Cinsiyet Tartışmalarına İslamî Bakış
- Reha Kansu

- 2 saat önce
- 11 dakikada okunur

Kadın ya da erkek olmak tam olarak ne anlama gelir? Tartışmanın bir ucunda, sahip olduğumuz bedenin ve anatomi kurallarının kaderimiz olduğunu savunanlar durur. Onlara göre doğuştan gelen organlarımız ve hormonlarımız, hayatta nasıl davranacağımızı kesin olarak belirler. Diğer uçta ise cinsiyet rollerinin toplum tarafından inşa edildiğini söyleyen inşacı fikirler bulunur. Bu görüşe göre, kız çocuklarının oyuncak bebeklerle oynaması ya da erkeklerin ağlamaktan utanması doğuştan gelen bir özellik değildir; bütün bunları bize içine doğduğumuz aile ve kültür öğretir.
Antik çağlarda ve Orta Çağ döneminde, beden ve anatomi her şeyin temeli olarak kabul edilirdi. O dönemin ünlü düşünürleri ve din adamları, erkeğin doğuştan üstün ve yetenekli, kadının ise eksik ve zayıf yaratıldığını iddia ederlerdi. Bu fikirler, doğanın veya ilahi gücün değişmez kanunu olarak görülürdü. Kadınların ev işleriyle ilgilenmesi ve erkeklerin ülkeleri yönetmesi, anatomi yapısının kaçınılmaz bir sonucu sayılırdı. Kimse çıkıp da bu kuralları biz insanların uydurduğunu düşünmezdi. Anatomi, cemiyet içindeki eşitsizlikleri haklı göstermek için kullanılan en büyük kalkan vazifesi görürdü.
On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde tıp insanları, beyin ağırlıklarını ve kemik yapılarını ölçerek kadınların neden erkeklerden daha geride durması gerektiğini kanıtlamaya çalıştı. Fakat yirminci yüzyılda işin seyri tamamen değişti. Uzak adalara giden araştırmacılar, bazı kabilelerde kadınların savaştığını, erkeklerin ise süslenip evde oturduğunu gördü. Bu manzara, Avrupa medeniyetinin tek doğru kabul ettiği kuralların aslında sadece birer kurgu olduğunu kanıtladı. Simone de Beauvoir gibi düşünürler ortaya çıkıp kadın doğulmadığını, kadın olunduğunu söyleyerek büyük bir devrim yarattı. Onlara göre cemiyet, kız çocuklarını kendi çıkarları doğrultusunda eğitip onları hayatın arka planına itiyordu.
Yirminci yüzyılın sonlarına doğru tartışma çok daha derin bir boyut kazandı. Feminizm, toplumun kurguladığı bu eşitsiz rolleri yıkmak için büyük bir mücadele başlattı. Hatta Judith Butler gibi isimler işi bir adım daha ileri taşıdı. Onlara göre, doğuştan getirdiğimiz anatomi gerçeği bile aslında kültürün bizim beynimize kazıdığı bir sınıflandırmadan ibaretti. Bizler dünyayı sadece iki kutuplu görmeye şartlandığımız için insanları zorla iki ayrı kategoriye hapsediyorduk. Bu görüş hormonlar ve organların varlığını reddetmez fakat bu unsurların sınıflandırılma biçimini ve önem derecesini insan zihninin ve dilin bir kurgusu kabul eder.
Bu noktada Butler’ın en ünlü kavramı olan “performatiflik” devreye girer. Bir çocuğa doğduğu an kız veya erkek dendiğinde, bu sadece bir tespit değil, adeta bir emirdir. O andan itibaren çocuk; yürüyüşüyle, konuşma tarzıyla, seçtiği renklerle, oturup kalkmasıyla ve duygularını ifade etme biçimiyle bu emre itaat etmeyi öğrenir. Bu davranışları o kadar çok tekrar ederiz ki, yıllar içinde bunların bizim içimizdeki bir özden, değişmez bir doğadan kaynaklandığına inanmaya başlarız. Oysa ortada bir öz yoktur. Kişiyi yansıttığı düşünülen her davranış, tam da bu bitmek bilmeyen tekrarların bizzat kendisidir. Eğer bir kişi erkek anatomisiyle doğduysa, erkek gibi davranmalı ve arzularını sadece karşı cinse, yani kadına yöneltmelidir. Bu üçlü zincirin herhangi bir halkası koptuğunda veya farklı bir şekilde birleştiğinde sistem büyük bir tehdit algılar. Beklentilere uymayan, farklı arzu biçimleri geliştiren bireyler toplum tarafından dışlanır, hastalıklı ilan edilir veya cezalandırılır.
