top of page

Batı'da ve İslam'da Mülkiyetin Temellendirilmesi

Güncelleme tarihi: 28 Ara 2025

Batı'da ve islam'da mülkiyet hakları
  1. Giriş: Sömürünün Felsefî Temelleri

Siyaset felsefesi tarihi, genellikle aydınlık bir ilerleme hikâyesi olarak anlatılır. Bu anlatının merkezinde, "Özgürlüğün Babası" olarak anılan John Locke durur. 17. yüzyıl İngiltere’sinde kaleme aldığı eserler, modern anayasaların, bireysel hakların ve liberal demokrasinin temel taşlarını döşemiştir. Ancak Locke’un mirası, sadece özgürlüklerin teminatı değil, aynı zamanda modern sömürgeciliğin ve kapitalist mülkiyet ilişkilerinin en güçlü meşrulaştırıcısıdır. John Locke, liberalizmin ve modern mülkiyet haklarının babası olarak bilinse de, onun felsefesi tarihsel olarak sömürgeciliği (kolonyalizmi) ve yerli halkların topraklarından edilmesini meşrulaştırmak için güçlü bir zemin oluşturmuştur. Locke’un teorisi, bir yandan Avrupa’daki burjuvaziye feodalizme karşı bir özgürlük alanı açarken, diğer yandan Atlantik’in öte yakasındaki yerli halkların mülksüzleştirilmesine ve köle emeğine dayalı bir ekonomik düzenin inşasına felsefi bir zırh giydirmiştir. Locke, sömürüyü doğrudan "zorbalık" olarak değil, "mülkiyet", "emek" ve "uygarlık" kavramları üzerinden hukuki ve ahlaki bir çerçeveye oturtarak meşrulaştırır.


Bu makale, Lockeçu mülkiyet anlayışını, Rousseau ve Marx'ın eleştirilerini ve Salih Mirzabeyoğlu’nun İktisat ve Ahlak eserinde çerçevelediği İslam iktisadı perspektifini incelemektedir.


  1. John Locke ve Liberalizm’de Mülkiyetin Temellendirilmesi

Locke’un sömürüyü meşrulaştırma stratejisini anlamak için, onun en ünlü eseri olan Hükümet Üzerine İkinci İnceleme’nin (Second Treatise of Government) beşinci bölümüne odaklanmak gerekir. Locke burada, mülkiyetin kökenini devletten veya yasalardan önceye, "doğa durumu"na kadar götürür. Locke’un mülkiyet teorisinin temel dayanağı, Tanrı’nın dünyayı tüm insanlığa ortaklaşa verdiği kabulüdür. Ancak Locke, bu "ortak mülkiyet" durumunu, nihai bir ideal olarak değil, aşılması gereken bir başlangıç noktası, yani "Doğa Durumu" olarak tanımlar. Locke’a göre, bireyin kendi bedeni üzerindeki mülkiyeti tartışmasızdır ve bu bedenin uzantısı olan "emek", doğadaki nesneleri sahiplenmenin yegâne aracıdır.


