Salih Mirzabeyoğlu'nun "Cemaat ve Aksiyon" Konferansı (Tam Metin)
- Salih Mirzabeyoğlu
- 9 Oca
- 24 dakikada okunur

Ben buraya, karşınıza, son derece uykusuz ve yorgun bir hâlde geldim... Yaklaşık 40 saattir uykusuzum; bunun içinde İstanbul'dan buraya (Ankara'ya) otobüs yolculuğum ve imza yerindeki hâlimi de hesaba katın... Programda yokken, bir nevî emri vakiyle, sohbet teklifine icabet ederek karşınızdayım... Gelecek durumda olmamama rağmen, nefse mazeret psikolojisiyle hareket etmemeyi örnekleştirmek isteği... Nefse mazeret biçerken o kadar cömert davranılıyor ki, zaten bizim, cemaatimizde kırmak istediğimiz husus da bu... Evet karşınızdayım... Gayet tabiî olarak, uykusuzluk, yorgunluk, çay ve sigara gibi sebeblerden dolayı dilimde bir sürçme olursa, yâni basbayağı et olarak dilimde bir dolaşma olursa, belirttiğim hususları gözönünde tutarsınız.
Şimdi... Hazırlıklı bir konferans olmasa da, hazırlıklı bir konferans sentezini verebilecek bir selâmla başlamak istiyorum... Bu selâm, sorulabilecek olan, fikre dair, sosyal meselelere dair veya siyasete dair soruların cevabında, işin "lübbü-özü"nü gösterici... Ben, merkezini koyayım... Bundan sonra da, gücümüz yettiğince, vaktimiz yettiğince, tedailerle meselelerden meselelere geçelim... Böylece, bir bakıma hem bellibaşlı bir meselemiz yok, bir bakıma da her meselenin göbeğindeyiz... Şimdi size şöyle hitap etmek istiyorum:
"Sizi, İslâm'a muhatab anlayış davasının ulvî aşısını taşıyanlara hasredilmesi gereken bir aşkla selâmlarım!"
Burada, hem selâmın keyfiyeti görünüyor, hem de bütün müslümanların doğrudan doğruya İslâmî "konsept-tecrit"e çıkış noktaları işaretlenmiş oluyor... Bir ikazda bulunmak istiyorum... Şöyle birşey var: Bir eczahâneye gittiğiniz zaman, şayet otomobil parçası sorarsanız, bu uygun olmaz... Komikliği ortada... Ben bir fikir adamı sıfatıyla burada bulunduğuma göre, bir bakıma saf fikre kaçıcı bir biçimde konuşacağım; verdiğim eczahâne misâli de, buna dikkat çekmek için... Saf fikir; tecritte kalan ilmin sanat çehresine malik... Saf fikre kaçıcı bir biçimde konuşulmasına nazaran, kelimelere takılıp da "şunu anladım" veya "şunu anlamadım" derken mevzuyu kaçırmak yerine, doğrudan doğruya kelimelere tutunmuş olan "unsurüstü mânâ"yı zevken tatmaya çalışalım; bu, İslâm'a muhatab anlayış davasının ve saf fikir zevkinin alınması bakımından, sözkonusu zevkin işe tahvilinin farkedilmeden de olsa gerçekleştirilir olması bakımından mühim bir husustur.
Böyle bir girişten sonra işin başına geliyorum... "Zaman, mekânda yoğunlaşır"... Bu, bir nevî, ruhun pıhtılaşarak madde hâline gelmesidir... Burada, bizim ruhçuluğumuzun ölçüsü de görünmüş oluyor; bu ölçüyü koyduğumuz ândan itibaren, İslâmî bir mücadeleden bahsedildiğinde, İslâmî tehassüsü gösteren ruhun bütün tezahürlerinin o pıhtılaşmayı temsil edişi anlaşılır... Bu da "aksiyon" kavramının içine girer... Demek oluyor ki, eğer zaman tefekkürüne dair, saf fikre dair bir takım idrak çizgileri olmayan insan... Bu cümlemi keserek hemen söyleyeyim; hiç kimsenin kalbini açıp bakabilici değiliz... Kalp mahfuz; o ayrı mesele... Fakat, ortaya çıkmış bir meselede, İslâmî niyetle bir takım hususlar belirtilirken, tezahürlerin özü gösteriyor olması bakımından biz onun göstermiş olduğu tezahürlerden özünün ne olduğunu kestirebiliriz... Bu gözle baktığımız zaman, umumiyetle iyi niyetli, fakat yavan lâflar ve işler... Kötü niyetli demiyorum, bazısının iyi niyetinden de şüphe etmiyorum; ama kuru iyi niyet, bazen kötü niyetten daha fena olabiliyor, bunu da açıkça ifade ediyorum!.. Evet; İslâmî saf tefekkür, saf tecrit ölçülendirmeleri konulmadığı ve "zaman tefekkürü"ne ait bir takım hususiyetler anlaşılamadığı vakit, İslâmî mücadeleden bahsedilemez... Çünkü, gösterebileceğiniz bir ruh-keyfiyet yok ki, onun pıhtılaşması sözkonusu olsun!..
Böyle bir giriş içinde ben, aynı zamanda İslâm'a bağlı bir dünya görüşünün "tarih muhasebesi" şartını da belirtmiş oluyorum... Şimdi şöyle birşey var... Bu son derece geç bir zamanda idrak edilmiş -aslında hâlâ da pek idrak edilememiş- bir husus... Şu: "Şartların objektif tahliline, şartlara, fikri tatbik edebilmek"... Mücadele budur!.. Şartlara fikri tatbik edemediğimiz ândan itibaren orada fikir pörsümeye başlamıştır ve İslâm adına söylenen birşeyin boş lâftan öteye bir kıymeti yoktur; bu bakımdan "tarih muhasebesi" bahsi, bilhassa çok mühimdir... Demin tedailerle meseleden meseleye atlayacağımı söylemiştim... Tarih muhasebesi: Bilmek lazımdır ki, Büyük Doğu İdeolocyası'ndaki "Tarih Muhasebemiz" bölümü, keramet çapında muazzam bir hâdisedir... Bakın bugün Batı, İslâm'ın özünde olan hususiyetlere kafasını taştan taşa vurarak tersinden yaklaşmaya çalışıyor... Bir nevî tersinden gerçekleştirici... Tabiî aslı olmadığı için de hiçbir zaman kendini bunalımlı, buhranlı durumdan kurtaramıyor. Bu dediğim mesele, doğrudan doğruya Batı tefekkürünün geçerli olduğu bir aydın zümre içinde konuşulduğu zaman, Necip Fazıl'ın "Tarih Muhasebemiz" tezi korkunç bir etki yapar... Fakat acıdır; keramet çapında olan böyle bir muhasebe yapılmış olmasına rağmen, gözler önünde olmasına ve hatta benim şu kadar uyarmama rağmen, hakikatiyle anlaşılmıyor ve gerekli ilgiyi uyandırmıyor, çünkü böyle bir fikrî bünye yok!..
Demin bahsettiğim gibi, ruhun pıhtılaşması şeklinde işe döndürülmesinden bahsedilen bir yerde, daha gerçekleştirilmiş olan bile anlaşılmıyor... Burada da, korkunç bir husus çıkıyor karşımıza; bu durum doğrudan doğruya bizim müslüman olarak zaafımızı gösterici... Aslında da, herşey göz önündeyken, mesele, görüp görmemekte değil mi?.. Allah'ın rızası kendi rızası olmuş gerçek müslüman için herşey o kadar açık ki... Herşey gözönünde... Muhiddin-i Arabi Hazretlerinin bir sözü vardır, der ki:
"Halkın gözünde eşya, bir görünürün kavramı, Hak ise aklî bir kavramdır. Halbuki Hakka erenlerin gözünde, Hak görünür ve eşya aklî bir kavramdır!"
