Tarih Boyunca İslam’a Muhatap Anlayış (2)
- Reha Kansu

- 30 Kas 2025
- 13 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 9 Ara 2025

1. Giriş
Her Peygamberde, her birinde her birinin hissesi bulunmak üzere, bir hikmet tecelli etmiştir; Resuller Resûlü'nde ise, bütün hikmetlerin toplamı... Ferdin Hakikati... Bütün insanlık, o tek ferdin, Allah Resulü’nün "kadrosu"dur. Allah Resûlü’nün, “ferdin hakikati”ni temsil eden şahsiyeti, beşerî planda zıt gibi görünen hasletlerin mükemmel bir dengesidir: Biri ağır bastığında diğerini gölgelemeyen bir ahenk içinde; hilm ile cesareti, tevekkül ile iradeyi, iktisat ile cömertliği, merhamet ile adaleti nefsinde cem etmiştir.
İnsanlar, mizaç aynalarını parlatarak, nefslerinde bu ruhun binbir tonundan bir kısmını yansıtabilir. Ashab dahi, Allah Resûlü’nden aldığı bu ışığın her tonundan pay sahibi olmakla birlikte, her biri şahsiyetlerinde beliren farklı hikmetlerle öne çıkmıştır. Ancak “İnsan”ın en kâmil örneği O’nun zatıdır; güzel ve üstün ahlâkın ölçüsü, O’nun getirdiğidir. Güzel ahlâk sahipleri arasındaki ihtilaf, hep O’nun örnekliğinde, Allah’ın izniyle rahmete vesile olmuştur. Fıkıh böyle doğmuş, sistemleşmiştir. Tasavvuf böyle olgunlaşmış, müesseseleşmiştir.
Allah Resûlü’nün ardından gelen dönemlerde, “risaletin üç vazifesi”ni tek bir elde O’nun gibi temsil etmek mümkün olmamıştır. Bu durum, tarihî bir mukadderat olarak nitelik kaybının nicelikle ikame edilmesine yol açmıştır. Böylece şeriatın “tebliğ”, “telkin” ve “tatbik” emirleri; fıkıh uleması, tekke şeyhleri ve devlet reisliği makamlarına dağılmıştır. Başlangıçta bu dağılım, İslam'ın genişleyen coğrafyada varlığını sürdürebilmesi için bir korunma refleksiydi. Ancak zamanla bu üç temsil ocağı da asliyetini yitirerek yozlaşmaya yüz tutmuştur. İslâm’ın nitelikli temsili kaybolunca, bu kurumlar nicelik üstünlüğünü de kaybetmiş; ne fetva makamı, ne tekke ocağı, ne de devlet idaresi, içtihad ve kararlarında Allah Resûlü’nün örnekliğini bütüncül olarak sürdüren fertler yetiştirebilmiştir.
Mezhepte, irşadta ve hukukta baş gösteren bu "idrak çürümesi", Nebi’nin örnekliğinin yeni zamanlara taşınamamasının temel sebebi olmuş ve İslâm âleminin bugünkü parçalanmış tablosunu hazırlamıştır. 20. yüzyılın başından itibaren, İslâm’ın “yeniden” anlaşılması gerektiği iddiasıyla ortaya çıkan âlim ve düşünürler, bir kısmı “modernist”, bir kısmı “selefi”, fakat hepsi “reformculuk”ta müşterek bir dağınıklığa daha sürüklenmişlerdir ve İslâm âlemi bir kez daha savrulmuştur. Ancak bu kez “rahmet”le değil, “fitne” ile…
İşte bu kaos ortamında, Necip Fazıl, evvelâ kendi nefsinde yaşadığı buhran ve dirilişle, İslâm davasında ilk defa olarak “usûl”ü getirmiş, ilk eşiği kurmuştur. Bir “İslâm devleti” ve yepyeni bir cemiyet idealiyle yola çıkmış; 1943’ten 1983’e kadar süren 40 yıllık mücadelesinin sonunda bayrağı, “500 senedir beklenen mütefekkir” diyerek karşıladığı Salih Mirzabeyoğlu’na teslim etmiştir.
Salih Mirzabeyoğlu, el attığı her sahada insanlığa “Ferdin Hakikati”ni anlatmış ve davanın adını “İslâm’a Muhatap Anlayış” olarak koymuştur. Kitlelerin hamasi bir duyguyla “Asr-ı Saadet’e dönme” hezeyanına kapıldığı bir dönemde O, Asr-ı Saadet’ten aldığı ışığı fizikten biyolojiye, psikolojiden iktisada kadar 21. yüzyılın dili ve meseleleri içinde yeniden parlatmıştır. Sisteminde Doğu’yu ve Batı’yı birleştirmiş; Yunan’da, Mısır’da, Hint’te, Batı’da, Çin’de olsun, “İslâm’ın kayıp malı” olan hikmeti bulup çıkarmış, “kadîm” olanı da “modern” olanı da yeniden yorumlayarak İslâm’ın malı olarak ortaya koymuştur.