Butler'ın kimliklerin sabit olmadığına ve her gün yeniden inşa edildiğine dair fikirleri, queer teorinin can damarını oluşturur. Butler ve queer teori, “özcülük” adı verilen ve insanın doğuştan değişmez bir ruha sahip olduğunu savunan düşünceye karşı duyulan öfkede ortaktır. Queer teori, tıpkı Butler'ın yıllarca anlattığı gibi, kimliklerin doğanın bir kanunu olmadığını, aksine toplumun ve iktidarın dayattığı tekrarlardan ibaret olduğunu yüksek sesle dile getirir. Düzen, insanlara doğdukları andan itibaren uymaları gereken bir rol verir ve bu rolün dışına çıkanları acımasızca cezalandırır. Butler'ın performativite diyerek açıkladığı bu tiyatro oyunu, queer teorinin de en büyük silahıdır. Sınırları ihlal etmek, yasaklı olanı yaşamak ve sabit bir kalıba girmeyi reddetmek, her ikisinin de ortak manifestosudur.
Bugün, küresel sermaye fonlarının da inayetiyle yaşanmaya devam eden bu yıkım süreci, aslında kökleri Hıristiyanlığın bedeni ve kadını aşağılayan öğretilerine kadar giden, modernizmin de bir yönünü oluşturan özcülüğe tepki olarak doğmuş bir cinsel kimlik bunalımıdır. Artık Batı geleneğinin, biliminin ve felsefesinin o değişmez ve katı “insan özü” fikrinin esamesi okunmuyor. Dahası, Batı geleneğinin insan özünü fiziki farklılıklara indirgemesi, kimliği, erdem ve ahlaki sorumluluk ekseninden koparmış; ruhî ve ahlâkî gelişimi yok sayan bu pozitivist tavır, bugünkü anlam krizinin en büyük hazırlayıcısı olmuştur. Cinsiyeti sadece fiziki farklılıklara indirgeyen bu sığ yaklaşım, insanın ahlaki inşasını tamamen göz ardı ederek bugünkü çöküşün ilk tohumlarını ekmiştir. Modernitenin bu katı ve boğucu iklimine karşı bir isyan olarak doğan postmodern kültür ise, insanı uçsuz bucaksız bir hiçliğin ortasına fırlatmıştır. Zygmunt Bauman'ın "akışkan modernite" tezi, bu savrulmayı vurgulayan teorilerden biridir. Ona göre postmodern çağda tüm katı inançlar, aidiyetler, ahlaki kurallar ve cinsiyet de dahil olmak üzere bütün kimlikler erimiş; insan, üzerinde durabileceği hiçbir sağlam zeminin kalmadığı güvencesiz ve belirsiz bir boşluğa fırlatılmıştır.
Ancak geleneksel cinsiyet rollerini savunanlar açısından, durum daha da karmaşık görünmektedir. Dini yasakları rasyonalize etmek için genellikle, "Bu yasaktır çünkü sağlığa zararlıdır" veya "Bu yanlıştır çünkü biyolojik bir bozukluktur" denklemi kurulur. Fakat bilim felsefecisi Thomas Kuhn’un "Bilimsel Devrimlerin Yapısı"nda belirttiği gibi, bilim (özellikle psikiyatri gibi sosyal yönü güçlü alanlar) mutlak ve değişmez doğrular üretmez; döneminin hâkim paradigmasından etkilenir. Tıp otoriteleri ve psikiyatri birlikleri, değişen ideolojik rüzgarlarla "hastalık" tanımlarını değiştirdiğinde, dindarların elindeki argümanlar da buharlaşıp gitmektedir. Amerikan Psikiyatri Birliği'nin tanı el kitabının tarihî seyri buna en net örnektir. 1973 öncesinde hastalık kategorisinde olan eşcinsellik, yoğun sosyopolitik aktivizm ve değişen kültürel normlar neticesinde "hastalık" kategorisinden çıkarılmıştır. Benzer bir süreç bugün "cinsiyet disforisi" ve trans kimlikler üzerinde işlemektedir.
