top of page

Ruhçu İktisadın Temelleri

Güncelleme tarihi: 28 Ara 2025

"Duygu kışkırtılabilir, yeni zevkler gösterilebilir, psikoloji insanı dışyüzden mânâlandırarak, insan “özü”ne nisbet etmeyen tekliflerde bulunabilir, arzular reklâm ve propagandayla yönlendirilebilir, ekonomi refah yolunda ilerleyebilir, ama “insan” sır olarak kalır."


— Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl'la Başbaşa


Salih Mirzabeyoğlu ruhçu iktisad

1. İktisadın Merkezi: Madde Değil İnsan

İktisat, modern dünyanın algıladığı şekliyle, sadece rakamların, grafiklerin, arz ve talep eğrilerinin soğuk dünyası değildir. İktisat, insan faaliyetlerinin önemli bir bölümünü kapsayan, ancak kendi başına bir gaye ve merkez olmaktan ziyade, bir dünya görüşünün pratik hayata yansıyan "âleti" (vasıtası) hükmünde olan bir disiplindir. Bu bağlamda, iktisadı bağımsız ve mutlak kuralları olan mekanik bir işleyiş olarak görmek hatadır. Nitekim Salih Mirzabeyoğlu’na göre her ekonomik sistemin temelinde bir doktrin, bir inanç ve bir ahlâk sistemi yatar. İnsanların iyi veya kötü olarak yaptıkları değerlendirmeler, ekonomik sistemlerin müesseselerini şekillendirir. Mirzabeyoğlu’na göre iktisadi meseleler, ancak ait oldukları "bütün" içinde ele alındığında hakiki değerine kavuşur. Bu çerçevede öncelik kurumda veya parada değil, "insan"dadır. Dolayısıyla Mirzabeyoğlu’nun iktisadi analizinin merkezinde "insan" ve onun "ruhi" yapısı bulunur.


Bu bağlamda, "Ruhçu İktisat", iktisadi faaliyeti insana göre açıklamayı hedefler. Mirzabeyoğlu'na göre "insan meselesini ekonomi ile başlatıp onda bitirenlerden" olmak yanlıştır; asıl olan "iktisadi faaliyeti insana göre açıklamak"tır. İnsanı iktisadi faaliyete iten temel sebep, görünürdeki maddi ihtiyaçlardan önce, insanın "canlı kalma iradesi"dir. Bu irade, biyolojik bir refleksten öte, ruhî bir zarurettir. Maddeyi yöneten ruhtur; dolayısıyla iktisadi faaliyetlerin kökeni de ekonomik altyapıda değil, insan şuurundadır. Bu yaklaşım, Batı’nın "homo economicus" (ekonomik insan) modelini reddeder. Batı, insanı sadece çıkar peşinde koşan, maddi hazlara odaklı bir varlık olarak tanımlarken; Ruhçu İktisat, insanı "canlı kalma iradesi" ile iktisadi faaliyete itilen, ancak bu faaliyeti ruhî bir zaruret ve şuurla gerçekleştiren bir varlık olarak tanımlar.


2. Kültür, Ahlâk ve Şuurun Önceliği

İktisat, genel olarak "faydacı değerler" üretir ancak neyin "faydalı" veya "değerli" olduğuna karar veren şey kültür ve ahlâktır. İhtiyaç kavramı, iktisadın temelindedir ancak neyin ihtiyaç olduğuna karar veren, yine kültür ve ahlâktır. Mirzabeyoğlu, "Ne kadar kültür varsa o kadar ahlâk vardır" diyerek, iktisadi yapının bir medeniyetin değerler sistemi tarafından şekillendirildiğini belirtir. İktisat, insanın eşyaya atfettiği değerlerle, yani ahlâk ile ayrılmaz bir bütünlük arz eder. Bir malın değeri, ona atfedilen mana ile ilgilidir. Bir kültürde “israf” sayılan bir davranış, diğerinde “itibar” vesilesi olabilir. Örneğin, Kızılderililerin "Potlaç" törenlerinde servetlerini yakarak yok etmeleri, Batılı "homo economicus" (iktisadi insan) için delilik, kendi kültürleri için ise bir itibar kaynağıdır.