500 senedir davayı nefslerinde çürütenlere karşılık Salih Mirzabeyoğlu, hicrî 1400’den 1440’a kadar süren 40 yıllık çilesiyle, davayı nefsinde “ruhî kemâl”ine kavuşturmuştur. O, bütün ihtilafları rahmete vesile olacak bir kurtuluş yolunda birleştirmeye çalışırken, muhatapları çoğu zaman onun tasavvuf, cihat ve tefekkürü aynı anda zikretmesini dahi kavrayamamıştır.
Bugün İslâm dünyasının içinde bulunduğu kriz, özünde bir “muhataplık krizi”dir. Modern çağın getirdiği devasa problemler karşısında yaşanan savrulmalar, hakikatin yokluğundan değil, o hakikate muhatap olacak “idrakin” zayıflığından kaynaklanmaktadır. Bir yanda modernizmin baskısı altında dini sürekli reforme etmeye çalışan, böylece ölçüyü feda eden aşağılık kompleksi; diğer yanda geleneği sadece bir “tekrar” zannederek zamanın ruhunu ıskalayan taklitçilik... İslâm’a Muhatap Anlayış, bu iki çıkmaz sokağı da reddeden üçüncü ve asıl yoldur.
İslâm düşünce mirası incelendiğinde, "İslama Muhatap Anlayış"ın tarih boyunca üç ana gövde üzerinden yürüdüğü görülür: Fıkıh, Kelâm ve Tasavvuf. İmam Gazâlî’nin kendi çağında felsefeyle hesaplaşarak yaptığı, İmam-ı Azam’ın Kûfe’nin karmaşasında hukuku kurarak yaptığı şey neyse; bugün “İslâm’a Muhatap Anlayış” davası güdenlerin yapması gereken de odur. Fıkıh, kelâm ve tasavvuf disiplinleri, İslâm’a Muhatap Anlayış’ın geçmişteki müesses tezahürleriydi. Bu gövde, bugün de canlılığını sürdürmek için yeni bir açılım yapmak ve taze bir sürgün vermek durumundadır. İşte bugün, İslâm’a Muhatap Anlayış’ın yeniden filizlendiği ve kendini ifade ettiği bu yeni sahanın adı "Hikemiyat"tır.
2. İslam’a Muhatap Anlayış ve Hikemiyat
İslam’a Muhatap Anlayış, Salih Mirzabeyoğlu'nun eserlerinde ortaya koyduğu ve temelini Necip Fazıl Kısakürek'in "Büyük Doğu" fikriyatına dayandırdığı bir kavram olarak, İslam'ın aslından taviz vermeden onu çağın meselelerine çözüm getirecek şekilde yeniden anlama ve hayata tatbik etme manasına gelir. Bu anlayışın en somut örneği, İslam hukuk metodolojisindeki kaynak hiyerarşisidir. Bu hiyerarşide her alt basamak, bir üsttekine nispetle "muhatap anlayışı" temsil eder. Hiyerarşinin en tepesinde, her şeyin kendisine dayandığı mutlak temel olarak Kur'an yer alır. O, diğer tüm kaynaklar için nihai "esas"tır. Kuran’ın ilk ve mutlak tatbiki, Sünnet’tir. Bu yönüyle Sünnet, Kur'an'a göre bir "usul" teşkil ederken, kendisinden sonraki İcma için "esas" ifade eder. Sünnet'e göre bir "usul" olan İcma da kendisinden sonra gelen Kıyas için bir "esas" oluşturur. Kıyas ise Kur'an, Sünnet ve İcma ile hükmü sabit olan meselelerden hareketle, hakkında nas bulunmayan yeni meselelere çözüm üreten bir usuldür.
İslam’a Muhatap Anlayış, "yapılması gereken"i tespit, teşhis ve uygulama idrakidir. Mesela vahyin korunması ve nesillere aktarılması "yapılması gereken" bir görevdi. Allah Resulü devrinde Kur'an kitaplaştırılmamıştı; içinde bulunulan zamanın şartları değişince toplanması zarureti doğdu. Benzer şekilde Sünnet'in korunması da bir “tatbik fikri” ile şekillenmiştir: Hadislerin toplanması, tasnifi, sonradan “toplanmalıdır” diyen idrakin “tatbik fikri”dir. Her dönemin kendine özgü şartları, yeni "tatbik fikirleri"ni zorunlu kılar. İmam-ı Azam'ın, Sahabe döneminden farklı olarak kendi zamanının meselelerine neden farklı yaklaştığını izah ederken kullandığı argüman bu zorunluluğu özetler: "Onların şartları ile bizim şartlarımız aynı değildir." Bu ifade, her dönemin kendi "İslam’a muhatap anlayış"ını yenileme ve çağın sorunlarına çözüm üretme sorumluluğunu ortaya koyar.
