diğeri mülkiyeti neredeyse suç sayar. Biri ferdî hırsı motor yapar; diğeri ferdî şahsiyeti kolektif yapı içinde eritir. İkisinde de insan, kendi ruhî hakikatiyle değil, iktisadî fonksiyonuyla anlaşılır. Ya tüketicidir, ya üreticidir, ya emek gücüdür, ya sermaye sahibidir, ya vergi mükellefidir, ya istatistik kalemidir. Ama insan nedir? Neye göre yaşar? Neyi kazanınca kazanmış olur? Neyi kaybedince insanlığını kaybeder? Bu sorular çoğu zaman sistemin dışında kalır.


Oysa iktisadî faaliyeti insana göre açıklamak gerekir; insanı iktisadî faaliyete göre değil. Bu cümle basit görünebilir, fakat bütün tabloyu tersine çevirir. Çünkü iktisadı insana göre açıklamaya başladığınız anda, iktisat artık yalnız para, mal, fiyat, üretim, tüketim ve bölüşüm meselesi olmaktan çıkar. İslâm iktisadının ilk itirazı tam buradadır: İktisat ahlâktan ayrılamaz. Ahlâk derken yalnız “dürüst olalım, hile yapmayalım, kul hakkı yemeyelim” gibi doğru ama dar bir alandan bahsetmiyoruz. Ahlâk, insanın eşya ve hadiseler karşısında takındığı tavırdır. Mala bakış ahlâktır. Paraya bakış ahlâktır. Emeğe bakış ahlâktır. Fakire bakış ahlâktır. Zengine bakış ahlâktır. Tüketime, israfa, çalışmaya, borca, mirasa, ticarete, üretime, devlete, piyasaya bakış ahlâktır. Hatta insanın neyi ihtiyaç saydığı bile ahlâktır. Bu yüzden İslâm iktisadı, iktisat fakültesinin bir alt dalı olmaktan önce, insan ve cemiyet telakkisidir. Bir dünya görüşü olmadan iktisat olmaz; olsa olsa muhasebe olur, teknik olur, para idaresi olur, banka mevzuatı olur. Elbette bunlar gerekir; fakat bunlar iktisadın ruhu değildir.


Bir toplumun iktisadî yapısını, o toplumun değerler sistemi biçimlendirir. Bu cümle, modern iktisadın ve Marksist iktisat yorumunun alıştığı çizginin dışına çıkar. Çünkü çoğu teori, değerleri ekonominin sonucu gibi görür. “Üretim biçimi değişir, ahlâk değişir; mülkiyet ilişkileri değişir, kültür değişir; ekonomik temel değişir, üstyapı değişir.” Elbette iktisadî şartlar insan davranışını etkiler. Fakat insan sadece şartların mahsulü değildir; şartların tenkitçisidir de. İslâm iktisadı açısından ise mesele şudur: Hangi değerler hangi iktisadı doğurur? Kapitalist değerler kapitalist iktisadı doğurur. Sosyalist değerler sosyalist iktisadı doğurur. Tüketimi başarı, rekabeti hayat, mülkiyeti sınırsız hak, borcu gelecek tasarrufu, reklamı arzu terbiyesi, büyümeyi nihai hedef sayan bir toplumun iktisadı başka olur. Kanaati, emaneti, zekâtı, infakı, helal kazancı, kul hakkını, israf yasağını, faize karşı hassasiyeti, emeğin haysiyetini ve dünyanın imarını Allah’a karşı memuriyet bilen bir toplumun iktisadı başka olur. Aynı iktisadî araçlar bile farklı ruhlarda farklı neticeler doğurur. Bu sebeple İslam iktisadı, “önce ekonomi, sonra ahlâk” demez; “önce değerler sistemi, sonra ona uygun iktisadî yapı” der. İktisadî yapı, ruhun ve dünya görüşünün eşyaya, mala, emeğe, ihtiyaçlara ve mülkiyete dönük görünüşüdür.


İktisat burada kültür meselesi hâline gelir. Bir milletin nasıl yediği, nasıl giyindiği, nasıl ev kurduğu, nasıl düğün yaptığı, nasıl borçlandığı, nasıl tasarruf ettiği, nasıl hediyeleştiği, nasıl miras paylaştığı, nasıl iş gördüğü, nasıl zengin olduğu ve nasıl fakir kaldığı kültürdür. Ekonomi rakamların diliyle konuşur; fakat o rakamların arkasında hayat tarzı vardır. Bir toplumun tüketim alışkanlıklarını değiştirmeden iktisadını değiştiremezsiniz. İsrafı itibar, borcu normal, gösterişi başarı, lüksü ihtiyaç, kanaati gerilik, sadeliği eziklik, helali enayilik, faizi mecburiyet sayan bir kültürde İslâm iktisadı kurulamaz. O hâlde İslâm iktisadı aynı zamanda bir kültür kavgasıdır. Aksi halde yalnız mevzuattan ibaret kalır. İnsanın mala karşı terbiyesi, paraya karşı terbiyesi, tüketim karşısında terbiyesi, zenginlik karşısında terbiyesi, fakirlik karşısında terbiyesi, çalışma karşısında terbiyesi, mülkiyet karşısında terbiyesi… Bu terbiye olmadan hukuk da yetmez, kurum da yetmez, piyasa da yetmez, devlet de yetmez. Çünkü insan aynı insan kaldıkça, yeni isimler altında eski putları üretir.


Bu bakış, sadece Müslümanlara değil, kapitalizmin ruhsuzluğundan bunalan herkese bir şey söyler. Tüketim kültürünü eleştirenlere, borç düzeninden rahatsız olanlara, reklamların arzu üretiminden sıkılanlara, paranın insan ilişkilerini bozduğunu görenlere, iş hayatının insanı yuttuğunu fark edenlere, büyüme rakamlarının saadet getirmediğini anlayanlara bir kapı açar. Çünkü İslâm iktisadı, doğru anlaşılırsa, yalnız “faizsiz işlem nasıl yapılır?” sorusu değildir. “İnsan ne için yaşar ve dünya ne için imar edilir?” sorusudur. Neticede İslâm iktisadı, “daha adil bölüşüm”den ibaret değildir; “daha çok üretim”den ibaret değildir; “faizsiz finans”tan ibaret değildir; “sosyal yardım”dan ibaret değildir. Bunların hepsini içine alabilecek daha büyük bir dünya görüşü ister.


Neymiş bu İslâm iktisadı?


Evvela, insanı iktisadın nesnesi olmaktan çıkarıp iktisadı insanın memuriyetine bağlama davasıymış.

"Eski usullerle İslam’ın öğretilmesi devri artık bitti. Ümmî imanı kalmadı.

Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım… Allah’a giden yol sonsuz sayıdadır.

Resim, müzik, şiir, roman, mimari, tiyatro; sonsuz…

Bunlar arasından bir yol bulup o yolun dervişi olmaya bakın!"​​

Salih Mirzabeyoğlu

bottom of page