Bu çerçevede Mirzabeyoğlu, Marksizm'in "ekonomik yapı değerler sistemini belirler" tezini tersyüz eder. Marksistlerin aksine, "değerler sistemi iktisadi yapıyı biçimlendirir" görüşünü savunur. Ona göre, bir medeniyetin iktisadi yapısı, o medeniyetin inanç ve değerler sistemi tarafından şekillendirilir. İktisat, kendi başına bir belirleyici değil, bir dünya görüşünün (ruh ve ahlâkın) "âleti" konumundadır. Ekonomik veya başka herhangi bir determinist teorinin, insandaki ruhî değişkenleri göz ardı ettiği ölçüde iflas etmeye mahkûm olduğunu belirtir. Marksizmin insanı maddi şartların bir ürünü olarak gören yaklaşımına karşı Mirzabeyoğlu, insanın şartların bir "mahlûku" (yaratığı) olmaktan çok, o şartların "tenkitçisi" (eleştirmeni/düzenleyicisi) olduğunu savunur. Batı’nın materyalist iktisat anlayışı (özellikle Marksizm), ise insan şuurunu ve kültürünü üretim ilişkilerinin bir sonucu olarak görür. Mirzabeyoğlu işte bu denklemi tersine çevirir: "Üretim araçlarının temini, sebep, netice ve gaye olarak şuurun maksadı içindedir." İnsan, ne yaptığını bilmeden (şuur), yaptığı işin (ekonomi) mahiyetini belirleyemez. İnsan, ne yaptığını bilmeden üretim yapan bir varlık değildir.


Bu bağlamda Mirzabeyoğlu, iktisadi krizlerin ve dalgalanmaların kökeninde de "Ruhî Âmil"in (Psikolojik Faktör) yattığını savunur. Buna en büyük delil olarak, 1960’larda Amerika’da yaşanan iktisadi durgunluğu gösterir. Mal boldur, para vardır, ancak "tüketim isteksizliği" baş göstermiştir. Alman İktisat Bakanı Erhard’ın bu duruma koyduğu teşhis, Mirzabeyoğlu’nun tezini doğrular: Kriz "Psiko-Ekonomik"tir. İnsan ruhunun güveni, neşesi ve iştahı kaybolduğunda, matematiksel denklemler işlevsiz kalır. Türkiye’deki krizlerin sebebi de maddi yokluk değil, ruhî plandaki bir çöküntü ve isteksizliktir. Bir toplumda ahlâk çöküntüsü varsa, orada sağlıklı bir ekonomiden söz edilemez.


3. İmam-ı Gazali’nin Penceresinden: Rubûbiyyet ve Eksiklik

Mirzabeyoğlu, ruhçuluğun delillerinden biri olarak, insanın ihtiyaç ötesi tüketimini (mal biriktirme) başa alır ve bunun motivasyonu üzerinde durur. Bu çerçevede İmam-ı Gazali’den aktardığı "Rubûbiyyet" (Rablık/Efendilik) arzusu tahlili, siyaset bilimi ve ahlâk felsefesiyle şaşırtıcı bir sentez oluşturan derin bir insan antropolojisi sunar.


Gazali'ye göre mal biriktirmenin birinci ve herkesçe anlaşılabilir sebebi, gelecek korkusudur. İnsan, "korkan ve kötümser" bir varlık olarak, elindeki imkanların tükeneceğinden ve başkasına muhtaç olacağından endişe eder. Bu korku, insanı "Tûl-i Emel" (uzun yaşama arzusu/hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışma) hissine sürükler. İnsan, uzun bir ömür süreceğini varsayarak, hayatta kalma garantisi olarak gördüğü malı durmaksızın biriktirir. Burada para, insan için ölümsüzlüğün (ebediyetin) maddi bir garantisi gibi algılanır. Servet biriktirmek, adeta ölüme ve yokluğa karşı bir "güvenlik duvarı" örmek gibidir. Ayrıca Freud’un "Ölüm İçgüdüsü" (Thanatos) kavramı da, sermaye birikiminin "ölümü inkâr etme" çabası olduğunu gösterir. Kapitalizm, ölümü olumsuzlamaya dayanır; sermaye, mutlak bir kayıp olan ölüme karşı biriktirilir. İnsan, servet biriktirerek "sonsuzluk satın aldığı" yanılsamasına kapılır. Bu, Gazali'nin "Tûl-i Emel" (hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya sarılma) eleştirisinin modern psikolojideki karşılığıdır.