Salih Mirzabeyoğlu’na göre, çağımızda "İslama Muhatap Anlayış"ı yenilemenin “nasıl”ını (metodunu) getiren, Büyük Doğu'dur. İbda ise bu anlayışın dünya görüşünü açıklayan bir dildir. Bu dünya görüşü, donmuş ve statik bir dogma değil, sürekli olarak kendini yenileyen, karşılaştığı her yeni durumu İslâm'ın özüne göre yorumlayabilen ve ona bir "kıymet hükmü" biçebilen dinamik bir idrak seviyesini ifade eder. İslam’a Muhatap Anlayış’ın tefekkür disiplini olarak hikemiyat; fıkıh, kelâm ve tasavvuf disiplinleriyle aynı gövdeye bağlı yeni bir filizdir. Şer’î, sosyal, siyasî ve ruhî ilimlerin tefekkür boyutunu temin eden bir şube olarak, İslam'a Muhatap Anlayış'ın "dilini" ve "anlayışını" örgüleştirir.
Modern İslam düşüncesinin sıkça "tekerleme" olarak nitelenen, yani özgünlüğünü yitirmiş anlamsız tekrarlara hapsolma tehlikesine karşı Salih Mirzabeyoğlu’nun ortaya koyduğu en köklü cevaplardan biri "Hikemiyat" kavramıdır. Disiplinin özünü ve kapsamını en veciz şekilde, kurucusunun kendi tanımı ortaya koyar. Lügat anlamıyla "hikmetler ve düşüncelerle ilgili" olan “hikemiyat” kavramı, Mirzabeyoğlu tarafından "İBDA diyalektiğinin devşirdiği hikmetler örgüsü" olarak özel bir anlamla çerçevelenir. "Hikmet" kadim bir kavram olsa da, "hikemiyat"ın bu şekilde tanımlanışı, Salih Mirzabeyoğlu'nun çağdaş düşünceye sunduğu özgün bir çerçevedir.
3. Felsefe, Tasavvuf ve Hikemiyat
Hikemiyat, İslâm tefekkürünün “derinliğine düşünce” planındaki görünüşünü ifade eder. Edebiyat, sosyoloji, psikoloji, iktisat, matematik, fizik gibi pek çok alanı kapsar. Bununla birlikte, kimliğini felsefeden kesin bir çizgiyle ayırarak inşa eder. Hikemiyat, felsefenin karşılığı değildir. Bu ayrımın temelinde, hakikate yaklaşım biçimi yatar. Bu fark şu şekilde formüle edilir: Din bir "buluş", felsefe ise bir "arayış"tır. Felsefe, sabit bir mihverden yoksun bir faaliyetken; hikemiyat, mutlak bir mihver etrafında tüm meçhuller âlemini dolaşan bir tefekkür sistemidir. İslam tasavvufu ve Batı tefekkürü kanatları arasında yer alır ve "İslami tefekkür" olarak isimlendirilir. Hakikatin İslam'da "bulunmuş" olmasından hareket eder ve İslam tasavvufu önünde Batı tefekkürünü hesaba çeker. Batı'nın düşünce verimlerini İslam'ın "zamanüstü" hakikatine nispetle süzer, değerlendirir ve yerli yerine oturtur. Varlığı sadece rasyonel kategorilerle değil, aynı zamanda bu tecrübelerle anlamayı hedefler. Hikemiyatın bu geniş ve sentetik çerçevesi, şer’î, tasavvufî ve aklî ilimleri bir bütünlük içinde doğru yerlerine oturtarak anlamlandırır. Bu yaklaşım, düşünceyi başıboş bir arayış olmaktan çıkarıp, ilahi bir merkez etrafında örgülenen anlamlı bir faaliyete dönüştürür.
Dolayısıyla felsefe, "başıboş hakikat arayıcılığı" olarak görülür ve "bağlandıktan sonra arama"yı esas alan İslâm tefekkürünün zıddı olarak konumlandırılır. Bu karşıtlık, gaye ve metot farkından kaynaklanır. Hikemiyatta aklın rolü, teslimiyetten sonra başlar. Aklın asıl vazifesi, "teslim olduktan sonra, o vahid etrafında ebedî meçhule doğru hudutsuz bir fikir cehdidir ki, bunun ismi hikmettir." Felsefe, "bağlanmadan arama" faaliyetidir; hakikate dair nihai bir referans noktasını peşinen kabul etmez. Hikemiyat ise tam tersine, "bağlandıktan sonra aramanın Şeriat'tan pay alma mânâsına gelen" hikmetin peşindedir. Bu, "Mutlak Fikir" zeminine bağlandıktan sonra, bu merkezden hareketle tüm varlığı ve bilgiyi yorumlama ve anlamlandırma çabasıdır. Felsefe, peşin bir hüküm olmadan hakikati sürekli ararken, hikemiyat, mutlak hakikati "bildiren" İslâm'ın kesinliğiyle hareket eder. Kısacası, felsefenin arayışı başsız ve sonsuzken, İslâmî tefekkür (hikmet), teslimiyetle başlayan bir fikir cehdidir.
