top of page

Tarih Boyunca İslam’a Muhatap Anlayış (5)

tarih boyunca islama muhatap anlayış

Bir kavramın adı geçmişte yok diye, onun işaret ettiği fenomen veya mesele de geçmişte yoktur denilemez. Bu bakımdan, geçmişte farklı ilimler, şahsiyetler ve mücadeleler içinde fiilen mevcut olan bir meseleyi anakronizme düşmeden bugünkü bir kavramla anlamaya çalışmak meşru bir tahlil yoludur. Mesela “epistemoloji” kelimesi klasik felsefe tarihinde kullanılmıyordu; fakat bilginin kaynağı, imkânı, sınırı, doğruluğu, kesinliği ve değeri etrafındaki tartışmalar felsefe tarihi boyunca vardı. Bugün bu tartışmaları “epistemolojik meseleler” başlığı altında değerlendirebiliyoruz. Bu, geçmişe zorla bugünkü bir kavramı giydirmek değil; geçmişte fiilen mevcut olan bir meseleyi bugünkü analitik bir üst kavramla ifade etmektir. Bu bakımdan “İslama Muhatap Anlayış” tabirinin geçmişte aynı isimle kullanılmamış olması, onun işaret ettiği meselenin tarihte bulunmadığı anlamına gelmez. Bu kavram, Ehl-i Sünnet ana gövde içinde fıkıh, kelâm, tasavvuf, usûl ve tecdid çizgisiyle sürdürülen İslâm’ı anlama, açıklama, müdafaa etme ve hayata tatbik etme cehdinin bugünkü ifadesidir.


İmam-ı Âzam, “İslâm’a Muhatap Anlayış” davasını kavram olarak değil, tavır, usûl ve fonksiyon olarak temsil etmiştir. Yani o, bu terkibi kullanmamıştır; fakat İslâm’ın değişmez hakikatini, değişen hayat şartlarına muhatap kılacak anlayış disiplinini kurmuştur. Bu bakımdan İmam-ı Âzam’ın temsil ettiği şey, yeni bir dinî muhteva icat etmek değil; Kur’an ve Sünnet’in hüküm, hikmet ve ölçülerini, zamanın karmaşık meselelerine cevap verecek bir idrak mimarisi hâline getirmektir. Onun temsil ettiği esas tavır şudur: Nass değişmez; fakat nassı anlayan, tatbik eden ve hayata geçiren insan idraki usûle muhtaçtır. İslâm’a Muhatap Anlayış davasının kalbinde de bu ayrım vardır. Bu yüzden mesele, İslâm’ı zamana uydurmak değildir. Mesele, zamanı İslâm’ın ölçüsüyle kavrayacak bir anlayış seviyesine çıkmaktır. İmam-ı Âzam’ın yaptığı tam olarak budur. O, İslâmî hükmün nasıl üretileceğine dair bir metodoloji inşa etmiştir.


Bir mesele geldiğinde sadece “buna şu cevap verilir” demekle kalmamış; cevabın hangi kaynaktan, hangi illete, hangi benzerliğe, hangi istisnaya ve hangi öncelik sırasına göre verileceğini de göstermiştir. Bundan dolayı Hanefîlik, sadece şahsî görüşlerin toplamı olarak kalmamış; talebeleri Ebû Yusuf ve İmam Muhammed eş-Şeybânî eliyle sistemleşmiş, daha sonra Abbasîler ve Osmanlılar gibi büyük siyasî yapılarda hukukî-adlî düzenin ana damarlarından biri hâline gelmiştir. İmam-ı Âzam’ın tavrında bir başka temel yön de şudur: O, hayatın yeni meselelerinden kaçmamıştır. Ticaret, borç, ortaklık, ceza, ibadet, aile, devlet, yargı, örf, şehir hayatı, gayrimüslimlerle ilişkiler, kamu düzeni gibi alanlarda İslâmî hükmün nasıl işleyeceğini düşünmüştür. Bu, İslâm’ı yalnızca ferdî takva alanına hapsetmeyen bir tavırdır. İslâm hayata hükmedecekse, hayatın bütün sahalarına ait bir anlayış üretmek zorundadır. İmam-ı Âzam’ın fıkhı bu yüzden geniştir; çünkü onun önündeki hayat geniştir.