İmam-ı Gazali'ye göre mal sevgisinin en derin, en gizli ve en güçlü sebebi ise insan ruhundaki "Rubûbiyyet" (Rablık/Efendilik) vasfıdır. Bu, insanın içindeki "tek ve hakim olma" arzusudur. İnsan, doğası gereği "Kemâl"i (kusursuzluğu/yetkinliği) sever. Mutlak kemâl ise "Varlıkta Tek" ve eşsiz olmaktır. Ancak bu sıfat sadece Allah'a mahsustur. İnsan, yaratılmış bir varlık olduğu için "tek ve eşsiz" (İlah) olamayacağını, yani mutlak kemâle eremeyeceğini bilir. Bu ontolojik eksikliği gidermek için, diğer varlıklar üzerinde hakimiyet kurarak bu arzusunu tatmin etmeye çalışır. İnsan, diğer insanlar (ruhlar) ve eşya (madde) üzerinde hakimiyet kurarak "Rablık" (güç ve iktidar) taslar. İşte para ve mal, bu hakimiyeti kurmanın en etkili aracıdır. İnsan, parasıyla başkalarını kendine boyun eğdirerek, hükmederek ve mülk edinerek, ruhundaki o "ebedî ve mutlak güç sahibi olma" açlığını doyurmaya çalışır. Gazali'nin açıklamasına göre para biriktirmek, sadece biyolojik bir ihtiyaç giderme faaliyeti değildir. Bu, insanın ruhundaki "ölümsüzlük" ve "mutlak güç" (tanrılık) arzusunun, madde dünyasındaki sapmış bir tezahürüdür. İnsan, fani olduğunu bildiği halde, sonsuz bir güç ve bekâ (kalıcılık) arzusunu, sonsuz servet biriktirme hırsıyla taklit eder. Para, insanın ulaşamadığı "ebediyetin" ve "kemâlin" sahte bir simülasyonu haline gelir.


4. Batı Düşüncesiyle Kesişme Noktaları

Salih Mirzabeyoğlu’nun "Ruhçu İktisat" görüşünün temel taşları, modern sosyal bilimlerin analizleriyle de doğrulanmaktadır. Freud’dan Frankfurt Okulu’na, Gramsci’den Baudrillard’a kadar uzanan eleştirel hat; modern iktisadi düzenin insan fıtratına aykırı, ruhu yok sayan ve insanı nesneleştiren yapısını ifşa ederek, Mirzabeyoğlu’nun tekliflerinin geçerliliğini ortaya koymaktadır.


İlk olarak, İmam-ı Gazali'nin "rububiyet arzusu"yla temellendirdiği "hakimiyet kurma" mekanizması, Antonio Gramsci’nin siyaset bilimindeki "Rıza" (Consent) ve "Zor" (Coercion) kavramlarıyla şaşırtıcı bir paralellik gösterir. Gazali, insanlar üzerinde hakimiyet kurmanın iki yolu olduğunu belirtir: Gönülleri fethetmek (Câh) ve mal ile satın almak. Eğer bir kişi ilim ve ahlâkî kemâle sahipse, insanlar ona sevgiyle bağlanır ve gönüllü itaat ederler. Bu durum, Gramsci’nin "Rıza" kavramına karşılık gelir; burada liderlik, manevi bir otoriteye dayanır. Ancak kişi bu kemâlden yoksunsa, toplumdan sevgi ve rıza göremez. Mirzabeyoğlu’nun Gazali’den aktardığına göre, "İnsanlar onun kâmil bir varlık olduğuna inanmadıkları için sevgiyle bağlanmazlar ve bu durumda zor, sevginin yerine geçerek onun vazifesini görür". İşte sermaye ve para, burada Gramsciyen anlamda bir "Zor" aygıtına dönüşür. Faziletle rıza üretemeyen zengin, parasıyla insanların emeğini ve bedenini satın alarak (köleleştirerek) suni bir rubûbiyyet (efendilik) tesis eder.


Gramsci de kapitalizmin çökmemesinin ve kendini yeniden üretebilmesinin nedenini "güç" kavramının iki boyutlu yapısında bulur. Buna göre hegemon bir güç, iktidarını sadece silahlı/askeri baskıdan (Zor) değil, aynı zamanda yönetilenleri mevcut sistemin olabilecek en iyi sistem olduğuna ikna etme kabiliyetinden (Rıza) alır. Mirzabeyoğlu da, Batı sisteminin sadece askeri veya ekonomik güçle değil, zihinleri işgal eden bir kültür emperyalizmiyle ayakta durduğunu savunur. Antonio Gramsci’nin "Hegemonya" teorisi, bu görüşün siyaset bilimi alanındaki en güçlü dayanağıdır. Gramsci'nin "kültürel hegemonya" kavramını tüketim kültürüyle birleştirdiğimizde, burjuvazinin, dini pratikleri ve metafiziği kullanarak kitlelerin rızasını kazanmış ve bir "üst-yapı" oluşturması şeklindeki eleştirisi daha anlamlı hale gelir. Nitekim günümüzde bu rızayı üreten mekanizma tüketim kültürüdür. Tüketim kültürü, bireylere kimlik ve statü vaat ederek (sahte kemâl) onları sisteme bağlar ve sistemin devamlılığı için gerekli olan rızayı üretir.