Locke’un teorisinin kalbi "Emek Teorisi"dir. Her insan kendi bedeninin ve emeğinin tek sahibidir. Locke, bu tartışmasız öncülden yola çıkarak radikal bir sonuca varır: Bir kişi, doğada kendiliğinden bulunan bir nesneye emeğini kattığında, o nesneyi doğanın ortak havuzundan çıkarır ve ona kendi "parçasını" ekler. Böylece o nesne artık onun özel mülkü olur. Bir pınardan su içen, o suyun sahibi olur; bir ağaçtan elma toplayan, o elmayı mülk edinir. Buraya kadar teori masum ve hatta eşitlikçi görünür. Ancak Locke’un asıl hedefi elmalar veya sular değil, toprağın kendisidir. Locke, toprağın mülkiyetini "ıslah etme" (improvement) kavramına bağlar. Tanrı dünyayı insanlara "işlemeleri" için vermiştir, boş bırakmaları için değil. Dolayısıyla, bir toprak parçasını çitle çeviren, süren, eken ve biçen kişi, sadece kendi çıkarı için çalışmış olmaz; aynı zamanda Tanrı’nın emrini yerine getirmiş olur. Locke’un mülkiyet teorisi, 17. yüzyıl İngiliz sömürgeciliği için mükemmel bir hukuki ve ahlaki kalkan sağlamıştır. Locke, Amerika kıtasındaki yerlilerin toprakla kurduğu ilişkiyi mülkiyet hakkı doğuran bir ilişki olarak görmemiştir. Locke’a göre, işlenmemiş doğa "israf" edilmiş doğadır. Ona göre, bir toprağın mülk edinilmesi için o toprağın "ıslah edilmesi" (improvement) gerekir. Amerika kıtasındaki uçsuz bucaksız araziler, yerliler tarafından "işlenmediği" (yani Avrupalı tarım yöntemleriyle tarıma açılmadığı) için, Locke’un gözünde teknik olarak "boş"tur. Yerliler, geniş arazilerde avlanıp toplayıcılık yapsalar da, toprağı çitle çevirip tarımsal üretim yapmadıkları için, bu topraklar Locke’un gözünde hâlâ "Doğa Durumu"ndadır. Bu argüman, sömürgeciliğin en temel hukuki dayanağı olan Terra Nullius (Sahipsiz Toprak) doktrininin felsefi temelidir. Locke böylece, yerlilerin topraklarında binlerce yıldır süren varlığını bir çırpıda silip atar; çünkü ona göre mülkiyetin temeli "var olmak" değil, toprağı dönüştürmektir.


Locke’un teorisinde, sömürüyü mümkün kılan bir diğer kritik mekanizma, birikimin sınırlarının kaldırılmasıdır. Başlangıçta Locke, mülkiyet hakkına bir sınır koyar: Bir insan, ancak kullanabileceği kadarını mülk edinebilir. Eğer topladığı elmalar yemeden çürürse, o kişi doğa yasasını ihlal etmiş ve başkalarının hakkını gasp etmiş sayılır. Bu "çürüme/israf kısıtlaması", teorik olarak aşırı zenginleşmeyi ve başkalarını mülksüz bırakmayı engellemelidir. Ancak Locke, bu kısıtlamayı zekice bir manevra ile aşar: Paranın icadı. Altın ve gümüş gibi değerli madenler çürümez, bozulmaz ve saklanabilir. İnsanlar, rızaya dayalı olarak parayı değişim aracı yapmayı kabul ettiklerinde, aslında dolaylı olarak "eşitsiz mülkiyeti" de kabul etmiş olurlar. Çünkü para sayesinde bir insan, tüketemeyeceği kadar büyük arazileri işletebilir, ürününü satıp paraya çevirebilir ve bu parayı sonsuza kadar biriktirebilir. Artık "israf" yoktur, çünkü sermaye (para) çürümemektedir. Bu hamle, kapitalist birikimin önündeki ahlaki engelleri kaldırır. Locke’a göre, bir İngiliz toprak sahibinin devasa arazilerde üretim yapıp servet biriktirmesi, "çalışkan ve rasyonel" olmanın bir sonucudur. Buna karşılık, mülksüz kalanlar veya topraklarını kaybeden yerliler, fırsatları değerlendiremeyen, rasyonel olmayan unsurlar olarak kodlanır.


  1. Rousseau ve Sosyalizm’de Mülkiyetin Eleştirisi

Locke’un bu soğukkanlı ve "rasyonel" kurgusuna ilk büyük balyoz darbesini vuran Jean-Jacques Rousseau olmuştur. Rousseau, 1754 tarihli İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı adlı eserinde, Locke’un "uygarlık" ve "gelişme" olarak sunduğu tabloyu tersyüz eder. Rousseau’ya göre, Locke’un övdüğü o "ilk çiti çekme" anı, insanlık tarihinin en büyük trajedisidir. Rousseau, mülkiyeti doğal bir hak değil, tarihî bir gasp olarak görür. Ona göre doğa durumundaki insan, başkalarına bağımlı olmayan, kendi kendine yeten ve barışçıl bir varlıktı. Ancak ne zaman ki bir insan bir toprak parçasını çevirip "Bu benimdir" dedi ve diğerleri de buna inanacak kadar saf çıktı; işte o zaman suçlar, savaşlar, cinayetler ve sefalet başladı. Rousseau için Locke’un "emeğin kutsallığı" tezi, aslında kurnaz olanın güçlü olmayanı kandırmasından ibarettir.