Hikemiyat, referans çerçevesini doğrudan tasavvuf üzerine kurar. Bu tercihin stratejik zorunluluğu, Mirzabeyoğlu'nun düşünce sisteminde açıkça görülür. Ona göre tasavvuf, "İslam'ın derinlik boyutu" olarak, Batı felsefesinin temel iddialarını "Mutlak Fikir" karşısında muhasebeye çekebilecek ve aşabilecek tek geçerli zemindir. Felsefenin akıl merkezli sorgulamaları karşısında tasavvuf, aklı aşan ancak akla aykırı olmayan bir hakikat kavrayışı (sır idraki) sunarak üstün bir epistemolojik başlangıç noktası sağlar. Bu anlamda Hikemiyat'ın ruhunu ve derinliğini besleyen ana damar tasavvuftur. Ancak bu, şeriattan kopuk bir mistisizm değildir. Sistem, Şeriat ve Tasavvuf arasında kopmaz bir bütünlük olduğunu savunur ve bu konuda iki cepheli bir mücadele yürütür. Bu noktada Mirzabeyoğlu, Tasavvuf'un Şeriat'tan ayrı veya ona aykırı bir yapı olduğu yönündeki yanılgılara karşı net bir tavır alır. Ona göre Tasavvuf, Şeriat'ın ruhu, özü ve bâtınıdır. Dolayısıyla Hikemiyat, zeminini Şeriat'ın ruhu olan Tasavvuf'a dayayarak, hem İslami meşruiyetini güvence altına alır hem de Batı tefekkürüne meydan okuyabilecek derinlikli bir perspektif kazanır.
Felsefenin "başıboş arayış" ve "mihraksız bir tümevarım" niteliğinin aksine, hikemiyat "Mutlak Ölçüler" (İslami hakikatler) ışığında ve bu ölçülere bağlı kalarak hareket eden bir disiplindir. Tasavvuf ise bu "Mutlak Ölçüler"in yaşanması, "hâl" olarak tecrübe edilmesi ve kalbî bir idrakle (zevken idrak) kavranması yoludur. Dolayısıyla hikemiyat, tasavvufun da içinde bulunduğu İslami hakikat zemininden beslenen, aklı bu hakikatlere tabi kılarak ("bağlı akıl") eşyanın ve hadiselerin hikmetini araştıran üst bir tefekkür dilidir. Tasavvuf ehlinin "zevk" ve "vicdan" işi olarak yaşadığı, akla pay bırakmayan hakikatleri (örneğin Vahdet-i Vücud gibi), Hikemiyat "şiir idraki" ve "bağlı akıl" ile tefekkür sahasında işler ve yerli yerine koyar. Tasavvuf "işin hakikatine ermek", "olmak" ve "yaşamak" (hâl) iken; hikemiyat bu yaşantıdan süzülen hikmetleri, aklı vahye ve manevi keşiflere tabi kılarak sistemleştiren bir düşünce faaliyetidir.
4. İlm-i Kelâm ve Hikemiyat
İlm-i Kelâm nasıl inancın "savunma" hattını oluşturuyorsa, hikemiyat da tasavvufi ölçülendirmelerden hareketle varlığı ve oluşu anlamlandıran "inşâ" edici bir tefekkürdür. İlm-i Kelâm ile Hikemiyat arasında, yöntem, kapsam ve amaç bakımından belirgin farklar bulunmaktadır. Hikemiyat ve İlm-i Kelâm arasındaki ayrımı netleştirmek, İbda diyalektiğinin kendinden önceki İslami disiplinlerin ötesine geçerek bütüncül bir dünya görüşü sunma iddiasını kavramanın da temelidir. İlm-i Kelam, inancın akli sınırlarını çizen ve dışarıdan gelen şüphelere karşı onu rasyonel bir zırhla koruyan bir disiplin iken; Hikemiyat, varlığın bütününü kuşatan ve temelinde "tecrit", "bedahet" ve "zevk" gibi idrak vasıtalarını barındıran sentetik bir tefekkür planıdır. Bu iki yaklaşım arasındaki fark, savunma ile anlama, ispat ile idrak arasındaki farkta düğümlenir.