Modern iktisat ve onun yarattığı tüketim kültürü, gücünü sadece reklamlardan veya üretim bantlarından almaz. Kapitalizmin başarısı, insana "yabancı" bir şeyi dayatmasında değil, insanın en "derin" arzusunu (kemâl) taklit ederek çalmasında yatmaktadır. Sistemin asıl yakıtı, insan ruhunun en derin katmanında gizli olan "kemâl sevgisi"dir (Mükemmellik Arzusu). Kapitalist hegemonya, insanı zorla değil, bizzat bu arzu üzerinden kurduğu bir "Rıza" (Consent) mekanizmasıyla yönetir. Ruhçu İktisat görüşüne göre, bu arzu tesadüfi değildir; insanın "Mutlak Kemâl" sahibi olan Allah’a yönelmesi için içine yerleştirilmiş manevi bir çabadır. Zira insan, fıtratı gereği eksiktir ve bu eksikliğini tamamlama arzusundadır. İnsan, "Rubûbiyyet" (Rablık/Egemenlik) sıfatının bir yansıması olarak, varlıkta "tam", "yetkin" ve "kusursuz" olmak ister. Kapitalizmin dehası –ve şeytaniliği– tam bu noktada devreye girer. Sistem, insana şöyle fısıldar: "Senin içindeki o tarifsiz boşluğu, o tamamlanma arzusunu biliyorum. Ve sana bunun cevabını sunuyorum." İşte kitlelerin sisteme gösterdiği "Rıza", bu vaade duyulan inançtan doğar. İnsanlar, sadece bir araba veya telefon satın almazlar; o nesneye sahip olduklarında ulaşacaklarını sandıkları "Kemâl" haline, yani "daha mükemmel bir benliğe" rıza gösterirler.


Kapitalizm, Sovyetler'in tanklarına karşı değil, insan ruhuna karşı "arzular" üzerinden savaşmış ve kazanmıştır. Sovyetler Birliği'ni yıkan şey Amerikan füzeleri değil, insan ruhundaki "haz ve arzu" açlığının, Batı'nın renkli ambalajları ve imgeleriyle kışkırtılmasıydı. 1990'larda Moskova'da açılan ilk McDonald's şubesinin önünde oluşan kilometrelerce uzunluğundaki kuyruk, sadece karın doyurma eylemi değil, bir "sembol tüketimi"ydi. Sovyet vatandaşı için o hamburger, bir besin maddesi olmaktan öte, "Batılı, özgür, haz dolu ve renkli" bir yaşamın simülasyonuydu. Kapitalizmin "sihri" ve şeytani zekası tam da bu noktada, insanı inkâr etmek yerine onu manipüle etmesinde yatar. Kapitalizm, Marksizmin aksine insan fıtratını görmezden gelmemiş, tam tersine "davranışsal bir iktisat" geliştirerek insanın zaaflarına oynamıştır. İnsanın sadece ekmekle doymadığını; en büyük açlığının "anlam", "haz", "statü" ve "fark edilmek" olduğunu keşfetmiştir. İnsanın içindeki o muazzam enerjiyi, yaşama arzusunu ve libidoyu bastırmak yerine, onu "tüketim nesnelerine" kanalize etmiştir. Birey, "sözde-bireyleşme" mekanizmasıyla, aslında fabrikasyon olan standart ürünleri "kişisel tercih" adı altında satın alarak özgür ve özel olduğuna inandırılmıştır. Birey, "kendi özgür iradesiyle istediği" ile "sistemin onu istemeye koşullandırdığı" şey arasındaki farkı ayırt edemez hale gelmiştir. Bu, modern çağın en büyük "büyüsü"dür; rızanın imalatıdır.