Yâni, eşyanın izâfiyeti ve Hakkın cemâli, bir gönül hassasiyeti içinde, gözle görülüyor... Bu da, Batı tefekkürüne, fizik yoluyla, bilmem ne yoluyla tersinden bağlanmış hadiselerdendir; izâfiyet teorisini biliyorsunuz... Yâni duydunuz... Şimdi ne oluyor?.. Herşey o kadar açık ki; hani, "Allah zuhrunun şiddetinden gaib" diyoruz ya... Bunun gibi, o tarih muhasebesindeki kıymet o kadar büyük ki, açıklığından dolayı göremiyorlar.
Dikkat ediyorsanız, meseleyi baştan itibaren özellikle "İslâm'a muhatab anlayış" davasına getirerek bağlıyorum... İslâm'a muhatab anlayış davası dediğimiz mesele bünyeleştikten sonra, ilk başta görünecek olan şudur: Bir sinema kalabalığı ile, bir "cemaat" ve "toplum", ayrı ayrı keyfiyetleri temsil ederler... Sinemada bin tane insan, "bin tane bir"dir... Cemaatte ise, bin tane insan içinde, her bir, bindir!.. Bunun yanında anlaşılması gereken: Herkesin kendine göre bir hakikati var... Hakikatin hakikati kimde?.. "Hakikatin hakikati" dediğimiz zaman, iş tek ferdin hakikatinde düğümlenir... Öbür tarafta...
Şah-ı Nakşibend Hazretlerine ait bir ölçülendirmeyi söyleyeyim: "Mutlak tevhid mümkün değildir!"
Şimdi, "mutlak tevhid mümkün değildir!" ile "fert hakikati" hususiyetinin hemen yanında tedai eden bir ölçü meâli: "Allah'ın eli topluluk üzerindedir."
Allah'ın eli, Allah Resûlünün üzerindedir... Önce... Bunda şüphemiz yok... Netice ne oluyor?.. Doğrudan doğruya topluluk keyfiyeti, ferdin hakikatinde topludur... Çünkü, "topluluk ferdin hakikatinde topludur" dediğimiz zaman, İslâmî bir ruhun tezahürlerinden bahsettiğimiz zaman, bu tezahürlerin herbiri ayrı ayrı mizaç hususiyetlerini, ayrı ayrı iş hususiyetlerini gösteren bir mânâya bürünürken, "ayrılıkta birlik" gibi bir ifadeye denk gelir... O zaman da şöyle birşey: İslâmın topluluk hakikati tek tek fertlerde tecelli ederken, bu demektir ki, her ferdin aslın aslında bir olan keyfiyeti, yâni BİR olan keyfiyet, ayrı ayrı kemmiyetlerde tecelli ediyor ve kemmiyetlerin hususiyetlerine nisbetle farklılaşması gibi bir mânâya bürünüyor... Bunun mânâsı şudur: Eğer işin zarf kısmını bir takım kaplar şeklinde alacak olursak...
Sohbetimden hoşlanıyor musunuz?.. Onu da sorayım... Yoksa bir nevî boşuboşuna konuşuyor gibi olmayayım... Yâni, "mevzu konuşma" dilinin zevkini tattırabiliyor muyum?.. Onu... Özellikle alayım reaksiyonu... Yoksa siz kendi aranızda sohbet edin... "Evet!" diyecek kimse yok mu?..
Bizde iki şey birbirine karıştırılır... Dikkat ediniz... Pısırıklık başka şeydir, terbiye başka şeydir... Küstahlık başka şeydir, vakar da başka şeydir... Terbiyeli olun, ama pısırık olmayın; küstah olmayın, ama vakur olun... Evet; ruhunuzun anladığını ben görebilmeliyim... Adeta selâmın mânâsında tecelli eden mânâyı görebileyim... Biz tekerleme gibi selâmdan bahsediyoruz... Aslında selâmın ruhu şudur: Birbirinin şahsiyet aynasında kendini seyreden insanlar topluluğu... Bu mânâda da iş şuraya gelir: İnsanın içinde bulunduğu mekânın bile, insan üzerinde bir tesiri vardır... Bu manâ çerçevesinde, bir kedinin bile kendine mahsus bir keyfiyeti vardır şurada dururken... Ya insan dediğimiz zaman?.. İnsan büyük şey!.. Ve bugün, -dikkat edin!-, "cemaat" falan derken, cemaat yok ortada!.. Aslında cemaatin hakikati şudur: Artık ruhlar öyle bir anlaşma noktasına varmıştır ki, şu kadar insan âdeta tek kelime konuşmadan birbirini tamamlayıcı bir uyuma, bir ruhî alış-verişe girmiştir... Ve "sohbetin bereketi" dedikleri hâdise de, hakikatiyle sohbet de, zaten buna dairdir... Bu nedir?.. "Kişi üzerinde bulunduğu işin zamanı içindedir!" hikmeti çerçevesinde, ben karşımda duran insanın keyfiyetinde kendime yöneliyorum, kendi keyfiyetimi görüyorum... Bu bakımdan, anlaşıldığıma dair reaksiyonlarda biraz daha cesur olmanızı isterim ki, ben de konuşma şevki bulayım... Oldu mu?.. Umumî olarak soruyorum; anlaşıldı mı?.. ("Evet!" Sesleri.)
Şimdi ayrı ayrı kaplar düşünelim... Yapıları ayrı, renkleri ayrı... Şunları, bunları ayrı... Buradan suyu boşaltmaya başlıyoruz kaplara... Suyun her kapta, gerek biçim olarak, gerek renk olarak bir görünüşü var... Meselâ, kırmızı bir cam kapta su, o kırmızı renk tesiriyle görülür... Veya yuvarlak bir kaptır... Yahut uzun bir kaptır... Her neyse; biçim olarak bu şekilde gözükür... Netice ne oluyor?.. Tek olan su ve rengi, kapların özelliklerine nisbetle farklı görüntü veriyor... Bu farklılık ne oluyor?.. Bu farklılığın mânâsı şudur: "Farklılık içinde birlik" sözkonusudur... Şimdilerde tekerleme gibi söylenen "cemaat" ruhunun hakikati de budur aslında... Sahâbî nedir?.. Sahâbî, Allah Resulünün nurunu, -Onu görmüş veya Onun tarafından görülmüş, imân etmiş biri olarak-, kendi fert hususiyeti içinde aksettiren kimsedir... Bunu, "İslâm, zıt kutuplar arasındaki muvazenenin nizâmıdır!" hakikatiyle birlikte düşünürseniz, oradaki fert hususiyetine nisbetle, biri atılgandır, biri munisdir, biri akılca ileridir, biri takvaca ileridir, biri başka bir vasfıyla... Bütün bunların hepsi neticede birdir ve şöyle bir mânâya denk gelir: Her hususiyet her birinde vardır, fakat herbiri bu hususiyetlerden birinde şahsiyet bulmuştur... Şahsiyet... Çok önemli bir tabir... Anlamı pek bilinmez!..
Baştan beri, anlattığımız meseleler içinde görülüyor ki, saf fikir zevkine varılmadan, "mücerret fikir" çilesine girilmeden, diğer şeyler geri kalıyor... Benim, solcular için söylediğim bir söz var ki, bizim taraf için de geçerli... Şöyle dedim:
"Bu panellerin, yaşlı kokonaların konken partilerindeki gevezeliklerinden aslında bir farkı yok... Fikir verimi bakımından... Hiçbir şey konuşmadan, birşey konuşuyormuş taklidi yapmak!"
Bunu bizim davamıza tatbik ederseniz; doğrudan doğruya tecelli edecek olan, "iş"de görünmesi gereken fikir olmadıktan sonra, iş adına yapılan herşey, -aynı konken partisi esprisi gibi-, sadece verimsiz "akt-tekrar"a girer...
"Aksiyon" kavramına dikkat edin, bakın ne kadar güzel bir kavram; İslâm'daki, "amel" ile çok yakın hususiyeti olan bir kavram... Aksiyon öyle birşeydir ki, mevzuya genel hakimiyeti gösterir, bunu tüttürür... Adeta elinizde bir harita vardır; bu haritaya nisbetle... Veya bir proje vardır; bu projeye göre bir inşaat kuruyoruz... Fakat bu misâl de tam değil; farkını söyleyeceğim... "Aksiyon", her dem yenidir, bir form içinde yenidir... Şöyle: Hem hâdiseye vakıfsınız, hem hadisenin insan için meçhul bir yanı var... Bu neye benziyor?.. Kâinat, her dem tekrarsız bir biçimde her ân var ve her ân yok olurken, bu hakikatin hemen yanıbaşında hatırlanması gereken hakikat şudur:
"İlâhî ibdada tekrar yoktur; ama rastgele ibda da yoktur!"