İlm-i Kelâm, İslâm inanç esaslarını (akaid), aklı ve mantığı kullanarak temellendiren, şüpheleri gideren ve "bid'at" ehline (sapkın görüşlere) karşı inancı savunan ilimdir. Allah'ın zat ve sıfatlarından, nübüvvetten ve varlığın başlangıç-sonuç durumundan bahseden, dini akideleri (inanç esaslarını) savunan bir ilimdir. Hedefi, dinin "nas"larını (kesin hükümlerini) akli delillerle korumaktır. Tarihî olarak Yunan felsefesine ve itikadi sapmalara cevap vermek üzere gelişmiştir. Asıl fonksiyonu, iman hakikatlerini rasyonel argümanlar ve mantık çıkarımları aracılığıyla savunmak ve muhataplarını ikna etmektir. Kısacası İlm-i Kelam, İslam düşüncesi tarihinde inanç esaslarını akli delillerle ispat etme ve dine yöneltilen felsefi şüpheleri giderme misyonunu üstlenmiş, nasları savunmaya yönelik temel bir disiplindir. Bu yönüyle Kelam, bir müdafaa ve cedel (tartışma) sanatı olarak şekillenmiştir. Gayesi, inanç esaslarını (Ehl-i Sünnet itikadını) bidatçıların ve sapkınların şüphelerinden korumak, inatçıları susturmak ve taklitten kurtarmaktır.
Ancak Kelam'ın bu rasyonel ve argümantatif yapısı, belirli sınırlılıkları da beraberinde getirmiştir. Nitekim İmam-ı Gazali gibi düşünürler, aklın tek başına nihai hakikate ulaşmada yetersiz kaldığını fark ederek bu disiplini aşma ihtiyacı hissetmişlerdir. İmam-ı Gazali’ye göre kelamcılar, daha çok hasımlarının fikirlerindeki çelişkileri ortaya koymak ve yanlışları tenkit etmekle uğraşmışlar, tartışma sırasında hasımlarından aldıkları veya kabul etmek zorunda kaldıkları öncüllere (mukaddime) dayanmışlardır. İmâm-ı Gazâlî, Kelâm'ın bu yönünün, apaçık (bedihi) delillerden başkasını kabul etmeyenler için "kalbi tatmin etme" noktasında yetersiz kaldığını belirtir. Bunun yanı sıra, Kelam ilminin asıl gayesi Ehl-i Sünnet itikadını bid'atçıların (uydurma yenilikçilerin) saldırılarından korumaktır. Ancak yine İmâm-ı Gazâlî’ye göre zamanla bu ilimle uğraşanlar asıl gayeden uzaklaşmışlar, inanç savunmasını bırakıp eşyanın hakikatlerini (cevher, araz vb.) araştırmaya başlamışlardır. Sonuç olarak, aklın ve onun en sistematik kullanım alanı olan Kelam'ın ulaştığı bu sınır noktası, varlığı ve hakikati daha kuşatıcı bir yöntemle anlamayı hedefleyen Hikemiyat'ın kapısını aralamıştır.
Mirzabeyoğlu, günümüzde İlm-i Kelâm’ı tedris eden çevrelerin "İslam'a muhatap anlayış"tan yoksun olduklarını belirtir ve meseleleri sadece bir ezber olarak ele almalarını eleştirir. "İslama Muhatap Anlayış" gereği, sadece eski metinleri tekrar eden bir kelâmcılık yerine, çağın meselelerini (fizikten psikolojiye, sanattan siyasete) İslam'ın "hikmet" gözüyle yeniden yorumlayan bir disiplin olarak hikemiyatı önerir. Halbuki İlm-i Kelâm’ın mevzuu ve metodu sınırlıdır. Allah'ın zatı ve sıfatlarından, nübüvvetten, varlığın başlangıcı (mebde) ve sonundan (mead) bahseder. Temel dayanağı, her biri dini bir akideye (inanç esasına) dayanan meselelerdir. Hikemiyatın kapsamı ise çok daha geniştir. Felsefenin mevzuu "her şey" olduğu gibi, hikemiyatın mevzuu da "her şey"dir. Ancak hikemiyat, bu konuları "Mutlak Ölçüler" ışığında ele alır. Yani fizik, biyoloji, sanat veya siyaset; hikemiyatın (İslâmî tefekkürün) konusu olabilir. Ancak felsefe gibi "başıboş" değil, "bağlı" olarak bu konuları işler. Hikemiyat, İslâm'ın felsefedeki muadili değil, felsefenin (başıboş düşüncenin) panzehiri olan "doğru düşünce sistemi"dir.