Derin bir ontolojik arzu olan kemâl sevgisi, modern sistem tarafından pragmatik bir zemine çekilir ve manipüle edilir. Sistem, "sonsuz" olan bu arzuyu, "sonlu" tüketim nesnelerine yönlendirir. Ancak sonlu olan, sonsuz olanı asla doyuramaz. Bu durum, bireyde sürekli bir "eksiklik" ve "endişe" hali yaratır. Psikanalitik açıdan bakıldığında endişe, arzunun nesnesi eksik olduğunda değil, nesneye fazla yaklaşıldığında "eksiğin kendisinin kaybedilmesi" tehlikesinden doğar. Yani insan, arzuladığı nesneye ulaştığı an, beklediği o "tamamlanma" hissinin gelmediğini görür ve hayal kırıklığına uğrar. Kapitalizm bu hayal kırıklığını, "yanlış ürünü aldın, bir sonrakini alırsan tamamlanacaksın" vaadiyle yönetir. Reklamlar, nesneleri değil, toplumsal ilişkileri, "kıskanılma" arzusunu ve sahte bir cenneti satarak insanı sürekli bir tatminsizlik döngüsüne hapseder.


Mirzabeyoğlu, İmam-ı Gazali’den hareketle, insanın sınırsız biriktirme hırsının altında "Rubûbiyyet" (Tanrılık/Ebediyet) arzusunun yattığını belirtir. İnsan, fani oluşunun ve ontolojik eksikliğinin üzerini maddeyle örtmeye çalışır. Bu metafizik tespit, Jacques Lacan’ın psikanalitik "Eksiklik" (Lack) teorisiyle örtüşür. Lacan’a göre arzu, bir "nesne"ye değil, o nesnenin dolduracağı varsayılan (ama asla dolduramayacağı) bir boşluğa yöneliktir. Endişe, nesnenin yokluğundan değil, nesneye fazla yaklaşıldığında "eksiğin kendisinin kaybedilmesi" tehlikesinden doğar. Yani insan, Mirzabeyoğlu’nun ifadesiyle "ruhani bir buhran" içindedir ve bu buhranı maddi tüketimle çözmeye çalışmak imkânsızdır. Modern teorilerde (Lacan, Baudrillard vb.) "eksiklik", genellikle giderilemeyen ve tüketimle doldurulmaya çalışılan psikolojik bir boşluk iken; Mirzabeyoğlu'nda bu eksiklik, insanın yaratılış gayesine (Allah'a) yönelmesi gereken bir "dinamizm kaynağı"dır. Modern Teori, insandaki boşluğu "yoksunluk" olarak görür ve sistemin bunu sahte nesnelerle (arzu nesneleriyle) doldurma çabasını eleştirir. Mirzabeyoğlu ise insandaki bu boşluğu "Rablık/Rubûbiyyet" (Efendilik/Kemâl) arzusunun bir yansıması olarak görür. İnsan eksiktir ve tamamlanmak ister. Hata, bu tamamlanma arzusunu Allah'a yönelerek (gerçek kemâl) gidermek yerine, eşyaya/maddeye hükmederek (sahte kemâl) gidermeye çalışmasıdır.


Mirzabeyoğlu’nun "ihtiyaç" kavramı üzerindeki hassasiyeti de modern teorilerle desteklenir. Mirzabeyoğlu, iktisadın temelini "ihtiyaç"ta görür ancak bu ihtiyacın manipüle edilmesine ve sahte ihtiyaçların (lüks, israf, gösteriş) "zaruret" gibi sunulmasına karşı çıkar. Herbert Marcuse’nin "Gerçek İhtiyaçlar" ve "Sahte İhtiyaçlar" ayrımı, bu görüşü destekler. Marcuse’ye göre, bireysel özgürlük ve kendini gerçekleştirme gibi "gerçek ihtiyaçlar" sistem tarafından bastırılırken; bunların yerini kapitalist-materyalist arzuların oluşturduğu "sahte ihtiyaçlar" alır. Tüketim toplumunda "arzuların üretimi" bizzat sistemin elindedir.