Dolayısıyla, eşcinselliği veya cinsel kimlik karmaşasını sadece tıbbi bir "hastalık" olarak tanımlamak, stratejik olarak da zayıf bir savunmadır. Eğer bir eyleme "ahlaken kötü" demek için onun "tıbben hasta" olmasını şart koşarsanız; tıp "Bu sağlıklıdır " dediği anda, o eylemin ahlaki kötülüğüne dair söyleyecek sözünüz kalmaz. Bugün bilim de bize doğada eşcinselliğin veya farklı cinsiyet rollerinin var olduğunu söyler. Ancak doğada bir şeyin nasıl olduğu gerçeğinden yola çıkarak, insani düzlemde nasıl olması gerektiğine dair ahlaki bir kural türetemeyiz. Dolayısıyla insan davranışlarını tartışırken meseleyi sadece biyolojik bir "doğada var mı, yok mu" eksenine sıkıştırmak, insanın ahlaki inşasını küçümsemek demektir.
Esasında, “toplumsal cinsiyet” (gender) teorilerinin "Cinsiyet toplum tarafından inşa edilir" tezinden korkmak yersizdir; aksine bu tez, İslam’ın "fıtrat" anlayışıyla doğru bir zeminde buluşturulduğunda bizim lehimize döner. "Toplumsal cinsiyet" kavramı, modern sosyolojide çoğu zaman dini değerleri aşındırmak için kullanılsa da, Salih Mirzabeyoğlu’nun perspektifinden bakıldığında, aslında İslami bir hakikatin tersine çevrilmiş halidir. Zira İslam da cinsiyetin, sadece bedenî bir olgu olmadığını, "erkeklik" ve "kadınlık" vakarının, rollerinin ve sınırlarının, toplum içinde, görgü ve ahlak yoluyla kazanıldığını söyler.
Felsefi antropolojide (özellikle Arnold Gehlen ve Max Scheler çizgisinde), insan "mangelwesen" (eksik varlık) olarak tanımlanır. "Eksik varlık" kavramı, insanın doğadaki diğer canlılarla kıyaslandığında biyolojik bir "bitmemişlik" ve "donanımsızlık" haliyle dünyaya gelmesini ifade eder. Modern varoluşçuluk da (Sartre vb.) bu gerçekten hareketle, "Varoluş özden önce gelir" diyerek insanın önce var olduğunu, sonra özünü (ahlakını/kimliğini) dilediği gibi kurabileceğini iddia eder. Bir hayvan doğduğunda ne yapacağı, ne yiyeceği, tehlikeden nasıl kaçacağı genetik kodlarında adeta bir yazılım gibi yüklüdür. Kürkü onu soğuktan korur, pençesi silahıdır, içgüdüsü pusulasıdır. Dolayısıyla hayvan, doğasıyla "yekpare"dir. İçgüdüsü ile eylemi arasında boşluk yoktur. O, tamamlanmış bir formda doğar ve dünyası belirlidir.
Ancak insan, savunmasız, çıplak ve "eksik" bir halde doğar. Ne kendini koruyacak bir postu vardır ne de avlanacak doğal silahları. Bu biyolojik eksiklik, insanın doğa karşısında "uyumsuz" ve aciz kalmasına neden olur. İnsan yavrusu, anne karnında geçirmesi gereken gelişim sürecinin önemli bir kısmını dış dünyada tamamlamak zorundadır. Beyin gelişimi, sinir sistemi ve motor becerileri, doğumdan sonra yıllar süren bir süreçte olgunlaşır. Bu durum, insanı diğer hiçbir canlıda görülmeyen uzunlukta bir "bakıma muhtaçlık" ve "öğrenme" sürecine sokar. Hayvan çevresiyle doğrudan ve kapalı bir ilişki içindeyken, insan bu eksikliği sayesinde dünyaya "açık" bir varlık olur. Tamamlanmamışlık, insanı sabit bir davranış kalıbına hapsolmaktan kurtarır; ona esneklik, öğrenme yetisi ve muazzam bir potansiyel (istidat) alanı açar.