Sonuç olarak, İlm-i Kelâm, temelde inançları savunma görevini üstlenir ve bu sebeple Mantık'a mukabil bir pozisyonda bulunur. Hikemiyat ise, Mutlak Fikir'e (İslâm'a) nisbet içinde, aklın ötesindeki peygamberlik tavrından (nübüvvet nuru ve feyzi) beslenen, sır idrakine bağlı, bütün ilim ve marifet mevzularını toplama ve örgüleme sahasıdır. İlm-i Kelâm imanın temellerini dış tehditlere karşı koruma mekanizmasıdır, hikemiyat ise İslâm'ın bu temellerini kullanarak, yeni zaman ve mekân oluşlarında Mutlak Fikrin tatbikini ve insanî verim şubelerinde üstün bir muhakeme usulünü örgüleştiren bir düşünce sistemidir. Kelam "Allah vardır ve birdir"i ispatla yetinirken, Hikemiyat "Allah'ın varlığı karşısında insanın, eşyanın ve oluşun manası nedir?" sorusunun peşine düşer ve bunu Tasavvuf disiplinine bağlı kalarak yapar. Kelam'ın akıl yürütmelerini kapsar ama orada durmaz; işin "nasıl"ından ziyade "niçin"ine ve varlığın sırrına odaklanır. Kelâm ilmi, İslâm akaidini akıl ile temellendirme çabasıdır, hikemiyat ise bu aklî çerçevenin dışına çıkarak, İslâm'a muhatap anlayışın gerektirdiği tefekkür biçimini gösterir.
5. Hikemiyatın İlkeleri
Hikemiyat disiplininin epistemolojik yapısı, birbirinden ayrılmaz bir bütünü oluşturan iki temel ilke üzerine kuruludur: "sır idraki" ve "dışa bakış". Bu ilkeler, hikemiyatın bilgiyle, hakikatle ve İslam dışı düşünceyle nasıl bir ilişki kurduğunu belirleyen anahtar prensiplerdir. "Sır idraki", en temel anlamıyla, aklî bilginin sınırlarını ve imanın akla aşkın mahiyetini kabul etmektir. Bu ilke, hakikatin yalnızca mantık çıkarımları veya ampirik verilerle çözülecek bir problem olmadığını, aynı zamanda kalbî bir tecrübe ve ilahi bir lütufla kavranabilecek bir "sır" olduğunu vurgular. İslâm düşünce tarihinde İbn Rüşd veya Farabi gibi filozoflar "saf akıl" ile hakikati bulmaya çalışırken (felsefe), İbn Arabi gibi isimler "keşif ve akıl" birlikteliğini savunmuştur. Mirzabeyoğlu'nun "hikemiyat"ı, bu ikinci çizgiye yakındır ancak onu modern çağın diliyle ve "Büyük Doğu" mimarisiyle yeniden formüle eder. Hikemiyat, İslâm Tasavvufu önünde aklın, sır idrakine ermiş tavrıdır. Mirzabeyoğlu'na göre Batı felsefesi varlığı bir "problem" yumağına indirgeyip teknik analizlerle parçalarken, hikemiyat varlığı bir "sır" olarak kucaklar ve hakikati "bütünlüğü" ve müphemliği içinde kavramaya çalışır. Varlık, teknik bir problem değil, bir sırdır. Varlığı bir problem gibi ele alıp çözmeye çalışmak (ona sadece akıl ve teknikle yaklaşmak), onun değerini düşürmek ve onu basitleştirmek demektir. Varlık, probleme irca edildiği (indirgendiği) an önemini kaybeder. Hakikat, aklın kuşatabileceği bir "problem" değil, ancak yaşanarak ve sezilerek anlaşılabilecek bir "sır"dır.
"Dışa bakış" ilkesi ise, İbda’nın İslam dışı bilgi birikimine yönelik tavrını belirler. "Dışa bakış", İslam dışı her türlü düşüncenin, felsefenin, bilimin ve sanatın ürettiği verimlerin, mutlak ölçü olan İslam'a göre değerlendirilmesi, ayıklanması ve "hikmet" olarak İslam'ın malı haline getirilmesi faaliyetidir. Bu, savunmacı veya reddiyeci bir tavır değil, aksine özgüvenli ve kuşatıcı bir "devşirme" ve "yeniden temellük etme" ameliyesidir. Bu tavır, "ilim Çin'de de olsa alınız" nebevi düsturunun sistematik bir uygulamasıdır. Bu ilke, aynı zamanda İmam-ı Gazâlî'nin felsefeye karşı takındığı toptan red yerine "ölçülendirme” tavrının çağdaş bir devamı niteliğindedir.