5. Yabancılaşma

Mirzabeyoğlu’nun iktisat görüşünde temel eleştiri noktalarından biri, insanın eşyaya hâkim olması gerekirken eşyanın (madde ve paranın) esiri haline gelmesi, yani "şahsiyetini" kaybetmesidir. Bu durum, eleştirel teoride "Yabancılaşma" (Alienation) ve "Nesneleşme" (Reification) kavramlarıyla karşılanır. Adorno ve Horkheimer’in "Kültür Endüstrisi" kavramlaştırması, Mirzabeyoğlu’nun "sürüleşme" uyarısını doğrular niteliktedir. Buna göre kapitalist sistem, bireyleri birer "istatistik malzemesi"ne dönüştürür. Üreticiler kalıp üreticisi olurken, tüketiciler iradeleri elinden alınmış nesneler haline gelir. Birey, ekonomik ve sosyal olan her şeyin bir ürünüdür; "bir araba kadar üründür". Bu sistemde "bireyleşme" denen şey, aslında sistemin sunduğu standart kalıplar içinde gerçekleşen bir "sözde-bireyleşme"den ibarettir. Mirzabeyoğlu’nun "insanı makineleşmekten koruma" ve "eşyayı teshir etme" (boyun eğdirme) davası, sistemin insanı üretim/tüketim çarkının bir dişlisi haline getirdiği gerçeğiyle örtüşür. Marksist teoride işçi, ürettiği malın karşısında bir nesneye dönüşür ve kendi emeğine, dolayısıyla kendine yabancılaşır. Bu durum, insanın "yaratıcı aktivitesinin kaybı" anlamına gelir ki, bu da Mirzabeyoğlu’nun "insan memuriyeti" (yeryüzünü imar ve inşa) kavramının kapitalizm tarafından nasıl yok edildiğinin teorik ispatıdır.


Mirzabeyoğlu, modern ekonominin sanal ve karşılıksız (kaime) yapısını eleştirirken, Jean Baudrillard’ın "Simülasyon" teorisi bu eleştiriyi radikal bir düzleme taşır. Baudrillard’a göre tüketim toplumu, nesnelerin değil, "göstergelerin" (imajların, markaların) tüketildiği bir evrendir. Kullanım değeri (bir malın işe yararlılığı) yerini değişim değerine ve gösterge değerine bırakmıştır. Artık "gerçek" yoktur, gerçeğin yerini alan simülasyonlar vardır. Bu durum, Mirzabeyoğlu’nun paranın "putlaşması" ve "kendi başına bir amaç haline gelmesi" eleştirisini doğrular. İnsanlar, gerçek ihtiyaçlarını (manevi tatmin, adalet, huzur) karşılamak yerine, bu ihtiyaçların simülasyonlarını (lüks, konfor, statü) satın alarak kendilerini avuturlar. Tüketim, "üretimle yok etme arasındaki aracı" bir eylem haline gelmiştir.


6. Paranın Serüveni, Samiri’nin Buzağısı ve Kelâm

"Para", Ruhçu İktisat görüşünde derinlemesine bir tahlile tabi tutulur. Paranın tarihçesi Lidya'dan Yunan'a, Roma'dan İslam medeniyetine kadar incelenir. Para, tarihî süreçte takas zorluklarını aşmak için icat edilmiş bir "mübadele aracı" ve "kıymet ölçüsü"dür. Ancak modern çağda para, bu araçsal işlevini aşarak bir "amaç" ve hatta bir "put" haline gelmiştir.


Mirzabeyoğlu, paranın bu sapmasını "Samiri'nin Buzağısı" kıssası üzerinden açıklar. İnsanlar, mallara ve paraya olan düşkünlükleri sebebiyle, Allah'ı unutarak parayı (altın buzağıyı) ilah edinmişlerdir. Paranın en tehlikeli yönü, insanları "teshir" etmesi, yani büyülemesidir. İnsan, paraya hükmetmesi gerekirken, paranın hükmü altına girmektedir. Paranın bir "değer" olmaktan çıkıp, bizzat "değer koyucu" bir otoriteye dönüşmesi, ahlâkî çöküntünün de başlangıcıdır. İmam-ı Gazali’den hareketle Mirzabeyoğlu’nun yaptığı tespitte, mal biriktirme hırsının altında yatan "Rubûbiyyet" (Rablık/Efendilik) arzusu, modern insanın trajedisini açıklar. İnsan, fani olduğunu bildiği halde, ruhundaki "sonsuzluk" ve "mutlak güç" arzusunu, madde dünyasında sapmış bir şekilde tatmin etmeye çalışır. Para ve meta, modern çağın "Samiri'nin Buzağısı"dır. Tıpkı Samiri'nin altından buzağısına yüklenen "ilahlık" vasfı gibi, modern insan da tüketim nesnesine "beni mutlu ve tam kılacak olan, bana ebediyeti ve gücü verecek olan sensin" diyerek tapınır. Paranın en tehlikeli yönü, insanları "teshir" etmesi, yani büyülemesidir. İnsan, paraya ve eşyaya hükmetmesi gerekirken, onların hükmü altına girmektedir. Eşya "özne"leşmekte, insan ise bir "nesne"ye, bir istatistik verisine dönüşmektedir.