Rousseau, Locke’un "toplum sözleşmesi" fikrini de eleştirir. Locke’a göre insanlar mülkiyetlerini korumak için devleti kurmuşlardır. Rousseau ise bu sürecin bir "zengin komplosu" olduğunu iddia eder. Zenginler, gasp ettikleri toprakları korumak için yoksullara gelip "Gelin bizi ve sizi koruyacak bir düzen kuralım" demişlerdir. Oysa kurulan bu düzen (devlet ve yasalar), zenginin malını, yoksulun ise zincirlerini koruma altına almıştır. Rousseau’nun eleştirisi, sömürgecilik bağlamında okunduğunda daha da çarpıcıdır: Locke’un "ıslah etmek" dediği şey, yerliler için doğayla uyumlu yaşamın sonu ve "uygar" insanın bitmek bilmez hırslarının kölesi olmak anlamına gelir. Rousseau’ya göre mülkiyet medeniyetin değil, ahlaki çöküşün başlangıcıdır.


Rousseau’nun ahlaki ve felsefi eleştirisini, Karl Marx ekonomik ve tarihsel bir zemine oturtarak nihai darbeyi vurur. Marx, Kapital’in birinci cildinde, Locke’un mülkiyet teorisini "burjuva iktisatçılarının ninnisi" olarak nitelendirir. Marx’a göre Locke ve takipçileri, sermayenin kökenini anlatırken "bir zamanlar çalışkan ve tutumlu bir elit ile tembel serseriler vardı" şeklinde masalsı bir tarih uydurmuşlardır. Bu masala göre çalışkanlar zengin olmuş, tembeller ise emeklerini satmak zorunda kalmıştır. Marx’a göre ise kapitalist mülkiyet, Locke’un iddia ettiği gibi ferdî emekle değil; fetihle, yağmayla, köleleştirmeyle ve devlet zoruyla oluşmuştur. Marx, Locke’un teorisinin pratiğe dökülmüş halini İngiltere’deki "Çitleme Hareketleri"nde (Enclosure Acts) görür. Soylular ve toprak sahipleri, köylülerin yüzyıllardır ortaklaşa kullandığı meraları ve arazileri zorla çitlemiş, köylüleri yerlerinden yurdundan etmiş ve onları şehirlere sürerek fabrikalarda açlık sınırında çalışacak bir "proletarya" ordusu yaratmıştır.


Marx için sömürgecilik, bu sürecin küresel ölçekteki devamıdır. Locke’un teorisi, Amerika’da, Afrika’da ve Asya’da yerli halkların "uygarlaştırılması" adı altında mülksüzleştirilmesini sağlar. Marx, "Sermaye, tepeden tırnağa her gözeneginden kan ve pislik damlayarak dünyaya gelir" derken, Locke’un "temiz emek" teorisini yerle bir eder. Locke’un "boş toprak" dediği yerler, aslında üzerinde yaşayan toplulukların kanıyla sulanarak "mülk" haline getirilmiştir. Ayrıca Marx, Locke’un "emek mülkiyet yaratır" tezinin kapitalizmde tersine döndüğünü gösterir: Kapitalizmde işçi ne kadar çok çalışırsa (emek verirse), ürettiği ürün ona yabancılaşır ve sermaye olarak karşısına dikilir. Emek, işçiye mülk kazandırmaz; aksine, sermayedarın gücünü artırarak işçinin köleliğini pekiştirir.