Yâni ne oluyor?.. Hem tekrar yok, hem rastgelelik yok... Bunun gibi, hemen başka bir inceliği hatırlatayım; meselâ namaz bahsini ele alınız... Namaz, "eski şekil içinde, her ân yeni terkib; eski şekil, yeni terkib" bahsine güzel bir misâldir... Dikkat ediyorsanız, tam "aksiyon" kavramının mânâsına denk geliyor... Eski şekil içinde, yeni hâl; yâni iki namazın birbirine benzediği -ruhen terakki belirtmediği- yerde, pörsüme sözkonusudur... O, aksiyondan ziyâde, "akt-otomatlaşma"ya girer... Demin "aksiyon" ve "amel"in eş mânâlılığından bahsettim yâ... "Akt", mekanik harekettir; aksiyon veya amel değildir... Makine, kendisine verilen biçim içinde, belirli şeyleri yapar... Şimdi şurada dünyanın en iyi makinesini yapsanız, onun hareketi yine "akt"tır, teksir harekettir, aksiyon ve amel değildir... Ama insan, karar verme durumunda olan "şuurlu" bir varlık olduğu için, yâni "karar verdiren" özelliği bakımından, onun hareketlerinde yine de bu tür bir mekaniklik-teksir yoktur; ancak hareketleri aksiyonun mânâsı dışına çıkınca otomatlaşmayı andırıyor olması bakımından, "akt" oluyor...
Bizim, yâni müslümanların hareketleri de, yeknesaklıkla pörsümeye dönüştüğü ândan itibaren, aksiyon olmaktan çıkmıştır; "amel"den "akt"a gelmiştir... O zaman da şöyle bir tesbit: Bizim her sahadaki mahkûmiyetimiz, doğrudan doğruya aksiyon ruhuna ve mânâsına yabancılığımızdandır!..
Mahkûmiyetimizin çeşitli sebepleri var... Nizâm plânında, cemiyet plânında, eğitim plânında, aile plânında... Bütün bu menfilikler ortamında, âdet olarak, gelenek olarak birşeyler öğreniliyor; içe nüfuz yok... Acı fikre tahammülümüz yok!.. Kendisi burada mı bilmiyorum; buradaki arkadaşlarımızdan, bacılarımızdan biri olabilir... Kulağıma bir söz geldi; imza yerinde kitaplarımı imzalarken, beni okuyucuyla ilişki bakımından soğuk bulmuş..! Katiyyen suçluyorum falan diye gelmesin aklınıza; mesele konuşmanın vesilesi üstündeyim, bahisten bahise geçiyorum... Evet; rahmetli Üstadım'ın dediği gibi, "acı fikre tahammülümüz yok"... Düşünen insana tahammülümüz yok... Düşünen bir insan gördüğümüz zaman, "hindi gibi düşünüyor!" diyoruz... Veyahut, "niye düşünüyorsun, ne derdin var?"... Ne derdi olabilir?.. Ya parası yoktur, ya bilmem neyi yoktur filân... Ancak bunu anlıyoruz. Halbuki şu şartlar içinde bir müslümanın çıldırmaması için, fevkalâde olması lazımdır... Eğer çıldırmıyorsak, fevkalâde olmadığımıza göre, insan olmadığımızdandır; bunu gayet net söylüyorum... Nerede kaldı ki müslüman olmak!..
Anlatılanlara dikkat ediyorsanız, iş geliyor geliyor, bütün meselelerin kilit noktası hâlinde "İslâm'a muhatab anlayış" ve "dünya görüşü" davasına çıkıyor... Bunları biliyorsunuz; fakat ben, bildiklerinizi şuurlandırmak ve bildikleriniz yardımıyla yeni bilmeniz gerekenlere ait bir takım çizgileri vermek istiyorum... Bir "dünya görüşü" ile ilgili... Bu "dünya görüşü" olduktan sonra iş şudur ki... Meselâ, aktüel bir bahis içinde devam edelim: Seçimler oldu... Seçimler çerçevesindeki umumî reaksiyonu aldığımız zaman, bu reaksiyonda İslâmî şuuru ve tahassüsü göremiyorum; çünkü, "şu, şu kadar oy aldı da, bu gelseydi de" bilmem ne gibi sevinçler ve üzüntüler arasında, ne gelenin, ne gelmeyenin, ne de onların hesabını tutanların bir fikri yok ortada... Gelseydiyi filân bırak, gel, gelsin; ne yapacaksın? Ne yapacak? Ne bekliyorsun?.. Geldiği ândan itibaren iş bitti; yapacağı hiçbir şey yok ortada!.. Halbuki, -dikkat edin-, bizim dediğimiz mânâdaki fertlerde yâni "İslâm'a muhatab anlayış" dokusu tuttuğu zaman, bu sağlandığı zaman, iş cemaate gittiği zaman... Yine cemaat: Bizde "cemaat", çok palavradan kullanılan bir mefhum... Cemaat, büyük dava... Dediğim gibi, cemaatin esprisi şudur: Burada bin kişi varsa, adeta her fert, bin kişilik bir güçtür... Cemaat olmadığı zaman da, bin kişilik bir toplulukta, bin tane tek adam vardır... Cemaat hususiyeti tecelli ettiğinde, iş ve aksiyon davası o kadar kendiliğinden rayına oturuyor ki... Şimdi Anadolu'da şu kadar müslüman var; bir harekette ne kadar detaylı çalışma yapılırsa yapılsın, her fert tek tek davranış imkânları ve istidatları itibariyle hesaplanamaz... Hesaplananlar arasındaki münasebet bile, sonuna kadar detaylanamaz... Şartlar içindeki durum ise bambaşka...
Savaşta da hâl budur... Bir askerî mütefekkir, "savaş, düzeni bozar!" der... Savaş, talime benzemez... Caddede yürüyen insan yeknesaklığına benzemez; savaşın, daha önceden hesaplanamaz kendi kuralları çıkar ortaya... Orada, organizasyonda kopukluklar olur, bilmem neler olur, ferdî inisyatifler ve tutukluklar sözkonusu olur; buna benzer şekilde, bir harekette tek ferdin bütün davranış çizgilerini tayine imkân yoktur... Aslında, insan cemiyetini makineden ayıran özellik de burada; bin çarklı bir makinede dişliler birbirine mekanik olarak hareket verirken, bir cemiyetteki herhangi bir organizasyonda, insandan insana her geçiş münasebetlerin problemlerini de taşır... Tabiî ki savaş, zaten karşı tarafın münasebetlerini yıkmaya dönük bambaşka bir hâdise!..
Evet; "cemaat ruhu" diyorduk... Meselâ, Ağrı Dağının tepesinde bir müslüman... "Topluluk hakikati" sağlandığı ândan itibaren işler kolaylaşıyor; orada da olsa, "kendiliğinden görevli" zaten... Ben, bir radyo vericisi olarak buradan neşir yapıyorum, bir alıcı olarak herkes dalgasını ayarlıyor; ben nerede alıcı var bilmem ki... Bu nedir?.. Bu, doğrudan doğruya, mesajın ulaştığı yerde, "müminin ferasetinden korkunuz; çünkü o, Allah'ın nuru ile nazar eder!" hikmetinin tecellisini devşirmektir... İyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan bir çırpıda ayırıcı meleke... Ders alıyor muyuz?.. Bize büyük ibret dersi düşüyor: Müminlikle ahmaklık barışmaz!.. Bu mânâda da biz, şahsımızda İslâm'ı düşürüyoruz... İşte, meselâ Ağrı Dağı'nda da olsa, adam bunun farkında; "müminin ferasetinden korkunuz!" ölçüsünün hakikatini yaşayan bir insan, şöyle veya böyle mesajı aldığı ândan itibaren, "gerektiği yerde gerekeni yapmak" durumunda...