Mirzabeyoğlu parayı kelâma benzeterek, paranın da insan üzerinde adeta ilahi bir "teshir" (büyüleme/etki altına alma) gücüne sahip olduğunu ima eder. Ona göre para, tıpkı kelâmın (sözün) geçmiş olayları ve gelecekteki hayalleri bünyesinde saklaması gibi, "hâle nisbetle mevcut olmayan maziyi" (geçmiş emek) ve "henüz gerçekleşmemiş istikbâli" (gelecek potansiyeli) kendi mahfazasında tutan gizemli bir nesnedir. Ancak para, tıpkı bir ayna gibi "rengi olmadığı halde her rengi gösterir". Kendi zatında bir "hiç" iken, manen "her şey"e dönüşür. Bu tespit, Benjamin'in kapitalizmin "bir dogma veya düşünceyle değil, doğrudan kültle (ritüelle) ilgili olduğu" fikrini destekler; para, içi boş ama her şeyi yansıtan bir ritüel aracıdır. Bu özellik, Benjamin’in bahsettiği, sistemin sadece şimdiki zamana değil, geleceğe yönelik bir "inanç" (kredi) üzerine kurulu olması tespitiyle örtüşür; para, zamanı aşan ve ona hükmeden bir güç atfıyla adeta ilahlaştırılır. İnsanlar, paranın bu "yansıtıcı" hiçliğine tapınarak, aslında onun aracılık ettiği dünyaya tapınmış olurlar. İnsanların paraya atfettikleri değer, onu sadece bir araç olmaktan çıkarıp, insanı etkisi altına alan (teshir eden) bir güce dönüştürür. Mirzabeyoğlu’na göre insanlar paraya hükmettiklerini sanırken, aslında paranın hükmü altına girerler.


Altın (veya gerçek değer), dildeki "Hakikat"e karşılık gelir. Dil, bir hakikati işaret ettiği sürece "iletişim" aracıdır. Para da emeği veya malı (altını) temsil ettiği sürece "mübadele" aracıdır. Gösteri toplumu, paranın ve dilin "simülakr"a (gerçekliği olmayan kopyaya) dönüştüğü yerdir. Bugün sosyal medya ve reklam dili, bir hakikati anlatmak için değil, bir "imajı" satmak için vardır. Kelimeler para gibi "enflasyona" uğramıştır; çok konuşulur ama az şey anlatılır. Goethe'nin dediği gibi "kelimeler para kadar değerlidir" sözü tersine dönmüştür: Para ne kadar karşılıksızsa, kelimeler de o kadar karşılıksızdır. Siyasetçinin vaadi, reklamcının sloganı, finansçının türev aracı... Hepsi "karşılığı olmayan" kağıtlar ve seslerdir. Debord'un dediği gibi, dil de hakikatten kopmuş, sadece kendini işaret eden bir "iletişimsizlik" aracına, bir "medya gürültüsüne" dönüşmüştür.


7. İslam İktisadının Gayesi ve Kurtuluş

İşte Salih Mirzabeyoğlu’nun "Ruhçu İktisat" görüşü, bu noktada insanlığa üçüncü ve asıl yolu, "kurtuluş yolunu" teklif eder. Bu görüş, insanın ruhundaki o muazzam enerjiyi (arzuyu, libidoyu, kemâl isteğini) ne Marksistler gibi "inkar ve imha" eder, ne de Kapitalistler gibi "istismar ve manipüle" eder. Ruhçu İktisat, insanın "eksik" bir varlık olduğunu kabul eder ve bu eksikliğin kutsal bir amaca hizmet ettiğini haykırır. İnsandaki o sonsuz boşluk, tüketim nesneleriyle, mobilyalarla, kıyafetlerle doldurulacak bir çukur değildir; o boşluk, insanı "Mutlak Kemâl" sahibi olan Allah'a yönelten "bir dinamizm kaynağı"dır. Modern teorinin "yoksunluk" ve "hastalık" olarak gördüğü bu durum, aslında insanın "Ebediyet" arzusunun bir tezahürüdür. Hata, bu arzuyu fani olanda, "kaime"de ve "meta"da aramaktır.


