Bergson’un Tarih Anlayışı
- Reha Kansu

- 2 gün önce
- 5 dakikada okunur

Henri Bergson, klasik anlamda bir tarih filozofu değildir. Onu Hegel, Marx, Vico ya da Toynbee gibi tarihin genel kanunlarını sistematik biçimde açıklayan düşünürler arasında konumlandırmak yanıltıcı olur. Bergson’un asıl meselesi tarih değil; zaman, hayat, şuur, hafıza, ahlak ve yaratıcı oluş problemidir. Fakat tam da bu yüzden onun düşüncesinden son derece orijinal bir tarih anlayışı çıkar. Bu anlayışta tarih, düz bir ilerleme çizgisi değildir; basitçe dönen bir çember de değildir. Tarih, hafızalı bir sarkaç, birikimli bir medcezirdir (gelgit). Geçmişi silmeden ilerleyen, her geri dönüşünde önceki tecrübeyi içinde taşıyan, zıt eğilimler arasında gidip gelen helezonik bir harekettir.
Bergson’un tarih anlayışını kavramak için önce onun zaman fikrinden başlamak gerekir. Bergson’a göre gerçek zaman, saatle ölçülen homojen zaman değildir. Saat zamanı, birbirinin aynı parçalara bölünmüş, haricî ve ölçülebilir bir zamandır. Oysa yaşanan zaman, yani Bergson’un “süre” dediği şey, bir keyfiyet akışıdır. İnsan bir andan öbürüne geçerken eski anı geride bırakmaz; onu içinde taşıyarak değişir. Geçmiş, şimdinin dışında kalmış ölü bir kalıntı değildir. Şimdiki şuur, geçmişin yoğunlaşmış halidir.
Bu düşünce, tarih anlayışı bakımından belirleyicidir. Eğer zaman Bergsoncu anlamda süre ise, tarih de olayların arka arkaya dizildiği boş bir kronoloji olamaz. Toplumlar da fertler gibi hafıza sahibidir. Bir toplumun geçmişi, yalnızca kitaplarda, arşivlerde ya da anıtlarda yaşamaz; alışkanlıklarda, korkularda, reflekslerde, özlemlerde, kurumlarda ve kolektif duygularda yaşamaya devam eder. Bu nedenle tarih, geçmişin kaybolması değil, geçmişin şekil değiştirerek şimdiki eğilimlerin içinde yaşamaya devam etmesidir.
Bergson’un tarih anlayışını mekanik tarih görüşlerinden ayıran nokta budur. Mekanik tarih görüşü, geçmişten geleceği zorunlu biçimde çıkarmak ister. Ona göre bir neden bir sonucu doğurur; yeterince bilgi sahibi olursak tarihin hangi yöne gideceğini de hesaplayabiliriz. Bergson içinse hayat ve tarih bu şekilde işlemez. Gerçek oluş, ilerlerken kendi yolunu da yaratır. Yeni olan şey, ortaya çıkmadan önce bütünüyle tahmin edilemez; çünkü kendisiyle birlikte kendi anlamını ve kavramını da getirir. Biz çoğu zaman ancak geriye dönüp baktığımızda, olup biteni zorunluymuş gibi görürüz. Oysa tarih yaşanırken açık uçludur.
Bu yüzden Bergson’da tarih ne deterministtir ne de tesadüfidir. Tarihte bazı eğilimler, bazı ritimler, bazı tekrarlar vardır; fakat bunlar fizik kanunları gibi kesin değildir. Tarih, canlı bir oluş olarak işler. Toplumlar da tıpkı fertler gibi deneyerek, yanılarak, aşırıya giderek, tıkanarak ve sonra karşı yöne dönerek olgunlaşır.
Bergson’un bu konudaki en önemli fikirlerinden biri, ilerlemenin iki zıt eğilim arasında gidip gelme yoluyla gerçekleştiğidir. Ona göre psikolojik ve sosyal hayatta çoğu zaman aynı kökten gelen iki karşıt temayül bulunur. Başlangıçta bu iki temayül müphem biçimde iç içedir. Sonra tarihî süreç içinde ayrışırlar. Önce biri öne çıkar, kendini olumlu ve gerekli olarak dayatır. Diğer eğilim ise bastırılır, kötülenir, geriye itilir. Fakat öne çıkan eğilim gidebildiği yere kadar gider; sonunda kendi sınırına, hatta kendi felaketine çarpar. İşte o anda, daha önce dışlanmış olan karşı eğilim yeniden güç kazanır.