  1. İslam’da Mülkiyetin Temellendirilmesi ve Sınırları

Salih Mirzabeyoğlu’nun ortaya koyduğu İslam iktisat görüşü, İslam'ı Liberalizm veya Sosyalizm’e yaklaştırmaktan ziyade, kendine has, üstün bir "terkip" (sentez) olarak konumlandırmaktadır. Mirzabeyoğu, İslam'ı, zıt kutupların (Liberalizm ve Komünizm) doğrularını içinde barındıran, yanlışlarını ise tasfiye eden ilahi bir nizam olarak tanımlar. Bu çerçevede, Mirzabeyoğlu’nun İktisat ve Ahlak eserinde, özellikle "İnsan Memuriyeti" başlığı altında çerçevelediği mülkiyet görüşü, Batı siyaset felsefesinin iki zıt kutbu olan John Locke ve Jean-Jacques Rousseau ile hem çarpıcı benzerlikler taşır hem de onlardan radikal bir kopuşu temsil eder:


“Allah bu yeryüzünü ve istihsal sahalarını hikmetle yaratmıştır; mamur, semereli ve faydalı kılınması hikmetiyle... Eğer halk dünya mamurluğundan ne fayda erişeceğini ve yeryüzünü kupkuru bırakmaktan ne günah doğacağını bilseydi, gayesini ve vücut hikmetini tamamiyle anlamış olurdu. Toprağından bin batman mahsul çıkacak bir insan, eğer ihmâl ve isteksizlik yüzünden dokuz yüz batman mal elde edecek olur ve aradaki yüz batman fark insanların istifadesinden uzak kalırsa biliriz ki, bunun hesabı kendinden sorulacaktır. İnsanların faydasına sarfedecek bir vaziyeti bulunduğu halde bundan kaçan, yeryüzünün ümranında pay sahibi olmak istemeyen ve üstelik bunun ismini, dünyayı terk, zühd ve takva koyan insan, Şeytandan başka kimseye tâbi değildir...
Nefsin kucağında esneyenlerin miskinliklerine hak kisvesi biçmelerine ve bunun mesuliyetine dair bir İslâm büyüğünden altını çizdiğimiz işaretten sonra, dünyaya kazık kakma heveslisi başka bir nefs azmanı tavra yine bir İslâm büyüğünden: "Sizin rabbiniz ayağımın altındadır!" Ayağını bir noktaya basıp böyle haykırıyor... Küfre benzeyen bu sözü belki delâlete kavuşturacakları ümidiyle o noktayı kazdılar... Bir de görsünler ki, bir yığın altun... Büyük velî, insanları, paraya tapmakla suçluyordu.”

Özetle bu pasajda, toprağından 1000 birim ürün alabilecekken ihmalkarlıkla 900 birim alan eleştirilir. Bu, liberalizmin "maksimum verimlilik" ve "kaynakların tam kullanımı" ilkesine çok benzer. Yani İslam’da da atalet ve tembellik reddedilir ve "yeryüzünün ümranında (bayındırlığında/kalkınmasında) pay sahibi olmak" bir görev olarak tanımlanır. Bunlar, liberalizmin temel dinamikleriyle örtüşen vurgular gibi görünür. Yine, "dünyayı terk, zühd ve takva" adı altında tembellik yapılması sertçe eleştirilir. Bu da, Max Weber'in Kapitalizmin doğuşunu bağladığı "Protestan Ahlakı"ndaki (dünyevi başarıyı ibadet sayma) yaklaşıma şeklen benzer. Mirzabeyoğlu'na göre, insanların faydasına sunulacak bir imkânı varken bundan kaçan, yeryüzünü imar etmek (ümran) istemeyen ve buna "dünyayı terk", "zühd" veya "takva" adını veren kişi, aslında Hakk'a değil, Şeytana tâbi olmaktadır. Gerçek takva, dünyadan kaçmakta değil; dünyanın imkanlarını harekete geçirip insanlığın hizmetine sunmaktadır.