Bu nedenle hikemiyat, bir "arayış" değil, "bulunmuş" olandan hareketle diğer tüm arayışları ve sistemleri "hesaba çekme" iddiasını taşır. Hikemiyat, felsefenin de ilgi alanı olan "her şeyi", İslâm'ın "Mutlak Ölçüleri" süzgecinden geçirerek yeniden inşa eder; Batı düşüncesinin birikimini İBDA diyalektiğiyle "devşirerek" kullanır, ancak nihai olarak onu "Mutlak Fikir" önünde muhasebeye çekerek aşmayı ve kendi özgün sistemini kurmayı hedefler. Bu iddialı çaba, Mirzabeyoğlu'nun şu ifadesinde en net özetini bulur ve disiplinin ufkunu çizer: "İslâm tasavvufu ve Batı tefekkürü kanatları arasında zeminini kurduğum «Hikemiyyat» binası."
Hikemiyat, mevcut birikimi tekrar eden bir yorum faaliyetinin ötesinde, çağın fikrî meydan okumalarına İslami bir zemin üzerinden cevap verebilecek yeni ve özgün bir entelektüel çerçeve kurma çabasını temsil eder. İslâm'ın mutlak hakikat zemininden hareketle tüm beşerî düşünceyi hesaba çekmeyi hedefleyen, kapsamlı ve sistematik bir tefekkür disiplinidir. Hikemiyat, bu yönüyle, Mirzabeyoğlu'nun bütüncül projesinin hem metodolojik omurgasını hem de nihai hedefini bünyesinde barındıran bir üst-disiplin olarak şekillenir. Bu misyonla hikemiyat, entelektüel bir özgüven sergiler ve diğer düşünce sistemlerine karşı çatışmacı bir yerde konumlanır. Tüm insanlık düşünce birikimini pasif bir şekilde reddetmek yerine, onu aktif bir şekilde tasnif etme, kritik bir süzgeçten geçirme ve nihayetinde İslâmî bir senteze kavuşturmayı hedefler. Bu büyük sentez görevini yerine getirebilmek için hikemiyat, yeni bir "teorik dil" ve "anlayış" inşa etmeyi zorunlu görür.
Mirzabeyoğlu, hikemiyatın manasını da kuşatan bir biçimde, yabancı fikirlerin olduğu gibi nakledilmesine karşıdır; "müfekkirenin metabolizması"nı kurarak, dışarıdan gelen verimi İslamî bünyede işler ve faydalı hale getirir. Mevcut bilgi birikimini tekrar etmek yerine, ona yeni bir form ve derinlik kazandırarak, aşina olunan kavramların ardındaki özgün İslâmî manayı ortaya çıkarmayı amaçlar: "bilinen ve tanınan malzemenin, bilinmeyen ve tanınmayan çehresini göstermek." Bu, mevcut kavramları yeniden tanımlayarak, yeni kavramlar üreterek ve bunlar arasında diyalektik bir ilişki kurarak gerçekleştirilir. Mevcut dil ve kavram setlerinin modern sorunları İslâmî bir perspektiften kavramada yetersiz kaldığı tespitiyle, sistem kendi özgün terminolojisini ve diyalektiğini oluşturur. Bu yeni dilin en temel özelliği, "yabancı kültür muhtevasını kendi muhtevasında eritme çetinliği" olarak tanımlanan zorlu görevi başarma kapasitesine sahip olmasıdır. Amaç, "ortak semboller" üzerinden ortak bir "mânâ dünyası" meydana getirmek; Batı'dan veya başka kaynaklardan gelen kavramları taklit etmek değil, onların özünü İslâmî potada eriterek dönüştürmek ve aslî bir yapıya kavuşturmaktır.
6. Hikemiyat ve İbda Diyalektiği
Her tutarlı düşünce sistemi, varlığı ve hakikati yorumladığı ontolojik bir zemin ile bu zeminden hareketle bilgi ürettiği epistemolojik bir metoda dayanır. Hikemiyat disiplini için bu kurucu rolleri, sırasıyla İslam düşüncesinin derinlik boyutu olan tasavvuf ve Mirzabeyoğlu'nun geliştirdiği özgün bir düşünme sanatı olan İbda diyalektiği üstlenir. İbda diyalektiği, Salih Mirzabeyoğlu tarafından ortaya konan İBDA düşünce sisteminin, hakikati arama, bilme ve ifade etmede kullandığı temel metodoloji, mantık ve tefekkür tarzıdır. Klasik diyalektik anlayışlarının ötesine geçerek, İslam'ın "Mutlak Fikir" çerçevesinde şekillenen, "zıt kutuplar arası muvazene" esasına dayanan ve "sır idraki"ni merkeze alan bir sistemdir.