Ruhçu iktisat anlayışında dünya, sadece tüketilecek bir nesne değil, imar edilmesi gereken bir "emanet"tir. İslam iktisadı, insanı ve toplumu bir bütün olarak ele alır ve "yaşanmaya değer hayat" gayesine hizmet eden bir vasıta olarak ekonomiyi konumlandırır. Batı’nın yaptığı gibi insanı iktisadi faaliyetin bir dişlisi olarak görmek yerine, iktisadi faaliyeti insanın "halifelik" memuriyetinin bir aracı olarak görür. İnsan, yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak yaratılmıştır. İnsan, eşya ve hadiseleri teshir etmekle (boyun eğdirmekle) görevlidir; eşyanın esiri olmakla değil. Eşya ve hadiseleri teshir etmek (boyun eğdirmek), yani ekonomiyi yönetmek, bu halifelik memuriyetinin bir gereğidir. Bu, insanın varoluşunu tamamlaması için bir zorunluluktur.


Mirzabeyoğlu, İslam’ın "dünyayı terk" (zühd) anlayışının yanlış yorumlandığını belirtir. İslam ahlâkında iktisadi davranış, "eşyaya hakim olmak fakat ona esir olmamak" düsturuyla belirlenir. Gerçek zühd, dünyaya sahip olmak ama kalbi ona bağlamamaktır. Dünya, mümin için imar edilmesi gereken bir tarla, ahiretin bir hazırlık safhasıdır; ancak kalbin bağlanacağı bir gaye değildir. Dünyayı mamur kılmak, ahiret için bir hazırlıktır. "Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahirete çalışmak" düsturu, bu dengeyi kurar. Dünyayı imar etmek, maddeye tapmak için değil, onu ruha basamak yapmak içindir. Hazret-i Ömer’in camide pinekleyenlere "Siz mütevekkil (tevekkül eden) değil, müteekkil (hazır yiyici)siniz" demesi, İslam’ın iktisadi aktiviteyi bir ibadet şevkiyle ele aldığını gösterir. Mirzabeyoğlu'na göre bu "ebediyet arzusu" insanın ruhunda vardır ve meşrudur; ancak bu arzu fani dünya malıyla tatmin edilemez. İnsan, ölüme karşı varlığını sonsuzlaştırmak istiyorsa, bunu fani eşyaya taparak değil, "ölmeden önce ölerek" (nefsi terbiye ederek) ve maddeyi "ebedî hayatın tarlası" olarak kullanarak yapmalıdır.


Kurtuluş, bu arzunun rotasının düzeltilmesiyle, bir şuur inkılabıyla mümkündür. İnsan, içindeki boşluğun tüketim nesneleriyle dolmayacağını, bu boşluğun ancak "Mutlak Kemâl" sahibi ile irtibat kurularak anlamlı hale geleceğini kavradığında; eşyaya verdiği "Rıza"yı geri alacak ve putlarını kıracaktır. Ruhçu İktisat'ın nihai teklifi budur: Eşyayı put olmaktan çıkarıp, insanın kemâl yolculuğunda, yeryüzünü imar etme vazifesinde bir "âlet" ve bir "basamak" haline getirmek. Mirzabeyoğlu, iktisadı belirleyici "mutlak" bir güç olarak değil, insan ruhunun ve ahlâkının yönetmesi gereken bir "madde planı" olarak görür. Bu görüşe göre iktisat, "Allah'ın rızasını kazanmak" ve "dünyayı imar etmek" (halifelik) gayesine hizmet eden bir vasıtadır. Dolayısıyla, iktisadi kalkınma, sadece milli gelirin artması değil, insanın ruhî ve ahlâkî tekamülüne zemin hazırlayan bir vasıta olmalıdır. İnsan, paranın kulu değil, efendisi olduğu sürece hürdür ve ancak bu hürriyet zemininde gerçek refaha ulaşabilir. Ruhçu İktisat Görüşü'nün sadece yerel bir çözüm değil, küresel bir iddia taşıdığı vurgulanmalıdır. Mirzabeyoğlu, Amerika ve Avrupa'nın dayattığı "Yeni Dünya Düzeni"ni, diğer ülkeleri parya (köle) statüsünde tutan bir hegemonya sistemi olarak görür ve reddeder. Buna karşılık, "Yeni Dünya Düzeni'ne evet; ama bizim teklif ettiğimiz, İslam'a muhatap anlayışın kurduğu düzenle!" cevabını verir.

 

"Eski usullerle İslam’ın öğretilmesi devri artık bitti. Ümmî imanı kalmadı.

Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım… Allah’a giden yol sonsuz sayıdadır.

Resim, müzik, şiir, roman, mimari, tiyatro; sonsuz…

Bunlar arasından bir yol bulup o yolun dervişi olmaya bakın!"​​

Salih Mirzabeyoğlu

bottom of page