Bergson’un “dikotomi kanunu” ve “çifte coşkunluk kanunu” diye adlandırılan düşüncesi burada devreye girer. Dikotomi yasası, başlangıçta tek ve ayrışmamış bir eğilimin zamanla iki karşıt yöne bölünmesini ifade eder. Çifte coşkunluk kanunu ise bu iki eğilimden her birinin, sıra kendisine geldiğinde sonuna kadar gitme arzusunu anlatır. Bir eğilim kendini ölçülü biçimde gerçekleştirmekle yetinmez; kendi yönüne tutkuyla bağlanır, kendini mutlaklaştırır, kendi karşıtını olumsuzlar.
Bu bakımdan Bergsoncu tarih anlayışı, basit bir aksiyon-reaksiyon modeli değildir. Çünkü karşı eğilim, yalnızca önceki eğilime dışarıdan verilen bir tepki değildir. O, baştan beri aynı kökte bulunan ama bastırılmış olan diğer imkândır. Ayrıca geri döndüğünde eski haliyle dönmez. Önceki eğilimin yaşattığı tecrübeyi, başarıları, yenilgileri ve yorgunluğu içinde taşır. Bundan dolayı tarih basit bir çember değildir. Bir eğilimden diğerine dönüş vardır; fakat bu dönüş, aynı noktaya dönüş değildir. Hareket, ideal olarak bir spiral biçimini alır.
Bergson’un tarih fikrini güçlü kılan taraf tam da budur: ilerleme ile tekrar, yenilik ile geri dönüş, süreklilik ile kopuş birbirine karşıt değildir. Tarih bazen geriye dönüyormuş gibi görünür; fakat bu geri dönüş, hafızalı bir geri dönüştür. İnsanlık eski bir eğilimi yeniden keşfettiğinde, onu artık eski saflığıyla değil, aradan geçen tecrübelerin ışığında kavrar. Geri dönüş, unutulmuş eğilimin yeniden olumlanmasıdır; ama yeni tecrübeyle olur. Bir eğilim daha önce bastırılmış, kötülenmiş veya ihmal edilmiş olabilir. Karşı eğilim tıkandığında, insanlar tekrar onu arar. Fakat aranan şey eski haliyle geri gelmez. Çünkü arada yaşanmış bir tarih vardır. Bu yüzden Bergsoncu anlamda tarih, “aynı şeylerin tekrar etmesi” değil, “aynı karşıtlıkların yeni şuur seviyelerinde yeniden yaşanması”dır.
Bu çerçeveden bakıldığında Bergson’da ilerleme, modern ilerlemeci düşüncenin varsaydığı gibi sürekli, düz ve kesin değildir. İnsanlık her zaman daha iyiye gitmez. Teknik ilerleme beraberinde ahlaki ilerlemeyi getirmez. Hatta Bergson’a göre modern çağın en büyük tehlikelerinden biri, mekanik gücün ruhî ve ahlakî tekamülü geride bırakmasıdır. İnsanlık makineler, sanayi, enerji ve teknoloji sayesinde devasa bir beden kazanmıştır; fakat bu bedene denk bir ruh geliştirememiştir. Bu yüzden Bergson, modern dünyanın “bir ruh takviyesi”ne ihtiyaç duyduğunu söyler.
Bergson’un tarih anlayışında nesillerin rolü de önemlidir. Bir eğilim, belli bir nesil için pahalıya kazanılmış bir zafer olabilir. O nesil, önceki dönemin kötülüklerini yaşamış olduğu için mevcut düzeni değerli bulabilir. Fakat sonraki nesil, o kazanımın hangi bedellerle elde edildiğini bilmez; daha çok onun doğurduğu yeni problemlere maruz kalır. Böylece eski kötülükler unutulur, yeni kötülükler görünür hale gelir. Bastırılmış karşı eğilim, özellikle yeni nesillerde cazibe kazanmaya başlar.