Kendisine, “Bu meselelere girmeyin; Peygamber’in ashabı bunlara girmedi, onlara yeten size de yeter” denildiğinde İmam-ı Âzam, “Evet, biz onların bulunduğu hâlde bulunsaydık, onlara yeten bize de yeterdi. Fakat biz, bize saldıran, bizi itham eden, hatta kanımızı helâl gören kimselerle imtihan edildik; bu durumda haklı ile haksızı, isabet edenle hata edeni bilmeden duramayız” mânasında cevap verir. Bu cevap, İmam-ı Âzam’ın İslâm idrakini gösterir. O, sahabenin taşıdığı hakikati kendi zamanının fitne ve meseleleri karşısında korumak için konuşur. Çünkü her devrin imtihanı aynı değildir. Sahabe devrinde mesele hâl ve safiyet içinde yaşanıyordu; sonraki devirlerde ise fırkalar, bid‘atler, siyasî fitneler, itikadî sapmalar ve yeni hayat hadiseleri ortaya çıktı. Böyle bir durumda “öncekilere yeten bize de yeter” sözü, ancak onların şartları içinde bulunmak hâlinde doğrudur. Şartlar değişmiş, itirazlar çoğalmış, hayat hadiseleri dallanmışsa, aynı hakikate bağlı kalmak artık yeni bir idrak gayreti ister.


İmam-ı Âzam’ın söylediği şey şudur: Biz artık doğrudan ilk neslin içinde yaşamıyoruz; yeni şehirler, yeni ticaret biçimleri, yeni örfler, yeni ihtilaflar, yeni siyasî ve içtimaî şartlar içindeyiz. Bu şartlar karşısında sadece nakledilmiş hükümleri ezberlemek yetmez; o hükümlerin dayandığı illet, maksat ve usûlü kavrayarak yeni hadiselere tatbik etmek gerekir. Kıyas tam da burada devreye girer. Kıyas, nassın bulunmadığı yerde keyfî hüküm icat etmek değil; nassın gösterdiği ölçüyü, benzer illet taşıyan yeni meseleye taşımaktır. Nass değişmez; fakat nassın karşısına çıkan hayat hadiseleri değişir. Hakikat sabittir; fakat hakikate yönelen itirazlar, şüpheler ve tatbik sahaları her devirde başka bir suret alır.

Şu hakikat, İslam tarihi boyunca temel bir idrak biçimi olmuştur: İslam, kendi hakikati bakımından tamamdır. Kur’an tamamdır, Sünnet tamamdır, din kemale ermiştir. Fakat Müslüman insan, toplum, devlet, ilim, sanat, hukuk ve medeniyet bu tamamlanmış hakikate her devirde yeniden muhatap olur. Bu yüzden mesele, İslam’ın değişmesi değil; İslam karşısında insan idrakinin yenilenmesi, derinleşmesi, sistemleşmesi ve tatbik kudreti kazanmasıdır. Bu dava, yeni bir dinî muhteva icat etmek değil, değişmeyen hakikate muhatap olacak idrakin her devirde nasıl kurulacağını tayin etme meselesidir. Hiçbir mesele, “Kur’an ve Sünnet vardır; Müslüman da bunlara uyar” şeklinde basitçe kapatılamaz.


Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat yolu, tarih boyunca İslâma muhatap anlayışın ana gövdesidir. İslâm tarihinin büyük medeniyet verimi, bu yol üzerinden gerçekleşmiştir. Mezhepler, hadis usûlü, kelâm, tasavvuf ve tecdid bu ana gövdenin içinde anlaşılmadığında mesele dağılır. Ehli Sünnet, bir tarafta nassı muhafaza eder, diğer tarafta nassın hayat içindeki tafsilini mümkün kılar. Bir tarafta bid‘ate karşı hudut çizer, diğer tarafta donmuş şekilciliğe sapmadan ictihad, tecdid ve ihya kanallarını açık tutar. İtikatta Maturidî ve Eşarî çizgi; amelde Hanefî, Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezhepleri; hadis imamları; tasavvuf büyükleri; fıkıh, kelâm ve hikmet ehli; bu ana gövdenin farklı dallarıdır. Onların yaptığı şey, İslâm’ı yeniden kurmak değil, İslâm’a muhatap olmanın ölçülerini korumak ve hayata taşımaktır. Bu mânâda usûl-i fıkıh, “İslam’a muhatap anlayış”ın tarih içinde ilimleşmiş hâllerinden biridir. Hadis ilmi de böyledir. Hadisleri toplamak, tasnif etmek, râvileri cerh ve ta‘dil süzgecinden geçirmek, sahih-zayıf-mevzû ayrımı yapmak, ilk bakışta teknik bir ilim gibi görünür. Fakat mahiyet bakımından bu, Sünnet’e muhatap olma rejimidir. Bu yüzden Ehl-i Sünnet’i şöyle okumak gerekir: Kur’an ve Sünnet’in, sahabe-cemaat-idrak-usûl çizgisinde anlaşılması ve yaşanması. Onun için Ehl-i Sünnet, İslam’a muhatap olmanın ana usûlüdür.