Ben, Ağrı Dağı'nın şartlarını buradan bilemem ki!.. Kimle temas ediyor, ne iş yapar?.. Ama o, bu ruha sahib olarak, oradaki davranışlarında aynı ikizler gibi, buradakinin düşündüğü şeyleri yapıyordur; yâni, buradaki de orada olsa, aynı şeyleri yapacaktır... Aktüel, magazin türü bir misâl vereyim, renklensin konuşmamız... Doğdukları ândan itibaren, ikizleri ayırıyorlar... Aradan epey zaman geçiyor; 40 sene falan... Bu vaziyette, birbirleriyle temas etmiyorlar, birbirlerinden haberleri yok; böyle bir tecrübe... Bir araya geldikleri zaman görülüyor ki, evlendikleri ilk eşlerinin isimleri aynı, ikisi de birer defa boşanmışlar, ikisi de ikişer defa evlenmişler, evlendikleri ikinci eşlerinin de isimleri aynı... Köpeklerine verdikleri isimler de aynı... Şimdi bu ikizlik psikolojisini izah edebildim mi?.. Yani o büyük birliktelik olduktan sonra?..
At, binicisinin hissiyle hareket eder; meselâ savaş kargaşasında, âdeta üstündeki binicisinin karşısındakine karşı gösterdiği insani reaksiyonları ânında idrak eder ve kendiliğinden ânı anına ona uyar... Diyelim mızrak şöyle geliyor, siz refleks hâlinde yana kaçmaya davranıyorsunuz; hayvan sizin refleksinize tâbi, ruhunuza tâbi bir insiyakla gerekeni yapıyor...
Bu misâlleri şunun için veriyorum: "Müminin ferasetinden korkunuz!" ruhu içindeki reaksiyonlarda, bu tür ortalama bir ifade, ortak bir ifade vardır... Zaten gerçek cemiyet de budur... Ondan sonra iş şuraya geliyor: "Ümmetimin ihtilafı rahmettir!"... Bakın dikkat edin: Topluluk hakikati fertlerde tecelli ettikten sonra, her ferdin şahsiyet olarak birbirinden ayrılığı içinde tecelli eden ihtilaf doğrudan doğruya rahmettir... Bu nedir biliyor musunuz?.. Adeta, "istisnalar kaideyi bozmaz!" diyoruz ya, kaideyi bozmayacak istisnaların da kaideden olması gibi... Bu mânâda, o tip ihtilaflar da kaidedendir, işin aslındandır... Tabiî bunun, "varoluş" bakımından büyük bir hikmeti var:
"Araz, aslın görünebilmesi için gerekli unsurdur, zarurî unsurdur!"
Bu bakımdan, topluluk hakikatinin tecelli ettiği bir yerde sözkonusu olan ihtilaflar, İslâmî mânânın yeni şartlara uygulanabiliyor olmasının, uygulanmasının, gerekli şartlarıdır; bu mânâda da rastgele ve nefsanî dalaşmalarla, ulvî soydan ve Hakk rızasını gözetir ihtilaflar arasında fark vardır... Yine geldik işin başına, "dünya görüşü" bahsine... İş buraya gelince... Dikkat edin başka bahse geçilecek:
"Suret olmadan mânâlar ebediyen tecelliye gelmez!"
Şeklin hakikati ortaya çıktı, şeklin ne kadar önemli bir husus olduğu da ortaya çıktı... "Şekil" diyoruz... Dikkatinizi şekle çekmiştim; şekil hususiyetine... Diyalektik, form, norm vesaire; bunlar, şekil çerçevesindeki, hep kalıba dair hususiyetler, birbirleriyle akraba olan kavramlardır... Ruh temin edildiği zaman, "bu ruha uygun olan biçim nedir?" suâli... Bakın dikkat edin: "Bu ruha uygun olan biçim nedir?" dediğiniz takdirde, kemmiyet özellikleri de -kemmiyetin de bir keyfiyeti vardır-, hareketin gidişatını etkiler... Bu çerçeveden baktığımızda, belki bize gerekli olan bir siyasî partidir... Bu anlayış olmayınca, sözkonusu ruh olmayınca, ortada sadece tabelâ kalır... Hiç kıymeti yok!.. Bu ruh teşekkül ettikten sonra da, oraya tabelâ asılmasa da siyasî faaliyet devam eder... İzah edebiliyor muyum?.. Burada bizim bir siyasî hareket, bir siyasî parti çalışması içinde görünebilmemiz için oraya tabelâ asmamız şart değil... Doğrudan doğruya "topluluk hakikati"nin gereğini yerine getirirken, faaliyet yürümeye başlar.
Bakın türban takmanın üniversitelerde yasaklanması ve İBDA gençliğinin bunun üzerine başlattığı kavga dolayısıyla birşey oldu... Aktüel bir mevzu olduğu için söylüyorum... "İslamcı feministler" filân diye bir takım şeyler yazıldı... Bu o kadar korkunç bir yanlışlık ki; adam, hareketi kendi bakış açısına uysun diye saptırıyor... Tabiî, âdeta onu destekler gibi, hareketin riski kalktıktan sonra meydana çıkan parsacıların gûyâ İslâm adına onları doğrular gibi saçmasapan sözleri de yok değil... Niye?.. "Hâl izâhı" denen bir nefs muhasebesi olmadığı için... Hâl izahı... Bakın bahisler saf fikirle ne kadar içiçe... Dikkat edin: "Diyalektik", bir biçim, dışta bırakmanın da düzenidir... Meselâ ben, şu fiziğimle, bir biçim içinde olan varlığım; önümdeki masa değilim, yanımdaki insandan ayrıyım vesaire... "Ben" dediğim ândan itibaren, bana ait olmayan da kendiliğinden görünüyor... Bunun gibi, bir müslüman hanım, İslâmî mânâda kendi hakikatini keyfiyet ve kemmiyetiyle ortaya koyarken çizmiş olduğu tip içinde, kendi mânâsına uygun olmayanı da dışarıda bırakmış oluyor. "Kendine uygun olmayan keyfiyet" dediğimiz zaman, bunun içine belki eşi de giriyor, ağabeyi de giriyor, babası da giriyor... Bu, Batı'daki mânâda, kadının erkeğe karşı savaşı değil, kadının kendi öz keyfiyetinin yabancısını dışarıda bırakma hareketidir; yoksa rakib görmek, "o mu üstün, bu mu üstün" mücadelesi değil... Demek ki ne oluyor?.. Adam onun hareketinin mânâsına nüfuz edemeyince, "sinek de, uçtuğuna göre kartaldır!" gibi saçma bir hüküm belirtmiş oluyor...
Bizde de, onun bu hükmüne karşı cevap verecek takat olmadığı için, türban hareketindeki başkaldırı tavrını "feminist hareket" diye değerlendirenlere söyleyecek söz bulamıyoruz... Netice nereye geliyor?.. Bakınız türban davası aktüel bir mesele... Sirayet gücü olan birşey... Fakat iş geliyor, hâlini izah edebilecek olan belirli bir formasyon olmadığı için, başkası kendisini damgalarken o damgayı kıracak bir ifade tarzı geliştiremiyor... Yâni iş, yine dönüp dolaşıp fikre geliyor.