Hayvanda "uyarıcı" ile "tepki" arasında mekanik ve zorunlu bir bağ varken (kedi fareyi görünce kovalar), insanda bu bağ kopuktur. Hayvanda "ne yapacağı belli olan" kapalı devre bir sistem (içgüdü) varken, insanda ucu açık bir potansiyel (istidat) vardır. İnsanın içgüdüleri körelmiş gibidir; dolayısıyla ne yapacağını ona fısıldayan bir iç ses yoktur. Bu "içgüdü eksikliği", insanın eylemlerinde kararsız kalmasına, duraksamasına ve "seçim yapmak" zorunda kalmasına yol açar. İşte "şuur" ve "irade" tam da bu boşlukta devreye girer. Bir arının petek yapma şekli yüz bin yıldır aynıdır ve değişmez. Ancak bir insanın barınma ihtiyacını nasıl gidereceği tamamen onun şuuruna ve öğrendiklerine bağlıdır. İnsan, davranış kalıplarını genleriyle getirmez; onları sonradan "yükler". Bu yüzden insan yavrusunun bakıma muhtaçlık süresi diğer tüm canlılardan uzundur. Mademki davranışlarımızda biyolojik bir determinizm (zorunluluk) yok, o halde davranış kurallarını biz (toplum/kültür) belirleriz. İnsan, içgüdünün otomatik pilotundan mahrum olduğu için, davranışlarını kendi şuuruyla yönetmek ve iradesiyle yönlendirmek zorundadır. Eksiklik, böylece insanın özgürlüğünün ve ahlaki sorumluluğunun zemini haline gelir.
Ancak potansiyel, kendi kendine aktüele dönüşemez. Yani insan tek başına insanlaşamaz. Dolayısıyla toplum, insanın ikinci rahmidir. Bir ceylan doğduktan dakikalar sonra yürüyebilirken, insan yavrusu yıllarca bakıma muhtaçtır. Bir tohumun ağaç olması için suya ve güneşe ihtiyacı olduğu gibi, insanın ham istidatlarının açığa çıkması için bir "bildiren"e (dış uyaranlara) ihtiyacı vardır. Konuştuğumuz dil bile tamamen sosyal bir üründür. Düşünmek, kavramlarla olur; kavramlar ise dilden gelir. Yani tek başımıza düşünürken bile aslında toplumun ürettiği araçları (kelimeleri) kullanırız. Bir bebek konuşma istidadıyla doğar ama ona dışarıdan "dil" öğretilmezse (bildirilmezse), bu istidat asla fiile dönüşmez. Bir insan muazzam bir matematik, müzik veya marangozluk yeteneğiyle doğabilir. Ancak bu istidatların uyanması, şekillenmesi ve bir kimliğe dönüşmesi için ise dışarıdan gelecek bir uyarıcıya, yani bir bildirene ihtiyaç vardır. Doğduğu toplumda müzik aleti yoksa, matematik bilinmiyorsa veya bu yetenekler teşvik edilmiyorsa (bildirilmiyorsa), o istidat sonsuza kadar kör kalır.
Bu noktada biyolojik cinsiyet de bir kader değil, üzerine şahsiyet ve kimlik binasının inşa edileceği bir temeldir. Dolayısıyla insanın biyolojik bir cinsiyete sahip olarak doğması, onun "cinsiyet kimliğini" kazanmış olduğu anlamına gelmez. Hayvan ne olacağını seçmez, o zaten odur. İnsan ise "eksik doğan" ve tamamlanması gereken bir varlık olduğu için, biyolojik cinsiyeti sadece bir imkandır. Bu imkânın bir kimliğe dönüşmesi, insanı hayvandan ayıran "şuur" ve "irade" süzgecinden geçerek gerçekleşir. İnsan yavrusu, çevresindeki "bildirenler" (aile, dil, kültür) aracılığıyla cinsiyetinin toplumdaki karşılığını öğrenmeye başlar. Ancak bu süreç pasif bir "maruz kalma" değildir; birey, kendisine sunulan bu rolleri şuuruyla algılar, iradesiyle benimser, reddeder veya dönüştürür. Simone de Beauvoir’ın meşhur "Kadın doğulmaz, kadın olunur" sözü, tam olarak bu "tamamlanmamışlık" durumuna işaret eder. Burada "olmak" fiili, bitmiş bir durumu değil, ömür boyu süren dinamik bir süreci ifade eder. Bir erkek veya kız çocuğu, toplumun “erkeklik” ve "kadınlık" olarak tanımladığı jestleri, mimikleri, tepkileri, giyim kuşamı ve ahlâkî sorumlulukları zamanla öğrenir. İnsanın davranış biçimleri hayvanlar gibi zorunlu ve sabit olmadığı için, cinsiyetin “performansı” da kültürden kültüre ve çağdan çağa değişir. İnsanlığın, hayvanlar gibi ortak bir davranış kalıbı yoktur. Kaç tane farklı yaşam biçimi, kaç tane medeniyet varsa, o kadar farklı ahlak ve nizam anlayışı bulunur. Salih Mirzabeyoğlu’nun dediği gibi: "Ne kadar kültür varsa o kadar ahlak vardır.” Dolayısıyla, ne kadar kültür varsa o kadar cinsiyet kimliği vardır.