Hz. Peygamber devrinde vahiy hem okunuyor hem ezberleniyor hem yazılıyor hem de bizzat nebevî tatbik içinde açıklanıyordu. Bu dönemde Sünnet, sadece ikinci bir kaynak değil; Kur’an’ın yaşayan açıklaması, beyanı ve tatbik zeminiydi. Hz. Peygamber döneminde İslam teşrîinin çatısı tamamlanmış, Sünnet Kur’an’ın açıklanması gereken âyetlerini açıklamış ve Kur’an’ın doğrudan temas etmediği alanlarda tamamlayıcı bir işlev görmüştür. Burada ilk idrak hareketi şudur: nass tek başına metin olarak bırakılmamış, Sünnet içinde beyan edilmiş, sahabe içinde anlaşılmış, cemaat içinde taşınmış ve yeni hâdiseler karşısında ictihadla işletilmiştir.


Sahabe devrinde bu idrak daha belirgin hâle gelir. Hz. Peygamber’in vefatından sonra artık her mesele Resûlullah’a arz edilerek çözülemeyecektir. Bu durumda Müslüman idrak, Kur’an ve Sünnet’e bağlı kalırken yeni meseleler karşısında re’y ve ictihad kapısını kullanmaya başlar. Bu safhanın en mühim tarafı şudur: İslam idraki, ilk nesilden itibaren hem muhafaza hem hamle kabiliyetine sahiptir. Bir tarafta Kur’an’ın cem‘i, mushafların çoğaltılması, kıraat ölçülerinin tespiti; diğer tarafta yeni meseleler karşısında ictihad, istişare ve cemaatin kabul mekanizması vardır. Hz. Osman devrinde mushafların imlâ birliğine kavuşturulması, kıraat farklarının sınırlandırılması ve kıraat kabulü için Arapça’ya uygunluk, Osman mushaflarına muvafakat ve sahih sened şartlarının aranması, nassın korunmasının aynı zamanda bir icma meselesi olduğunu gösterir.


Kitap, mutlak kaynaktır. Sünnet, bu mutlak kaynağın mutlak açıklaması ve mutlak tatbikidir. İcmâ, ümmetin kabulüdür. Kıyas, yeni meseleleri nassın anlam ve illet düzenine bağlayan aklî ve naklî geçiş mekanizmasıdır; daha doğrusu, hükmü açıkça belirtilmemiş bir meselenin hükmünü, aralarındaki ortak illet sebebiyle hükmü belirtilmiş bir meseleye bağlama faaliyetidir. Usûl literatüründe geçen “kıyas hükmü ispat etmez, izhar eder” sözü, hükmü koyanın Allah olduğunu, kıyasın ise bu hükmü açığa çıkaran bir idrak faaliyeti olduğunu gösterir. Böylece edille-i şer‘iyye, İslamî idrakin ana hiyerarşisini verir.

Bu noktada İmam Şâfiî’nin yaptığı işin mahiyetini iyi görmek gerekir. O, Kur’an, Sünnet, icmâ ve kıyas arasındaki ilişkiyi sistemleştirerek Müslüman idrakin hareket sahasını disipline etmiştir. Bu, kavramlaştırılmış anlamıyla “usûl”ün doğuşudur. Mütekellimîn yöntemi ise usûlü daha nazarî, kelâmî ve mantıkî bir dille kurar. Bu şecere, “İslam’a muhatap anlayış”ın soyut bir iddia değil, literatürde karşılığı olan bir hareket olduğunu gösterir: idrak önce sahabe pratiğidir, sonra mezhep aklıdır, sonra usûl ilmidir.