Doğrudan doğruya kendinizde, "kalabalık" ve "sürü" değil de, "cemaat" mânâsında bir ruhî kenetlenme duyuyor musunuz burada bulunmaktan dolayı?.. İşte bu duygu, hareketlerin gayesi ve tadıdır... Söylediğim gibi, ister tabelâ olsun, ister olmasın, bu şuurla hareket, teşkilatını kurar... Anlıyorsunuz değil mi?.. Ruhî kenetlenmenin gerçekleştiği yerde, bunun güçlendiği yerde, meselâ şu ânda, arkamda bulunan şu kadar insanın verdiği güçle davranırım... Dikkat edin... Bakın, bizim camiada zaaf noktası, bunun gerçekleşmemesindendir... Benim muhatabımın, -muhatab derken, aynı fikir etrafında toplanmış insanları kastediyorum-, benim yanımdaki insanın kuvveti bana kuvvet verdiği gibi, benim kuvvetim de yanımdaki insana kuvvet verir; zaten bu etkileşime girildiği zaman iş tamamdır ve bütün dünya inkılâblarında görülen husus budur... İşin ruhî ve fikrî çekirdeği tuttuktan sonra, harekete mani olmak mümkün değildir; eğer bastırmak için kaba kuvvet kullanılırsa kaba kuvvetin hareketi canlandırıcı ve azdırıcı rolü olur... Kaba kuvvet kullanılmazsa, hareket zaten tabiî olarak gelişecektir... Bu durum, üzerlerindeki noktaları dönüşte birbirine kavuşan iki çark hikâyesidir; içinde bulunulan şartlarla, fikrin harekete hitab edici ve cevab verici karekteri birbirine denk gelince, iş tamamdır... Buna göre hazırlanmalı ve hazır olmalıyız... Şimdi ne oluyor?.. Bütün hareketlerin bir oyun tarafı vardır, bir yerden tutar ve beklenmedik biçimde sirayet eder; rahmetli Üstadımızın tutturmak istediği, muhtelif liderler üzerinde denediği ve maalesef genel olarak camiamızın anlamadığı inceliklerden biri de budur... "İşin oyun tarafı" dedim; dişliler karşı karşıya tam denk geldiği ândan itibaren, düşmanının yaptığı müsbet ve menfi bütün davranışlar senin işine yarar... Onun rolü artık gübre olmak... İş geliyor geliyor, hep "fikri sevme" davasına dayanıyor; ne yaparsak yapalım, hâlimizin izahına erici çapa erişemezsek nafile... Karşınıza gelmeden önce, arkadaşlara misâl olarak söylüyordum: Bir meslekî grup... Bürokrat sıfatıyla, orada bir bürokratlar sınıfı var; aralarında, gerek mizaç hususiyetleri, gerek ilgi alanları, gerekse vakitlerinin büyük bölümünü bir arada geçirmek gibi sebeblerle, bir yapı oluşuyor... Öbür tarafta, bir sanatçılar grubu... Öbür tarafta hukukçular... Kendi bahisleri, kendi formasyonları, kendi nezaketleri içinde böyle bir görünüş sergiliyorlar... Netice olarak, oradaki grubun çizmiş olduğu kuvvet, zarafet ve vakar, doğrudan doğruya şuradaki arkadaşa güç veriyor... Öyle değil mi?.. Ve şuradaki arkadaşın çizmiş olduğu vakar, zarafet ve güç, karşı tarafa kuvvet veriyor... Zaten bu karşılıklı etkileşim başladığı ândan itibarendir ki, iş bitmiştir... Bizim senelerdir ısrarla ve özellikle üzerinde durduğumuz ve gerçekleştirmeye çalıştığımız husus budur; bugün, çok şükür bunun tezahürlerine şahit oluyoruz... Mesele... Düşmanın bile, bir meseleyi izâha çıkarken senin dilinden, dilinin tesirinden kurtulamasın... Mânâ dilinden...
Bunun, geçmişte bizim aramızdaki bir menfiliğinden bahsedeyim: Adam, hak ve hakikati sınıfsız toplum esprisinde gerçekleştirebileceğinin o kadar kuvvetli telkinini yapıyor ki, bir müslüman sosyal hâdiselere âit bir haksızlığa karşı çıkmaya dair birşeyler söylemek istediği ândan itibaren, İslâm'ı yüceltiyorum zannıyla, "İslâm sınıfsız bir toplumdur" diyordu... Halbuki burada gürültüye giden, İslâm'ın tâ kendisidir... Şimdi işin tersine dönelim; hâlini izâha çıkan düşmanını bile kendi diyalektiğin ile konuşturmak ve mânâsını hadım ettirmek davasına... Necip Fazıl'ın ifâdesi ile, "dağları taşları ardından sürükleyen büyük diyalektik"... Üst dil, üst mânâ, üst diyalektik falan gibi birtakım -mücerret fikirde geçen- bahisler var... Ve bunlar doğrudan doğruya İslâm'ın malıdır; biliyorsunuz, İBDA terminolojisi... Hiçbir düşünceye de maledilemez, yakışmaz... Şimdi adam tutuyor, bizden apardığı diyalektikle, "marksizm üst dil, üst diyalektiktir" diyor... Hiç olur mu?.. Doğru düşünce olmasaydı, "doğru düşünce olmadan, doğru düşünce faaliyeti olmaz!" düşüncesi de olmayacaktı... Bu hakikate nazaran "üst dil-üst mânâ-üst diyalektik", pratikten teoriye varmanın değil, pratiği teoriye nisbet etmenin yoludur... İş nihayetinde "Mutlak Fikrin Gerekliliği" davasına çıkar ki, üstelik "mutlak"; teori de değil... Evet; "marksizm bir üst dil-üst diyalektiktir" diyen ahmak, marksist geçinirken onu tepelediğinin farkında değil... Yâni adam, "marksizm, metafiziktir!" diyor... Lâfının anlamı bu... Oysa biz, zaten aslında marksizmin de bir metafizik olduğunu söylerken, bunu bir kadının kendini erkek sanmasını tenkit eder gibi belirtiyoruz... Adamın hâli, hani "dam üstünde saksağan" derler ya... Netice ne oluyor?..
Bahislerin gelip tıkandığı yerlerde, o bahsi açan husus İslâmî bir anlayışla mümkün olabildiği için, İslâmî doneyi kullanıyor ve orada marksizmi batırdığının farkında değil... Bu o kadar mühim bir mesele ki... Bunun pratik plândaki misâllerinden birini kendimizden vereyim...
Aranızda, Osmanlı Mimarî üslubunun büyük ustası, çağdaş Sinan, rahmetli Karamehmetler, Cevat Ülger'i tanıyanlar olabilir; bu "feraset" dediğimiz hususiyete kendi mevzuu içinde sahib bir insandı... Bunlar, eserinden daha çok, hayatı -yaşadığı hayatı- öğretici olan insanlar... Hayatını çok dikkatle okuduğum insanlardan biridir... Bir çırpıda iyiyi kötüden ayırdıktan sonra, öyle ki, ben onun gördüğünü basamak yaparak uzun fikrî meseleler getirmeme rağmen, pek fikirden bir şey anlamıyor... Fakat Allah ona o gözü vermiş; bir çırpıda güzeli çirkinden, doğruyu yanlıştan ayırıcı melekeden, sanatkâr gözüyle pay sahibi... Büyük mimar, büyük sanatkâr...
2 tane resmin altını kapatıyor... Biri "Sen Piyer Kilisesi'nin bir köşesinden alınma bir parça, öbürü de Selimiye'den veya Süleymaniye'den... Yanına gelenlere soruyor: "Hangisi güzel?"... Yüzde doksanı Sen Piyer'i gösteriyor... Altı kapalı ya, bilmiyor... "Tamam" diyor Karamehmetler; "sen hapı yutmuşsun!"... Şimdi ne oluyor?.. İslâmî tahassüsün ortaya koymuş olduğu bir eserden, -İslâmî tehassüs o kadar hapı yutmuş ki-, biz zevk alamaz duruma gelmişiz... Ama dilimizde İslâm... Müslüman... Filân gidiyoruz... Tehassüs gitmiş, zevk gitmiş, "imân" diye sadece posa kalmış; kimsenin ne olduğundan bile haberi yok... Onun için, -hareketlerimizde bilerek veya bilmeyerek işin ruhî kısmına giremediğimiz için-, bir nevî şeklî tatminler kalıyor... Ama açıkça söyleyeyim; ayı kılıklı adamların şekilleri de, ruhlarına uygun bir mânâdadır!..