Diyalektik düşüncenin motor gücü, zıtlıkların etkileşimidir. Ancak İbda diyalektiği, bu evrensel ilkeyi kendine özgü bir şekilde yorumlayarak, onu diğer diyalektik sistemlerden ayırır. Hegelci veya Marksist sentez anlayışında zıtlıklar (tez ve antitez), birbirlerini yok ederek yeni bir sentezde erir ve aşılırlar. İbda diyalektiğinde ise amaç, zıtlıkları çözmek değil, onların arasındaki uzlaşmaz gerilimi dengeye kavuşturmaktır. Zıtlıklar, birbirlerinin varlığını mümkün kılan ve tanımlayan sürekli bir dinamizm kaynağı olarak varlıklarını sürdürürler. Varlık ve yokluk, ruh ve madde, hakikat ve görünüş, hürriyet ve zorunluluk gibi zıt kavramlar, birbirini yok eden kavramlar olarak değil, bir bütünün tamamlayıcı unsurları olarak ele alınır.
İbda diyalektiği, hikemiyat binasının metodolojisidir. Büyük Doğu mimarisi üzerine kurulu, İslam'ın "zamanüstü" hakikatlerini içinde bulunulan zaman ve mekâna tatbik etmeyi (uygulamayı) gaye edinen bir fikir, metod ve oluş sistemidir. Mevcut fikrî ve sosyal meseleleri İslâmî bir perspektifle tahlil etme, sentezleme ve yeni bir terkibe ulaştırma yöntemini ifade eder. İbda Diyalektiği, sadece soyut bir düşünce değil, "Mutlak Fikir"in hayata geçirilmesi davasıdır. "Mutlak Fikir"in (değişmez ölçünün) gerekliliği üzerine kuruludur. Düşünce ve bilgi, ancak bu mutlak ölçüye nispetle (bağlı olarak) değer kazanır ve hakikate ulaşır.
İbda diyalektiği, değişmez bir temele (Mutlak Fikir) dayanan değişmeleri savunur. Hegel ve Marksist diyalektiğin aksine, "sentez" adı altında hakikatlerin sürekli değiştiği bir süreç değil, "Değişmez temele (Mutlak Fikir) dayanan değişme tavırlarının" diyalektiğidir. Materyalist diyalektik her şeyi maddeye indirgerken, İbda diyalektiği ruhu ve manayı esas alır. Varlığı sadece "oluş"tan ibaret görmez, "varlık" olmadan "oluş"un olamayacağını savunur. Özetle İslam'ın mutlak ölçülerine bağlı kalarak, Batı düşüncesinin metodolojik imkanlarını da kullanan, zıtlıkları tevhidi bir bakış açısıyla dengeleyen, sır idrakini ve hikmet arayışını merkeze alan bir tefekkür sistemidir.
Hikemiyat, klasik Kelâm ilminde olduğu gibi Aristotelesçi formel mantığa değil, Mirzabeyoğlu tarafından "dinamik bir sistem mantığı" olarak tanımlanan İBDA diyalektiğine dayanır. Bu dinamik mantık, klasik Kelâm'ın statik ve kategorik yapısının aksine, "zıt kutuplar arası muvazene" ilkesiyle hakikati hareket halinde ve karşıtlarının birliği içinde kavramayı hedefler. Hikemiyat, "bağlı akıl" ile iş yapar. Felsefe gibi "başıboş bir tümevarım" ve mihraksız bir arayış değil, "Mutlak Ölçüler"e (İslam şeriatına ve hakikatine) bağlı kalarak yürütülen bir tefekkür sistemidir.
7. Sonuç
Özetle Hikemiyat; İBDA mimarının İslam tasavvufu ile Batı tefekkürü arasında kurduğu, İslam'a muhatap anlayışı temel alan bir tefekkür disiplinidir. Bu projenin temel gayesi, çağın bütün meydan okumalarına İslami bir perspektiften cevap üretebilecek tutarlı ve kuşatıcı bir zihniyet inşa etmektir. Bu, parçacı yaklaşımların aksine, varlığın, bilginin, ahlakın, siyasetin ve sanatın tüm veçhelerini tek bir merkezî fikir etrafında bütünleştiren bir sistem arayışıdır. Bu arayışın ulaştığı hedef ise şu kavramda somutlaşır: "İslâm'a Muhatap Anlayış".
"İslâm'a Muhatap Anlayış", çağın ruhunu ve onun getirdiği bütün fikrî ve sosyal sorunları anlayan, bu sorunlarla diyalog kurabilen ve onlara İslam'ın mutlak hakikatleri çerçevesinde yalnızca cevap veren değil, aynı zamanda onları "Mutlak Fikir" zemininden değerlendiren ve çözebilen bir zihniyet ve dil inşa etme projesidir. Bu hedef, Batı tefekkürünü hem bir malzeme hem de bir hasım olarak görmeyi gerektirir. Bu incelemeler, neticede hikemiyatın sadece teorik bir meşgale olmadığını, aksine derin bir pratik amacı olan kapsamlı bir proje olduğunu ortaya koyar.
_edited.jpg)