Bu durum Bergsoncu tarih anlayışında geri dönüş arzusunun neden çoğu zaman gençlerde doğduğunu açıklar. Genç nesil, anne babasının kurtulduğu dünyayı tecrübe etmemiştir. Bu yüzden eski eğilimin tehlikelerini değil, mevcut eğilimin yorgunluğunu hisseder. Böylece tarihî hafıza ile nesil tecrübesi arasında bir gerilim oluşur. Toplumun hafızası bir şeyi tehlikeli sayarken, yeni neslin yaşantısı onu özgürleştirici veya sahici görebilir.
Bu noktada Bergson’un tarih anlayışı, nostaljiyi de daha karmaşık biçimde anlamamızı sağlar. Nostalji yalnızca geçmişe dönme isteği değildir. Çoğu zaman mevcut tarihî eğilimin tıkanmasından doğan karşı-temayülün ilk duygu şeklidir. İnsanlar önce tam olarak ne istediklerini bilmezler; sadece mevcut olanın artık gitmediğini hissederler. Bu his, geçmişten bir imge çağırır. Fakat o imge birebir geçmişin kendisi değildir. Aradan geçen tecrübelerle yeniden kurulmuş, seçilmiş, temizlenmiş ve bugünün ihtiyaçlarına göre biçimlendirilmiş bir geçmiştir.
Bu yüzden Bergsoncu anlamda tarih, hem hafızaya hem de unutmaya dayanır. Bir toplum her şeyi hatırlasaydı belki hareket edemezdi; her şeyi unutsaydı da kendini tekrar ederdi. Tarihî hareket, hatırlama ile unutma arasındaki bu gerilimden doğar. Bir eğilimin kötü tarafları unutulduğunda ona dönüş arzusu artar; fakat dönüş gerçekleştiğinde, eski kötülükler yeni biçimlerde yeniden belirebilir. İlerleme ancak toplum bu döngüyü bilinçli biçimde yaşayabildiğinde, yani hafızayı yaratıcı biçimde işleyebildiğinde mümkün olur.
Bergsoncu tarih anlayışının en özgün tarafı belki de şudur: O, karşıtlıkları basitçe aşılacak engeller olarak görmez. Karşıtlıklar, hayatın kendini gerçekleştirme biçimleridir. Bir toplum güvenlik ile özgürlük, gelenek ile yenilik, düzen ile yaratıcılık, kapanma ile açılma arasında gider gelir. Bu gidip gelme kendi başına ilerleme değildir; fakat ilerleme ancak bu gidip gelmenin hafıza kazanmasıyla mümkün olur.
Dolayısıyla tarih, hayat hamlesinin insan toplumlarında aldığı gerilimli şekildir. Bu hamle bazen kurumlaşır, bazen donar, bazen patlar, bazen geri çekilir, bazen karşıtına dönüşür. Ama her durumda geçmiş bütünüyle kaybolmaz; yaşanmış tecrübe, yeni hareketlerin içinde tortu halinde kalır.
Bergson’un tarih anlayışını tek cümleyle ifade etmek gerekirse şöyle denebilir: Tarih, zıt eğilimler arasında gidip gelen fakat her salınımında hafıza biriktirdiği ölçüde yükselen bir spiral harekettir.
Bu anlayış, modern dünyayı anlamak için hâlâ güçlüdür. Çünkü çağımız da kesin bir ilerleme çizgisinde yürümüyor. Bir dönem özgürlük adına bağlardan kopuyor, sonra bağsızlığın yorgunluğunda yeniden aidiyet arıyor. Bir dönem düzen adına kapanıyor, sonra kapanmanın boğuculuğunda yeniden açıklık istiyor. Bir dönem akıl ve teknik adına mistik olanı dışlıyor, sonra mekanikleşmiş hayatın anlamsızlığında yeniden ruh arıyor. Bir dönem ideolojilerin şiddetinden kaçıyor, sonra müphemlik ve kayıtsızlık içinde yeniden kesinlik ihtiyacı duyuyor.
Bununla birlikte, her geri dönüş gerçekten geri dönüş olmayabilir; her yenilik de gerçekten ilerleme olmayabilir. Bir hareketin tarihî misyonu, hangi hafızayla geri döndüğüne, hangi tecrübeyi taşıdığına ve karşıtından ne öğrendiğine bağlıdır. İnsanlık, her seferinde yeniden seçim yapmak, yeniden yaratmak, yeniden hatırlamak zorundadır.