Mücadele plânında da... Misâl olarak şu siyasî partileri ele alalım... Seçim durumu oldu biliyorsunuz... Seçimde, kendi hareketine dair belirli bir açıklık olmadığı için ve temsil edici partin olmadığı için, ortalama bir kanaatle şu partiyi destekledin... Ona nisbetle şunu tuttun, bunu tuttun, politika yaptın... Demin anlattığım gibi, belirli bir aksiyon imajı olmadığı için, kim nereyi tutuyorsa, bir nevî tuttuğu yeri sahiplenmek gibi garib bir psikolojiye giriyor... Anlatabiliyor muyum?.. Yâni işin şuuru ve tehassüsü gerçek mânâsıyla olmadığı takdirde, yapılan hareketlerin herbiri faydadan çok zarar getirir... Bana sorarsanız "ne yapmak lâzım?" diye... İşin müşahhas taraflarını son derece açık, bir çırpıda söylerim ama, bulunduğumuz mekân buna müsait değil... Toplantıyı tertib edenler müsterih olsunlar!..
Tek kelime ile söyleyeceğim şudur: Ben, İstanbul'a gitmek istiyorum diyelim... Umumî bir bakış... Atla mı gidilir, uçakla mı gidilir, arabayla mı gidilir, trenle mi gidilir; gücüm ve şartlara nisbetle hangisine malikim?.. Buna nisbetle ve gideceğim yönü tayin edeceğim... Bu çerçevede söyleyeyim: Bir hareket için bir takım tabelâlar ille de şart değildir; yâni kanunî bir ortada görünüş, kuruluş... Hareketin mânâsı tuttuğu ândan itibaren, o hareket bir İBDA hareketi hâlinde kendi rayları üzerinde yürür, gider... Ve... Buradaki konuşmamı müsaade ederseniz bağlamak istiyorum... Bütün bu söylediklerimi bir önsöz kabul edebilirsiniz; benden sonra aranızda buna nisbetle konuşabilirsiniz... Rahmetli Üstadımın bir sözü ile bitireceğim:
"Adeta bir solucanın tank hâline geleceği günleri gözler gibi..."
Solucan keyfiyeti ve kemmiyetinde bile olsa, kendi yolunu yapan, kendi kendine hareket; ânı ânına değerlendirici bir şuur, böyle bir militan kadro molekülleri... "Kendinden zuhur diyalektiği"ni kavramış bir yapı; özlediğimiz budur... Bu yapı kendini gösterdiği ândan itibaren, gelişmesi çok kısa bir süreçtir; bu yapıyı tutturabilmek... O tuttuktan sonra, bunu engelleyebilecek hiçbir güç yoktur; ne kaba kuvvet, ne şu, ne bu, hiçbir şey yoktur... Mühim olan bunu yakalayabilmektir ve bütün inkılâbların püf noktası buradadır... Bir yer gelir, düşmanının göstermiş olduğu direnme bile sana katkı hâline dönebilir... Artık, sindiren bir canlısın... Ben elma da yesem kendime döner, koyun da yesem kendime döner, aç kalıp ayı da yesem kendime döner; kana ve enerjiye dönüşür... Organizmam onu kendine yarar hâle getiriyor.
Bunun dışında, sorularınız olabilir... İçimde ukde olan bir meseleyi de belirteyim: Umumiyetle bu tür konuşmalarda incitmemek için söylenemeyen bir husus var ki, o zaman da hakikat inciniyor... Sizi tek tek fert olarak tenzih ediyorum da, "bir bahis olarak anlatıyorum" şeklinde dinleyin... Hazret-i Ömer'in bir sözü vardır: "İnsanın sorduğu sorudan, onun zekâ derecesini anlarım!" der... Buradan hareketle şöyle söyleyebiliriz:
"İnsanın sorduğu sorudan, o insanın meseleye ne kadar vakıf olduğunu anlayabiliriz!"
Bir mesele derinliğine bir şekilde anlaşılmadığı zaman, konuşmalar herkesin istediği tarafa çekebileceği malzemenin sonsuzluğunda serseri dolaşmaya dönüşür... Meseleler... Bakın "üst diyalektik" gibi bir takım kavramlar söylüyorum... Şimdi "geist-malûm" gibi bir takım kavramlar olmadıktan sonra, "ben bilgisi" gibi bir takım malûmatlar olmadıktan sonra, kuru mânâda "bilgi" ve "bilgilenmek" gibi şeylerden bahsedildiği ândan itibaren, izafi bilgi, mutlak bilginin karşısında her zaman galip durumdadır; hakikatiyle değil, sahte tarafından...
Size, "Mutlak Fikrin Gerekliliği" davasına çıkan büyük bir ölçülendirme veriyorum!.. Şimdi basit itiş kakışlar plânına inersek: Ben bir insana "üst dil-üst mânâ"yı anlatılmayınca, yâni o anlamayınca, kafasında böyle bir fikir oluşmayınca, onun anlayış seviyesinde tartışılıyor ki, gerçeklik seviyesi değişiyor, hakikat güme gidiyor... Demin "izafi bilgi" dedim... İzafi bilgi; o da sonluluktaki bir sonsuzluktur... Ama netice nedir?.. İzafiliğin sonsuzluğu da izafidir... Halbuki İslâm mutlak... Mesele "üst dil-üst diyalektik"e taşınabildikçe, bakın düşünün... Bu gözle "tarih muhasebesi"nden tutun, bilmem neye kadar... Yakın dönemlere kadar, günlük polemiklerde başımızın etini yediler "ileri, geri" tekerlemesiyle... Oysa beş bin sene önce yaşayan ve hakikati yerine oturtturmuş bir insan, bugünkü bütün insanlardan daha büyüktür; İnsanî hakikati yerine koymak bakımından... "Çağ atladık" diyorlar, "ilerledik" diyorlar, medeniyetten bahsediyorlar... Şunu söyleyeceğim: Hakikatiyle tekâmül, doğrudan doğruya insani hakikati yerine koyabildiğincedir... Oysa bu çağda, ulvî ferdî mânâ bir yana, toprak seviyesinde toplum bile yoktur; hani bir takımda yıldız oyuncu olmaz da, takım olarak ortalaması iyidir... Bakın bahis nereye geldi biliyor musunuz?.. Necip Fazıl'ın "tersine mucize" dediği hâle geldi... Biz adeta toprakta bulunma, mekânda yer işgal etme hakkını kaybetmişiz; yâni bu, fizikî vakıa gibi birşey... Konuşmamın başında, "zaman mekânda yoğunlaşır" dedim... Şimdi öyle bir hâldeyiz ki, yine Üstadım'ın ifadesiyle söyleyeyim:
"Mekân büsbütün dürülmüş, zaman toplanmış olmasın!"
İnsanî hakikat, hakikat aşkı şeklinde ters cephede bile tecelli etmediğine göre, sakın zaman dürülmüş olmasın?.. Böyle bir ân düşünelim... Biz nasıl varız hâlâ?.. Hani "çağ içi, çağ dışı" diyorlar ya... Madde bir: İnsanlık bir okyanusta kaybolmuştur... Eğer bunu tesbit edersek: O ilkçağ tarihindeki hayvanlar bile, yaratılış hakikatlerine uygun davranıyor olması bakımından bugünkü insanlıktan daha üstündür... O hâle gelmişiz ki, ıstırabı kalmadı işin... Bir insan, bir şeyden mahrum olur, neden mahrum olduğuna dair kendinde bir imaj vardır; meselâ benim karnım aç ve karnım aç olduğuna göre ben neden mahrum olduğumu biliyorum... Ekmekten mahrumum... Fakat ben bugün insanlık olarak öyle bir yere düşmüşüm ki, nereden düştüğümü de bilmiyorum... Bu mânâda dikkat edin: Olmamız gereken insan tipine dair doğru dürüst bir imaj bile yok ortada... Hani, "olalım, olduk" filân diyoruz; "ne olmalıyım?" dediğiniz zaman, o, aksiyon mevzuu... Demin anlattım ya; kimse bilmiyor ne olacağını... İşte uyarılması gereken husus bu; dert hâline getirelim birtakım şeyleri... Dert yapalım da... Zaten dert hâline geldikten sonra onun tedavisine dair çırpınışlar kendiliğinden başlar... Şimdi yine Üstadım'ın ürperten bir misâlinden bahsedeyim: Bir İngiliz lordu, şöminenin karşısında gazetesini okurken ayağı yarıya kadar yanmış, farketmiyor... Sonunda dumanlar falan çıkınca, görüyor... Bu öyle bir hastalık ki, acı duyma melekesi kalmamış... Sırasında ceza bile Allah'ın rahmetidir; uyarıcıdır, tedib edicidir, ikaz edicidir. Bizim hâlimize gelince -haşa!-, Allah bizi bıraktı; "ne hâliniz varsa görün!"... Bir okyanusta kayıbız...