Ancak, “erkek ve kadın” fizyolojisiyle doğduğumuz da bir gerçektir. Bununla birlikte, biyolojik cinsiyet bize dürtüleri verir, davranışları vermez. Yani erkek ve kadın fizyolojisiyle doğmamız bir başlangıç noktasıdır. Bu sebeple Mirzabeyoğlu, Simone de Beauvoir’ın sözünü şöyle düzeltir: “İnsan, kadın ve erkek olmanın fiziki şartlarıyla dünyaya gelir ama kadın ve erkek olunur”. Bu, insan davranışlarının büyük bir kısmının taklit ve kültürel aktarım yoluyla kazanıldığı gerçeğine işaret eder. Mesela eğer bir kültürde "şeref" kavramı çok yüceltilmişse, kişi hakarete uğradığında hissettiği öfkeyi "kan davasına" dönüştürür. Eğer "hoşgörü" yüceltilmişse, aynı öfkeyi "affetme büyüklüğü" olarak işler. Duygu aynıdır (öfke), ama açığa çıkış biçimi taban tabana zıttır. İbrahim Hakkı Hazretleri:
«Cimaı tahrik eden şeylerin biri insanların cima ettiğini bilmek, haberdar olmaktır... Biri, kadın seslerini nağmeli duymaktır. Biri de hayvanların cima ettiğini görmektir... Ve cima ile ilgili hikâyeler.»
İnsan, cinsel eylemi (cima) içgüdüyle "bilmez". Bunu, başkalarının yaptığını bilerek, hikayelerini dinleyerek veya hayvanları izleyerek öğrenir. İbrahim Hakkı Hazretleri bu tespitiyle, cinselliğin sadece biyolojik bir dürtü olarak kendiliğinden ortaya çıkmadığını; dış uyaranların, gözlemin ve bilginin bu dürtüyü uyandırmada kilit rol oynadığını ifade etmektedir. Öyle ki "utanma" bile, fıtratta tohum olarak varsa da, ancak bir "bildiren" (kültür/din) sayesinde filizlenir. Fransız ahlakçı La Rochefoucauld’nun meşhur sözünün tam yeri: "Eğer aşktan söz edildiğini duymasalardı, insanların çoğu hiç âşık olmazdı." İnsan hisleri bile, saf ve işlenmemiş halde kalmaz; içinde bulunulan cemiyetin değer yargılarıyla şekillenir, derecelendirilir ve açığa çıkar. Tıpkı edebiyat ve sanat eserleri sayesinde romantizm fikrinin zihinlere işlenmesiyle, aşkın yaşanma ve ifade edilme biçiminin değişmesi gibi.
Ve işte, insanlık bugün ne erkek ne de kadın olabilmenin, daha doğrusu “hiçbir şey” olamamanın bunalımını yaşamaktadır. Özellikle son 150 yıldır bütün dünyada eski göreneklerin terk edilmesi ve ahlâkî ölçülerin kaybedilmesi yüzünden bugün insanlık sapıklaşmış ve kadın-erkek dışı arayışlara yönelmiş durumda. Modernite önce "baba"yı otorite olmaktan çıkardı, sonra "anne"yi kutsallığından soyutladı; aileyi bir şirket ortaklığına, evi ise sadece otel gibi kullanılan bir mekâna dönüştürdü. Erkek ve kadının birbirine karşı olan vazifeleri, hakları ve hudutları silikleşince, cinsiyet rollerinin kendisi de anlamsız görülmeye başlandı.
Salih Mirzabeyoğlu:
… insanda cinsiyet bile, öğrenilmeden tatbik edilemez bir ruhî istidattır; insan, kadın ve erkek olmanın fizikî şartlarına malik olarak dünyaya gelir ve "kadın ve erkek" olunur. İnsan keyfiyetinin birleştiriciliğinde BİR, mantıkî zıt kutuplar olarak "kadınlık" ve "erkeklik", her şeyden önce, buna uygun organizmada tecelli eden ve "oluş" içinde idrak olunan bir keyfiyettir. Bu yüzden, kültür ve ahlâk değişimleri boyunca bu mesele, ruha bağlı bir zaruret olarak kendini hep yeniden empoze eder. Bugün, kadın ve erkek, ahlâkî ölçüler kayboldukça ve bu husustaki geçmişin göreneği tükendikçe, sapıklaşmakta ve cinsiyet kimliğini kaybetmeye gitmektedirler...