Bununla birlikte söz konusu pasaj, ilk bakışta Liberalizmin "üretkenlik" ve "dünyayı imar etme" vurgusuyla benzerlik gösterse de, motivasyon kaynağı ve nihai amacı bakımından ondan ayrılır. Locke'un üretkenliğini alır ancak onun ferdiyetçi mülkiyet anlayışını reddeder; Rousseau'nun ahlaki hassasiyetini taşır ancak onun medeniyetten kaçış eğilimini reddeder. Pasajın ruhu, Liberalizmin "Homo Economicus" (kendi çıkarını düşünen rasyonel insan) modelinden şu noktalarda tamamen kopar:


Liberalizmde üretici, o 100 birimlik farkı kendi kârını artırmak için üretmelidir. Adam Smith'e göre "Kasap, bira yapımcısı veya fırıncı bize ekmeği hayrına vermez, kendi çıkarları için verir." İslam’da ise üretici, o 100 birimlik farkı üretmezse, "insanların istifadesinden uzak kaldığı" için Allah'a hesap verecektir. Burada itici güç "şahsi kâr hırsı" değil, "toplumsal sorumluluk ve Allah korkusu"dur. Bu yaklaşım, İslam iktisadını Liberalizmden ayıran en ince çizgidir. Liberalizmde verimlilik "şahsi kâr" için istenirken, burada verimlilik "toplumsal fayda" ve "ilahi emanetin hakkını verme" şuuruyla talep edilir. Liberalizmde mülkiyet mutlak hak iken, burada insan, Allah'ın mülkünde bir "işletmeci/memur" konumundadır. Liberal kapitalizmde mülkiyet sahibi, malını dilediği gibi kullanma veya hiç kullanmama (atıl bırakma) özgürlüğüne sahiptir. Ancak İslam, bu özgürlüğü ahlaki ve ilahi bir tehditle sınırlar. Locke'ta üretimin amacı ferdî mülkiyet hakkını perçinlemek ve şahsî serveti artırmaktır. Mirzabeyoğlu'nda ise üretilmeyen o yüz batman, "insanların istifadesinden uzak kaldığı" için bir vebal konusudur. Yani Locke'ta üretim "hak" doğururken, Mirzabeyoğlu'nda "mesuliyet" doğurur. İnsan, mülkün sahibi değil, o mülkü Allah adına ve toplum yararına işletmekle yükümlü bir "memur"dur.


Mirzabeyoğlu, tembelliği eleştirdiği kadar, parayı ilah edinen kapitalist hırsı da ("dünyaya kazık kakma heveslisi") aynı şiddetle eleştirir. Zira İslam, sadece çok çalışmayı öğütlemekle kalmaz; aynı zamanda çalışılan nesneye (paraya/maddeye) karşı takınılması gereken tavrı da belirler. Bir İslam büyüğü ayağını yere basarak "Sizin rabbiniz ayağımın altındadır!" diye haykırır. Orayı kazdıklarında bir yığın altın (para) bulunur. Bu anekdot, Liberalizmin motoru olan sermaye birikimi hırsını (nefs azmanlığını) yerin dibine batırır. İnsan çok çalışmalı, toprağı işlemeli ve zenginlik üretmelidir; ancak parayı "Rab" edinmemeli, onu kalbine değil, ayağının altına almalıdır. Yani paraya hâkim olmalı, paranın kendisine hâkim olmasına izin vermemelidir. Mirzabeyoğlu bu dengeyi şöyle özetler: "Müslümanlıkta dünya odur ki, mümin onu zaptedecek, ona hâkim olacak, fakat onun esaret ve hakimiyetine düşmeyecektir".


Buradan, sermayenin tabana yayıldığı, “ferdi mülkiyet hakkı”nın korunduğu ancak başıboş bırakılmadığı, geniş kitlelerin üretime katıldığı bir "toplum sermayedarlığı" modeli ortaya çıkar. Mirzabeyoğlu, sermayenin (üretim araçlarının) devletin veya küçük bir azınlığın tekelinde toplanması yerine, geniş kitlelerin katılımına açık "toplum sermayedarlığı"nı savunur. Sermaye tabana yayılacaktır, ancak sermaye sahibi (yani fert), elindeki kaynağı en verimli şekilde işletmekle "memur"dur. Atıl bırakılan kaynak, sadece ekonomik bir kayıp değil, "insanların istifadesinden uzak kaldığı" için bir günahtır.