Denizde kaybolan insan ne yapar?.. Açlık, susuzluk, güneşin sıcaklığı, bunun rahatsızlığı derken, bir yer geliyor dayanamayıp deniz suyu içiyor, çıldırıyor... Ne oluyor hâlimiz?.. Artık bu, delilikten de öte bir keyfiyet; tam bir hissizlik... Biz artık ağlamayı da unuttuk, düştükçe gülüyoruz; bir filozof, gayet haklı olarak, eğlenceyi "insanda ve toplumda ihtiyarlık alâmeti" sayar... Varoluş humması -ibda cehdi- kalmamış, bir leş, bir ruh ihtiyarı, bir hödük, bir moloz... Bunun dehşetini duyduğumuz ândan itibaren, zaten tedavi ihtiyaç olarak kendini empoze eder; tedavi niyeti, tedavi şekillerini de empoze edici olur.
Evet; sözümü bitirmek istiyorum... Daldan dala atlayarak geldim... Dava şudur: Bir nevî, eczahaneye gidip de "burada otomobil parçası var mı?" gibi, şaşkın sorulardan ve nereden gelip nereye gideceği belirsiz konuşmalardan kaçınma... Rastgeleliğin sonsuzluğuna kaçmamak!.. Bu soydan, ne konuşmaların, ne tartışmaların, ne de sohbetlerin hiçbir faydası yoktur; bunu da söyleyeyim, bir sohbet adabı olarak... İzâh edebiliyor muyum?.. Herşeyden önce mevzuun içinde olunup olunmadığına bakılması lâzım.
Bundan da kasdım şu: Mevzuu bitirici bir ölçü getiriyorum ortaya, ama görüyorum ki muhatabımda onu anlayacak kapasite yok... O zaman da meseleyi kendi seviyesinde mütalâa etmek istiyor; ama mesele oraya inmez ki... Ayrı ayrı gerçeklik seviyeleri sözkonusu ya; bu söylenen şuradadır, anlamaya bak, anlamaya çalış, anlamadığını anlıyorsan bu da kâfidir... Ama öyle olmuyor.
Burada söylüyorsun anlaşılmıyor, ondan sonra şuraya taşımaya çalışıyorsun ki, meseleyi tekerlemeye döndürüyor... Konuşma falan değildir bu... Evvelâ konuşmada mevzuun alanını tesbit bile başlıbaşına bir fikir mevzuudur.
Bir arkadaş -burada mı kendisi bilmiyorum-, imza yerinde bana dedi ki: "Yaşınıza nisbetle bu kadar eser nasıl oluyor?"... Bu, solcuların da dikkatini çeken ve sözlü takdirlerini yazıya geçirmeyip bahsinden kaçındıkları "ürküten" bir husus; göz hasmını tanır ya... O arkadaşın sözü... Bu sempati tavrı mı, buğz tavrı mı?.. Hani, "insanın aklına şüphe geliyor" iması mı?.. Ona anlayabileceği birşey söylüyorum, diyorum ki:
"İnsanın nasıl ki bir vahşi hayvan kovaladığı zaman normal hâlinden daha kuvvetlidir refleksleri ve gücü... O hızla koşamazsınız normal zamanda... Korku, şuuru iptal eder ve olağanüstü bir güce çıkarsınız; bunun gibi, fikirde birtakım şeyler tecrit derinliğinde yaşandığı zaman, onun verdiği güç, heyecan ve hız başkadır!"
Şimdi "tecrit derinliği" filân... Ondan anlamıyor... İllâ getiriyor işi, "nasıl yapıyorsunuz?"... Nasıl yapacağım?.. Biri yazıyor veriyor bana, ben de imzamı atıyorum... Sağdan soldan topluyorlar, sağolsunlar... Bunu mu söyleyeyim?.. Sorduğu soru, üzerine gitmeyi bildiği zaman kendisinin bir sürü İslâmî esprilere vakıf olacağı bir sorudur... Bin kere yazdık, bin kere söyledik, bin keredir ikaz ediyoruz, olunması gerekene dair de devamlı söylüyoruz; tecrit diyoruz, konsept diyoruz, işin derinliğine girmeden olmaz diyoruz... "Öyle bir yere gel ki, topyekûn dünya irfan verimi senin olsun", diyoruz... Tevhid kelimesinin hakikatine dair böyle birtakım çakıntılar duyulduğu ândan itibaren, topyekûn insanlık verimini İslâm'a nisbetle izah edebilmenin diyalektiğini kazanmış oluruz, diyoruz... Bunlardan anlamıyorsan, sana ne söyleyeceğim ki?.. Böyle bir anlayış istidatsızlığında gördüğüm için söylemiyorum bu güzel topluluğunuzu; bunları bir adab ve usûl meselesi olarak aktarıyorum...
İster siyasî mesele konuşulsun, ister siyasî parti meselesi konuşulsun, ne konuşulursa konuşulsun, evvelâ mevzular, -kavramların birbiri üzerine yığılışı hâlinde- billûrlaştırılsın; dışta bırakma düzeni görünsün... Olmayan bu... Meselâ ben karşınızda hukukçu sıfatıyla mı bulunuyorum ki, hukuku ilgilendiren bir soru ile ölçüleyim?.. Karşımdaki adam baskın çıkma psikolojisi içinde, "peki siz, filânca çiçeğe ne tür gübre uygundur biliyor musunuz?"... Bilmiyorum; benim işim de değil zaten!.. "Eee, hani İslâm herşeye hâkim diyordun?"... Tamam öyle!.. "Peki bunu bilmemek sizin için eksiklik değil mi?"... Hayda... Ne oluyoruz ki?.. Ben bahçıvan mıyım?.. Bunun gibi saçmasapan şeyler... Halbuki özellikle o "feraset" dediğimiz husus ne kadar mühimdir... Bizim için de, müslümanın nasıl olması gerektiğine dair bir ölçüdür... Abdülbakîm Arvasî Hazretlerinin bağlılarından, Üstadım'ın dostu Muhib efendi... Söz onundur:
"İslâm, zıtlar arasında muvazeneyi bulmanın üstün nizâmıdır... İslâm, kılı kırk yarmanın değil, kırk bin yarmanın rejimi; düşün ki Allah'a karşı işimiz ne kadar zor!"