Mezhepler çoğu zaman sadece “fıkhî görüş farklılıkları” gibi anlatılır. Bu eksiktir. Mezhepler, İslam’a muhatap anlayışın zaman ve mekanın ihtiyacına göre teşekkül etmiş formlarıdır. Her mezhep, nass, hadis, sahabe kavli, kıyas, istihsan, örf, amel, maslahat ve ihtiyat arasında farklı ağırlıklar kurar. Hadis usulünün teşekkülü de böyledir. Burada ana mesele şudur: Resûlullah’a nisbet edilen söz, fiil ve takrirlerin sahihliği nasıl bilinecektir? Çünkü hadis uydurmacılığı ve fitne hareketlerinden sonra râvilerin denetlenmesi zorunlu hâle gelmiştir; bu bağlamda, İbn Sîrîn’in “önceleri isnad aranmazdı, fitneden sonra râvilerin isimleri sorulmaya başlandı” anlamındaki meşhur sözü aktarılır.


Kelâm sahasında da mesele böyledir. Eş‘arîliğin ortaya çıkışında Mu‘tezile’nin akılcı tavrı ve mihne tecrübesi belirleyicidir. Mâtürîdîlik ise Batınîlik karşısında akıl-vahiy ilişkisini başka bir dengede kurar. Kelâm, “aklı kullanmak” ile “aklı mutlaklaştırmak” arasındaki farkı kuran ilimdir. Tasavvuf ise şeriatın iç dünyada tahakkukudur. Gazzâlî’nin İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn’i bu idrak biçiminin büyük dönüm noktalarından biridir. O, İslamî ilimlerin kendi maksatlarından kopmasını teşhis eder: fıkıh şekle, kelâm cedel alışkanlığına, ilim makam hırsına, ibadet âdete dönüşebilir. İhyâ’nın büyük hamlesi, ilimleri maksatlarına iade etmektir.


Öte yandan bir de Siyaset-i şer‘iyye teorisi gelişir. Osmanlı örfî hukuku bu idrak biçiminin tarihî örneklerinden biridir. Osmanlı’daki örfî hukuk padişah emirleri ve fermanlarla gelişmiştir. Fakat günümüzde bazı tarihçiler bunu şer‘î hukuk karşısında laik bir yapı olarak yorumlarlar. Oysa İslam hukuku örf, âdet, sedd-i zerîa, maslahat ve istihsan gibi yollarla kamu otoritesine geniş bir düzenleme alanı tanımıştır. Kanunnâmeler de bu çerçevede anlaşılmalıdır. Osmanlı kanunnâmeleri, yerel örflerin, mali düzenlemelerin, idarî ihtiyaçların ve merkezî otoritenin nizam arayışının şer‘î çerçeve içinde düzenlenmiş biçimleridir.


Müslüman idrakin tarihî sürekliliği tecdid kavramında da görünür. Tecdid, modern anlamda reform değildir. Asıl mânâsı, dinle hayat arasındaki bağ gevşediğinde, dine zarar vermeden ve dinle uyumlu yenilikleri reddetmeden bu bağı yeniden kurmaktır. Çünkü her devirde meseleler değişir: fetihler, tercüme hareketleri, mezhep teşekkülü, felsefe ile karşılaşma, Bâtınîlik, Moğol istilası, tarikatlaşma, devletleşme, sömürgecilik, modernizm, pozitivizm, ulus-devlet, seküler hukuk, kapitalizm, teknoloji, biyopolitik meseleler… Bu değişim karşısında iki kolay yol vardır: Birincisi, eski formları aynen tekrar etmek. İkincisi, modern şartları mutlaklaştırıp dini onlara uydurmak. Tecdid bu ikisi de değildir. Müceddid, sadece “yenilik yapan” değil; aslı bozmadan zamanın meselesini karşılayan idrak sahibidir.


Bütün bu disiplinler aslında “izhar”dır, “ihdas” değil. Müctehid hüküm yaratmaz; nassın delâletinde mündemiç olan hükmü ihtiyaca nisbetle açığa çıkarır. Müceddid din icat etmez; dinde örtülmüş, zayıflamış, karışmış, ihmal edilmiş hakikati yeniden görünür kılar. Tecdid çağın bozduğu, örttüğü, parçaladığı, zayıflattığı veya yanlış yere taşıdığı dinî idraki aslına döndürerek yeniden işler hâle getirmektir; aslına uygun biçimde yenilemektir. Dinle hayat arasındaki irtibatı metodik ve sistematik biçimde kurar. Dinle hayat arasındaki irtibatın metodik ve sistematik biçimde kurulması… İşte İslam’a muhatap anlayışın tarihî vazifesi budur. Her asırda hayat değişir; ama din değişmez. O hâlde mesele, dini değiştirmeden hayatı dine muhatap kılacak idraki yenilemektir.