Biyolojik cinsiyetin aleyhine dönen bir “toplumsal cinsiyet” davası, bize insanlığın bugün cinsiyetini bile kaybettiğini gösterir. Eğer "toplumsal cinsiyet" (gender), bu biyolojik cinsiyet zemininin üzerine kurulan bir kültür ve davranış kalıbıysa, o zaman insanlığın görevi, bu zemini tahrip etmek değil, onunla en mükemmel uyumu yakalamaktır.Dolayısıyla asıl mesele, cinsiyetin varlığını inkâr etmek ya da onu sınırsız bir akışkanlık içinde eritmek değil; "Nasıl erkek ve kadın olunur?" sorusuna ahlaki, estetik ve insani bir cevap verebilmektir. Tekrar edelim: “İnsan, kadın ve erkek olmanın fiziki şartlarıyla dünyaya gelir ama kadın ve erkek olunur”. Fakat nasıl? Biyolojik cinsiyetin bile kültür yoluyla öğrenilmesi, kimlik ve rol tanımlayan ahlâkî ölçü ve normlar ile belirlenmesi gerçeği, sapmaların da tam olarak bu ölçülerin kaybolmasından doğduğunu gösterir. Eğer cinsiyet ve cinsel kimlik, modern sosyolojinin vurguladığı gibi sadece doğuştan gelmiyor, kültür yoluyla öğreniliyor ve sosyal rollerle belirleniyorsa, bu durum bir boşluğa işaret eder: Neye göre öğrenilecek? Hangi role göre şekillenecek? Hangi ölçüyle?
Cinsiyetin fizyolojik varlığı tek başına kimliği oluşturmaya yetmiyorsa, ahlâkî normların çöküşü doğal olarak cinsiyetin de çöküşünü getirir. Bu mevzuda bir şey daha söyler Mirzabeyoğlu: "Eğer Peygamberler bildirmemiş olsaydı, en tabii sandığımız cinsiyet mevzuunda bile bir ölçü sahibi olunamazdı." Nitekim bugün insanlığın vardığı cinsiyetsizlik ve kimliksizlik uçurumu, bu ölçüsüzlüğün en büyük delilidir. Cinsiyetin ahlâkî ölçüleri yoksa doğru bir cinsiyet kimliği oluşmaz.
Evet; insan kadın veya erkek olmanın fizikî, biyolojik şartlarıyla dünyaya gelir ama kadın ve erkek "olunur”. İbrahim Hakkı Hazretleri’nin belirttiği gibi çevrenin ve kültürün "bildiren" rolü olmazsa, duyguların açığa çıkış biçimi, kadınlık veya erkeklik şuurunun inşası gerçekleşemez. Bu bağlamda Mirzabeyoğlu, "bildiren" (uyaran) kavramını sadece sosyolojik bir "çevre" olmaktan çıkarıp, “ahlâkın hakikatini bildiren” peygamberlere bağlar.
Salih Mirzabeyoğlu:
İnsanda istidat olarak mevcut bütün faaliyetler gibi, cinsî faaliyet de «bildiren olmasa» bilinmeyecekti. İlk İnsan-İlk Peygamberce, ilk emir ve ilk doğru ile birlikte eşinin tanıtılmasından sonra, insanlar içine doğan her yeni üye, bunu çevrenin öğreticiliğinden iktisab etmektedir...
Dolayısıyla cinsiyetin mânâsı, erkeğin ve kadının hukuku, ideal rolleri, sınırları ve vazifeleri, insanların deneme-yanılma yoluyla bulduğu şeyler değil, başın başında peygamberler yoluyla "bildirilmiş" ilâhî hudutlardır. Peygamberin bildirdiği ölçü (Şeriat) olmadan, fıtrat kendi yolunu bulamaz, bozulur. Bir tohumun ağaç olması fıtratında vardır, ancak o tohum uygun toprağa düşmez, su ve güneş almazsa çürür gider. İnsan fıtratı da böyledir; eğer İslam’ın belirlediği "erkeklik" ve "kadınlık" rolleri, toplumsal bir terbiye ve ahlaki bir atmosferle beslenmezse, o fıtrat bozulmaya ve başkalaşmaya mahkumdur. Dolayısıyla, İslam’ın getirdiği ölçüler olmadan "saf fıtrat"tan bahsedilemez. Geleneksel rollerin ve İslam ahlakının zayıfladığı her yerde, fıtratın boşluğu sapkın yönelimlerle doldurulmuştur.