Hadi göreyim, değme fikir ulaşsın; bu tahsil görmemiş "vehbî" bilgiyi gösteren adama... İşte müminin feraseti budur; "ahmaklıkla müminlik barışmaz" dediğimiz budur... Daha mevzuun içinde olunup olunmadığının kestirilemediği yerde ne halledilebilir ki?.. Meselâ ben buraya göz doktoru sıfatıyla gelmişim... Dişinin bilmem neyi?.. Benim işim değil ki!.. "Eee, doktor değil misin?"... Doktorum ama göz doktoruyum!.. Bunun gibi, biz birtakım meseleleri konuşurken, meselenin kendine has olan sahalarını bile tesbit edemiyoruz... Aslında "tecrit"in mânâsı budur; alâkalardan soyarak derinleşme... Çetin dava... "İslâm, nizâmdır!" diyoruz ya; nizâm deyince zannediliyor ki masa üzerinde toz olmaması... Nizâm, fikrin tâ kendisidir... O zaman da şöyle bir yere çıkar iş; doğrudan doğruya kendi mevzuunu, kendi alanını, kendinden olmayanlardan ayırıcı bir çizgiyi çizebildiği zaman, bu ayırıcı çizgi içinde diğerleriyle olan yakınlıklarım, uzaklıklarım, birleştiği ve ayrıldığı noktaları izah edebilici olduğu ândan itibaren, o, mevzuunu tesbit etmiştir... Meselâ siyasî parti meselesi... İşte ANAP... ANAP'lı olabilir aranızda... Hemen söyleyeyim, ANAP filân değil bizim meselemiz... Getiriyorum işi örgütlenme meselesine: İki türlü örgütlenme biçimi vardır... "Örgütlenme" deyince, kanun dışına çıkarak söylemiyorum; sohbeti tertib edenler rahatsızlık hissetmesin... İki tip... Meselâ bir kitle tipi var; bunlar, belirli işyerlerinde çalışan insanların boş zamanlarını değerlendiren, belirli günlerde toplanarak yapılan faaliyetlerdir... Aynı faşist örgütlenme gibi; herkes cumartesi günü işinden çıkınca partide toplanır... Marş mı söylenir, yürüyüş mü yapılır, dövüşmeye mi gidilir; ayrı hikâye... Şimdi, bunun grup olarak adam sayısı, diyelim 20-50 kişidir... Öbürü meslekî birlikler hâlinde ve illegal olarak da hücre tipi örgütlenme yapar: hücredeki adam sayısı, üç kişidir, beş kişidir, bilemedin yedi kişidir, on kişiyi aşmaz... Çünkü suyu çıkar!.. Bu artık matematik bir gerçeklik gibi olmuştur; ama her iki örgütlenme biçimini de şablon gibi almamak lâzım, içiçe girebilirler... Her neyse... İslâmî bir örgütlenme sözkonusu olduğunda ise, -kendimizi saymazsak-, dünyada hiçbir model mevcut değil; Örnek alınabilecek bir fikri bile yok... Bu sırada bir inceliği de belirteyim size; madem ki İslâmî örgütlenmeye dair bir özelliği belirtir hiçbir örnek yok, öyleyse bizim bahsettiğimiz mânâda İslâmî bir hareket de yok... Adı "İslâm" olan hareket sözkonusu, ama aslında?..
Dikkat ediyor musunuz söylediklerime?.. Çünkü o ruh, kendi şeklini de getirir; madem ki öyle bir şekil yok, şuursuz bir güruhun kaderin cilvesi muvaffakiyeti... Bu, ihtilâlin, inkılâb mânâsıyla kaynaşıcı neticesine varamaz.
Bu tip hareketler, İslâmî hareket değil, İslâm adına yapılmış olan bir harekettir... İkisi ayrı... Bahis buralara girdiği ândan itibaren, siyasetle sosyolojinin birbirine kaynaşmaya başladığı yahut bu tip meselelerle alâkalı, doğrudan doğruya bulunduğumuz durumu değerlendirirken şu tip verileri bilmemiz lâzım" gibi bir vaziyet doğuyor... Muhatabımda o veriler olmadığı için işi getiriyor, "ama DYP'den Hasan girseydi, üç kişiyi de işe sokardı!" falan... Ortada garib birşey var... Biraz önce kardeşimize söylüyorum, Şekspirin bir sözünü:
"Hakikate mutlak aykırı bir söz söylemek mümkün değildir!"
Bu da Allah'ın hikmeti... Karşındaki muhatabının saçmalığını izah ederken, izah ederken, izah ederken, senin çizmiş olduğun dairenin doğruya değen yerleri oluyor; sanki saçmalığı izâh ederken kendin tezata düşüyorsun... Dikkat ediyorsanız, büyük bir İslâmî hareketten bahsedilirken, "şu parti üç rey mi almış?", alâka buralarda... Kaç rey alırsa alsın!.. 1980 öncesi MSP'den 50 milletvekili çıktı, koalisyonlarda şu kadar da bakan oldu; hiçbir şey yapmadılar!.. Bilmiyorlar ki ne yapacaklar!.. Vaziyet bu... Ahmed'i, Mehmed'i işe aldılar, zannediyorlar ki İslâmî mücadele bu... Hiç alâkası yok.!.. "Hiç alâkası yok" dedim diye, ben işe alınmasın demiyorum... Bakın dikkat edin: "Almasa mıydı yâni?" Canım alsın, almasın demiyorum da, büyük hareketin mânâsı bu değil!.. Filânca, bakan olmuş ve buradaki dört arkadaşımızı işe almış ne olacak... O bakan gidiyor, öbür bakan geliyor; o da dört tane adamı işe alıyor... Hem işe alınan memnun, hem alan memnun; "oh oh, müslüman kardeşlerimiz çalışıyor!" diye diye, seneleri birbirine devrederek gidiyoruz... Ama olan birşey yok!.. "Hakikate mutlak aykırı söz söylemek mümkün değildir!" dedim ya... Şimdi ben burada "işe almasın" filân demiyorum... Dediğim şudur; Eğer belirli bir dünya görüşü çerçevesinden hâlinin izahını yapamıyor isen, nefsini böyle bir zora sokamıyor isen bir aydın sıfatıyla... Oysa aydın, "mesuldür"... Aydın da budur zaten... Bakın dikkat edin: Batı tefekküründe bir bahis vardır, "aydın, çağından mesuldür" diye... Aslında "müslüman, çağından mesuldür"; zamanını tamamlamaya, hâkim olmaya geldi.
Bu arada ürpertici bir soru çıkıyor tabiî karşımıza... İmân davası o kadar ucuz değil; Allah bizi bir nevî imân içinde olduğumuzun kuru tesellisinden saklasın... Devamlı olarak kendi kendimizi itici olalım ve kendi kendimizde -yine Üstadın ifâdesiyle söyleyeyim- şuna dikkat edelim: Bir hareket karşısında heyecanımızı kaybettiğimiz ândan itibaren aşk ve vecd başını alıp gitmiştir... Aşk başını alıp gittikten sonra da senin mahkûmiyetin başlamıştır... Bundan sonra yaptığın hareketler de hiçbir zaman "amel" değildir, 'akt'tır... Yâni ruhsuz tekrar... Halbuki Ayette de var:
"Allah her ân bir şe'ndedir."
Allah her ân bir "şe'n-hâl"de olduğuna göre, bunlar büyük şeyler, bize göre değil; o ayrı mesele, ama biz hiç olmazsa ne olmadığımızı bilir gibi olalım da... Bu mânâda söylüyorum-, kalbi Allah'a perçinli olan insan da her ân bir şendedir; hâlbuki biz, tekâmül etmediğimizden pörsüyoruz... Hâdiseyi bilirsiniz: Velilerden birkaç kişiyi asma gibi bir sahne... O diyor "önce beni as!", öbürü diyor "önce beni as!"... Merak ediyorlar; niye böyle?.. Asılacak olanların her biri diğeri için diyor ki, "onun tekâmülü kesilmesin!"... Her ân tekâmül... Bâtın yolu kahramanlarının ulaştığı bir makam var, orada her ân o zamana kadarki tekâmül katlanarak misliyle gerçekleşiyor... Dikkat ediyorsanız bunlar, İslâmî mücadeleden bahsedilen yerde bizim kıvılcım kapacağımız, iplik iplik çekeceğimiz, ölçü kapacağımız meseleler... İzah edebiliyor muyum?.. Bizim eğer bugünümüz, yarınımız, öbür günümüz eşit oluyorsa, kendimizden şüphelenelim... "Kendimizden şüphelenelim!" derken, tersine riyâ hâlinde ve size tecavüz makamında bir sahtelikle görünmek istemem; yâni bunu size ben söylüyorum, "söyleyen ben olduğuma göre ben iyiyim!" filân gibi söylemiyorum... Sadece şuna davet etmek istiyorum: sen, ben, o yok... Bir insan olarak şöyle hepimizin bir ân kendi kendimize kalışımız var ya... Bu kendi kendimize kaldığımız ândan itibaren her ân İslâmî mücadele karşısında ne kadar samimi olduğumuzu başkasına değil, kendi kendimize soralım yeter... Başkasına hile yapabiliriz ama, kendimize hile yapamayız.
Benim konuşmam bitmiştir... Memnun kaldınız mı sohbetimizden?..
(Hep bir ağızdan "evet!" sesleri.)
Salih Mirzabeyoğlu - Cemaat ve Aksiyon Konferansı (1988)
_edited.jpg)