Mirzabeyoğlu, devletin her şeyi elinde tuttuğu "Devlet Kapitalizmi"ni veya sosyalizmi eleştirir; çünkü bu sistemlerde fert, inisiyatif ve mesuliyet sahibi değildir. Bu perspektifle Osmanlı'daki Tımar sistemine bakıldığında, bu sistemin teorize edilen iktisadi ahlakın tarım toplumundaki en somut tarihî uygulaması olduğu görülür. Devlet, ülkenin en büyük sermayesi olan toprağı merkezi hazinede tutup hantallaştırmak veya satıp birilerini zengin etmek yerine; on binlerce sipahiye ve milyonlarca köylüye dağıtmıştır. Tımar, gelirin ve sermayenin (toprağın) tabana yayıldığı bir modeldir. Mirzabeyoğlu’nun "bütün fertlerin eşit surette iştirakini kolaylaştıracak milli sermaye" fikrinin tarım toplumundaki karşılığı, toprağın kullanım hakkının halka dağıtılmasıdır. Tımar sisteminde toprağın rakabesi (kuru mülkiyeti) devlete (dolayısıyla Allah adına devleti yöneten otoriteye) aittir. Toprağı işleyen köylü (reaya) veya vergiyi toplayan sipahi, toprağın mutlak sahibi değildir; onlar sadece tasarruf hakkına (işletme hakkına) sahiptir. Mirzabeyoğlu, ferdi mülkiyet hakkını savunur ancak bunu "murakabe (denetim) altında tutucu" şartlara bağlar. Tımar sisteminde toprağını mazeretsiz olarak üç yıl üst üste ekmeyen köylüden "Çiftbozan Resmi" (tazminat vergisi) alınır ve toprağı kullanım hakkı elinden alınıp başkasına verilirdi. Tımar sistemi, Mirzabeyoğlu'nun "üretim bir haktır ama aynı zamanda bir ödevdir" görüşünün hukuki kanıtıdır. Bu, Liberalizmin "sınırsız mülkiyet" anlayışı ile Komünizmin "mülkiyetsizlik" anlayışı arasındaki denge noktasıdır.


Tımar, mülkiyeti tanır (köylü ürününe sahiptir, miras bırakabilir) ama onu başıboş bırakmaz. Sistem, mülkiyeti "tembellik hakkı" olarak değil, "üretim mecburiyeti" olarak tanımlar. Bu yapı, "mülkiyetin başıboş bırakılmaması" ve "sermayenin urlaşmasının (aşırı birikip tekelleşmesinin) önlenmesi" ilkesiyle birebir örtüşür. Tımar, toprağın (o dönemin sermayesinin) feodal beylerin elinde toplanmasını engelleyerek mülkiyeti "memuriyet" sınırında tutmuştur. Bu gözle bakıldığında Tımar sistemi; Mirzabeyoğlu'nun teorize ettiği, mülkiyetin "hak" olduğu kadar "vazife" de olduğu, sermayenin (toprağın) belli ellerde toplanıp güç haline gelmesinin engellendiği ve üretimin "insan memuriyeti" bilinciyle yapıldığı sistemin geçmişteki prototipidir.


  1. Sonuç

Batı düşüncesinde mülkiyet, Locke ile "emek" üzerinden meşrulaştırılıp sınırsız birikime açılmış, Rousseau ve Marx tarafından ise eşitsizliğin ve sömürünün kaynağı olarak eleştirilmiştir. İslam iktisadı ise bu iki ucun dışında, mülkiyeti reddetmeyen ancak onu "memuriyet" bilinciyle kayıtlayan, üretimi bir hak olduğu kadar toplumsal bir vazife olarak gören ahlaki ve denetimli bir model sunmaktadır.

"Eski usullerle İslam’ın öğretilmesi devri artık bitti. Ümmî imanı kalmadı.

Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım… Allah’a giden yol sonsuz sayıdadır.

Resim, müzik, şiir, roman, mimari, tiyatro; sonsuz…

Bunlar arasından bir yol bulup o yolun dervişi olmaya bakın!"​​

Salih Mirzabeyoğlu

bottom of page