Ehl-i Sünnet, donmuş bir kalıp değil; asl’a bağlı kalarak hayatı kuşatma usulüdür. Tarih boyunca Ehl-i Sünnet’in büyüklüğü, hem asl’a sadakat hem de hayatın yeni meselelerine cevap verebilme kabiliyetindedir. Fıkıh, hayatın dinamik yapısı içinde doğan yeni meseleleri, aslî kaynaklara nisbetle hükme bağlamıştır. Kelâm, itikadî sınırları müdafaa etmiştir. Mezhepsizliğin büyük yanılgısı buradadır. Mezhebi kaldırdığını sanan kişi, yorum yapmayı kaldırmış olmaz; sadece kendi yorumunu usulden, gelenekten, icmâdan ve büyüklerin süzgecinden bağımsızlaştırır. “Kur’ân’daki İslâm” diye kitap yazan biri, aslında kendi anlayışını Kur’ân’ın yerine geçirmektedir. Hadis meselesi de aynı noktaya çıkar. Hadis, sünnetin haberidir. Sünnet, Kur’ân’ın ilk muhatabı olan Allah Resûlü’nün anlayış ve tatbikidir. Hadisi devreden çıkardığınızda, Kur’ân’ın hayattaki ilk izahını, ilk uygulanışını, ilk canlı örneğini devreden çıkarmış olursunuz. Dolayısıyla, tarih boyunca İslâma muhatap anlayışın en büyük dersi şudur: Kaynağa muhatap olmak için vasıta gerekir. Bu vasıta, kaynağın yerine geçmez; kaynağa ulaştırır. Mezhepler, Kur’ân ve Sünnet’e tâbi olmanın fıkhî ve itikadî vasıtalarıdır.


Büyük Doğu-İBDA’nın tarihî yeri burada belirir. Dinin esasları tamamdır; Ehl-i Sünnet yolu haktır; mezhep, hadis, fıkıh ve tasavvuf vazgeçilmezdir. Fakat çağın meseleleri karşısında bunların nasıl bütünlüklü bir dünya görüşü hâline getirileceği meselesi hâlâ önümüzde durmaktadır. Modern dünya, eski dünyanın meselelerinden farklı meseleler doğurmuştur: Batı medeniyetinin küresel hâkimiyeti, kapitalizm, modern devlet, laik hukuk, ilim anlayışı, teknoloji, kitle kültürü, ideolojiler, milliyetçilik, liberalizm, modern psikoloji, modern sanat, şehirleşme, medya ve yeni insan tipi… Bunlara sadece eski meselelerin tekrarlarıyla cevap verilemez. Fakat bunlara cevap vermek için dinin esasları da değiştirilemez. İşte burada İslam’a muhatap anlayışın çağ çapında yenilenmesi gerekir. Necip Fazıl, İslâm’ı yalnız ferdî dindarlık veya tarihî nostalji meselesi olmaktan çıkarıp bir dünya görüşü, devlet ve cemiyet nizamı olarak yeniden ortaya koymuştur. O, Batı karşısında ezilmiş, kendi kökleriyle bağı koparılmış Türkiye’de İslâm’ın yeniden fikir, sanat, aksiyon ve dava dili kazanmasının öncüsüdür. Büyük Doğu, sadece siyasî bir hareket değil, İslâm’a muhatap anlayışın modern çağda yeniden yenilenme hamlesidir.