Evet, İslam’daki cinsiyet ölçülerinin fıtrî oluşu, insanın cinsiyet oluşumunu doğuştan kılmaz. İnsan şuurlu ve ahlâkî bir varlıktır; onun için içgüdü yeterli değildir. Bildiren olmadan istidatlarının şuuruna varamaz. Ahlakın hakikati ise İslam’dadır. Fıtrat dini de bu demektir; çünkü insan, oluş içinde kendini idrak eder ve oluş ölçüsü yoksa varlık idraki bile olmaz. Cinsiyetin ahlaki ölçüsü yoksa cinsiyet kimliği de oluşmaz. Bugün insanlığın cinsiyetini kaybetme noktasına gelmesi de bu yüzdendir. Kadın ve erkeğin ahlâkî ölçüleri kayboldukça, cinsiyet de kimlik olarak kaybedildi.
Sonuç olarak, toplumsal cinsiyet rollerinin cinsel kimliği belirlediği anlayışı, Müslümanların biyolojik cinsiyet tezine yapışmasını gerektirmediği gibi, bilakis toplumsal cinsiyet tezine dayanarak İslâm'ı mahkûm etmek isteyenleri haksız, İslâm'ın ahlâk dâvasını ise haklı çıkarır. Toplumsal cinsiyet teorisyenleri; "Cinsiyet doğuştan verili bir paket değildir, sonradan inşa edilir" derken, aslında farkında olmadan materyalist determinizmi (maddeciliği) yıkmışlardır. Eğer cinsiyet sadece biyolojik bir mekanizma olsaydı (hayvanlardaki gibi), insanda "iffet", "haya", "namus" gibi kavramların bir karşılığı olmazdı. Fakat queer savunucuları, "Madem cinsiyet inşa ediliyor, o halde canımızın istediği gibi, her türlü sapkınlığı ve sınırsızlığı kullanarak inşa edebiliriz" anlayışındadır. Aramızdaki fark şudur: Onlar "yanlış"ı ve "bozulmayı" öğreterek fıtratı tahrip ederken, İslam "doğru"yu ve "ölçü"yü öğreterek fıtratı korur ve yüceltir. Evet, cinsiyet toplumsal olarak inşa edilir. Tam da bu yüzden, İslâm'ın bu “inşa sürecini” başıboş bırakmayıp ahlâkî normlarla şekillendirmesi haklı ve doğrudur. Çıkış yolu, insanın "eksik" ve "tamamlanmamış" doğasını, Peygamberlerin bildirdiği ilahi ölçülerle kemale erdirmekte yatar. Zira "kadın" ve "erkek" olmak, sadece biyolojik bir başlangıç noktası değil, öğrenilmesi, inşa edilmesi ve ahlakla teçhiz edilmesi gereken bir şahsiyet davasıdır. Toplumun ve kültürün görevi, bu biyolojik zemini tahrip etmek değil; onu erdem, haya, cesaret ve iffet gibi manevi sütunlar üzerinde yükselterek "insan-ı kâmil" ufkuna taşımaktır.
Özetle, önce tektip erkek-kadın rolleriyle iki farklı cinsi aynılaştırıp yeni nesillere cinsî kimliğini kaybettiren, sonra bunun doğurduğu bıkkınlığı örtmek için rengarenk flamalarla dünya kadar sapıklığı cinsiyet diye sunanlar, sahte kimliklerin ve yapay renklerin solgunluğu içinde bocalamaktadır. Bize düşen, cinsiyeti bir kaos alanı olmaktan çıkarıp, onu ilahi nizamın bir tezahürü olarak yeniden ve doğru bir şekilde inşa etmektir. Zira bütün ideolojilerin, bütün modern sapmaların ve bütün kültürel dayatmaların ötesinde, insanın ruhuna ve bedenine en çok yakışan, onu en güzel kıvama getiren yegâne nizam, "Allah'ın boyası"dır. Kimin boyası Allah'ın boyadığı renkten daha güzel olabilir?
_edited.jpg)