Tarih boyunca İslâma muhatap anlayışın seyri, aslında bu nisbet meselesinin tarihidir. Allah Resûlü’nde tebliğ, telkin ve tatbik bir bütündü. Sahabe bu bütünden hisse aldı. Mezhepler, fıkıh sahasında nisbeti korudu. Hadis imamları sünnetin haberini korudu. Tasavvuf, ruhî derinliği korudu. Kelâm, itikadî sınırları korudu. Medeniyetin müesseseleri bu anlayışı hayata taşıdı. Çözülme devrinde bu nisbet ya dondu ya koptu ya da yanlış yerlere bağlandı. Modern sapmalar, vasıtaları yıkıp çıplak akılla kaynağa ulaşacaklarını sandılar. Donmuş gelenekçilik, vasıtaları gayenin yerine koydu. Büyük Doğu-İBDA ise hem asl’a bağlılığı hem de çağın idrakini birleştiren yeni anlayış hamlesi olarak doğdu. Burada “yeni” kelimesi dikkatle anlaşılmalıdır. İBDA’nın yeniliği, dini yenilemek değildir. Din yenilenmez; anlayış yenilenir. İBDA, Ehl-i Sünnet ölçülerine karşı gelmez; onları zedelemez; bilakis çağın meseleleri karşısında bu ölçülerin nasıl bir bütün dünya görüşü içinde yürütüleceğini gösterir. İBDA, mezheplerin yerine geçmez; fıkıh mezhebi kurmaz. İBDA, tasavvufun yerine geçmez; fakat tasavvufun insan, ruh, nefs, şuur ve irfan bahislerini çağın tefekkür sahasına taşır. İBDA, hadis ve fıkıh ilimlerini iptal etmez; fakat onlara bakacak çağ şuurunu, yani İslâma muhatap anlayışı kurmak ister.


Bugün yapılması gereken, dini yeniden icat etmek değildir. Bu yüzden bugünün davası, “İslâm nedir?” sorusunu sıfırdan cevaplamak değildir. İslâm bellidir. Bugünün davası, mezhepleri yıkmak, hadisleri tartışma meydanında hırpalamak, tasavvufu bid’at diye silmek, Ehl-i Sünnet’i tarihî bir kabuk sanmak da değildir. Aynı şekilde, geçmişin kabuğuna sığınıp çağın meselelerini görmezden gelmek de değildir. Bugünün davası, “İslâm’a nasıl muhatap olacağız?” sorusuna çağın bütün yükünü kaldıracak bir anlayışla cevap verebilmektir. Yapılması gereken, Ehl-i Sünnet ana yolu üzerinde, Büyük Doğu-İBDA’nın açtığı sistem ve anlayış şuuruyla, çağın bütün meselelerine İslâm’a muhatap bir idrakle bakmaktır. İşte İBDA’nın tarihî vazifesi, bu anlayışı yeniden kurmak, Müslümanın şuurunu parça parça meselelerden Bütün Fikir’e yükseltmek ve İslâm’ın ezelî hakikatini bugünün eşya ve hadiseleri üzerinde yürütmektir.

Bu yüzden İslâma muhatap anlayış, sadece dinî ilimler meselesi değildir. İktisat da buna dahildir. Bir zamanlar aynı Kur’ân’dan medeniyet, hukuk, sanat, şehir, ilim ve aksiyon doğarken; başka bir zamanda aynı Kur’ân üzerinden kısır tartışmalar, mezhepsizlik hevesleri, hadis inkârı, tarih düşmanlığı veya donmuş şekilcilik doğuyorsa, mesele kaynağın değişmesi değildir. Mesele, ona muhatap olan anlayışın değişmesidir. İşte son birkaç asırlık çözülme burada aranmalıdır. İslâm dünyası Batı karşısında mağlup olurken yalnız askerî ve teknik bakımdan geri düşmedi; daha derinde, İslâm’a muhatap anlayışını kaybetti.


Netice olarak, tarih boyunca İslâma muhatap anlayış, Allah Resûlü’nde mutlak örneğini bulmuş; Sahabede canlı kadro hâline gelmiş; hadis, fıkıh, mezhep, tasavvuf ve kelâm ile sistemleşmiş; Selçuklu ve Osmanlı gibi medeniyet hamlelerinde müesseseleşmiş; çözülme devrinde donmuş, kararmış ve parçalanmış; modern çağda selefîlik, modernizm ve donmuş gelenekçilik arasında yaralanmış; Büyük Doğu ile yeniden dava şuuru kazanmış; İBDA ile yeniden sistem, diyalektik ve tatbik fikrine kavuşmuştur.

"Eski usullerle İslam’ın öğretilmesi devri artık bitti. Ümmî imanı kalmadı.

Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım… Allah’a giden yol sonsuz sayıdadır.

Resim, müzik, şiir, roman, mimari, tiyatro; sonsuz…

Bunlar arasından bir yol bulup o yolun dervişi olmaya bakın!"​​

Salih Mirzabeyoğlu

bottom of page