Diyalektiğin Üç Aşaması (2): Materyalist Diyalektik
- Selim Gürselgil
- 8 Oca
- 7 dakikada okunur

Hegel’de şuurun kaynağının belirsiz olması, materyalist düşünceye bir tür cesaret aşılamıştır. Hegel’in o etkileyici diyalektiğinin en önemli noktası, yani geist, bir karanlıktan başlıyor ve muazzam bir daire hareketi çizdikten sonra yeniden karanlığa dönüyordu. Karanlığa “Tanrı” adını vermek ve böylece şuurun kaynağını aydınlatmak kendilerine giran gelen materyalistler, bu kaynağı maddede bulmakta zorlanmadılar. Hegel’in o etkileyici diyalektiğini derhal çekip aldılar, kendi deyimleriyle tersyüz ettiler:
Nitekim Marksizmin kurucularından Engels, 1878’de yayınlanan Anti-Dühring’de bundan şöyle söz eder:
“Hegel sistemi kendi içinde dev bir başarısızlık oldu – ama kendi türünde son başarısızlık. Bu sistem, bir iç çelişki, iyileşmez bir iç çelişki yüzünden zorda kalıyordu: bir yandan peşin fikir halinde şu tarih kavrayışına sahipti: insanlık tarihi, tabiatı gereği, mümkün çözümünü mutlak bir doğrunun ortaya çıkarılışında gören bir evrimdir; öte yandan kendisinin tam tamına bu mutlak doğrunun özü olduğunu ileri sürüyordu. Her şeyi kucaklayan ve her şeye çözüm getiren bir tabiat ve tarih sistemi, diyalektiğin temel yasalarıyla çelişiktir.” (1)cEngels’in hakkı vardı: Mutlak –eğer her şeyden önce yoksa, ki materyalistler olduğuna inanmıyordu– beşerî çaba ile kurulamaz. Dolayısiyle Mutlak’ı izleyen ve gerçekliğini ondan alan –Engels’in deyimiyle “kucaklayan”- bir diyalektikten söz edilemez. Bu anlamda Mutlaklık diyalektiğin tabiatına aykırıdır; çünkü Mutlak, zihnî çaba ile (noksan’la) kurulamaz.
Marx ve Engels, çağdaş diyalektiği Hegel’in kurduğu şekliyle benimsiyorlardı. Fakat bu diyalektiğin Hegel’in felsefesinde mânâsız ve saçma olduğunu düşünüyorlardı. Nitekim Marx, ünlü eseri Das Kapital’in 1892 yılında yayınlanan ikinci baskısının “sonsöz”ünde bundan şöyle bahsediyordu:
Benim diyalektik yöntemim, Hegelci yöntemden yalnızca farklı değil, onun tam karşıtıdır da. Hegel için insan beyninin ömrü, yani düşünme süreci -Hegel bunu "Fikir" (Idea) adı altında bağımsız bir özneye dönüştürür- gerçek dünyanın yaratıcısı ve mimarı olup, gerçek dünya, yalnızca "Fikir"in haricî ve hadisevî (phenomenal) biçimidir. Benim için ise tersine, fikir, maddî dünyanın insan aklında yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir. (…) Hegel'de diyalektik başaşağı duruyor. Mistik kabuk içerisindeki makul özü bulmak istiyorsanız, onun yeniden ayakları üzerine oturtulması gerekir.” (2)
Böylece Hegel’in “geist” adını verdiği “konuşmayan Mutlaklık”, Marx ve Engels’te maddeye dönüştü. Onlar bütün insan şuurunun maddeden çıktığını düşündüler. Buradan hareketle, Marksizmin ilk doktrini olan ve ağırlıklı olarak Engels tarafından oluşturulduğu düşünülen “diyalektik materyalizm”i kurdular. Bu doktrinin yasaları, yine Hegel tarafından belirlenmiş ve Marksistler tarafından da “diyalektiğin cihanşümul yasaları” olarak kabullenilmiş şekliyle şunlardı:
a) Karşıtların birliği ve mücadelesi yasası,
b) Nicelik değişmelerinin nitelik değişmelerine dönüşmesi yasası,
c) Olumsuzluğun olumsuzlanması yasası. (3)
Daha sonraları Joseph Stalin, bu yasalardan –dört madde halinde- şöyle söz edecektir:
a) Diyalektik, metafiziğin tersine, tabiata, rastgele toplanmış, birbirleriyle ilişkisiz, birbirlerinden bağımsız, ayrı şeyler, ayrı olaylar gözüyle değil maddelerin ve olayların birbirleriyle organik olarak ilişkili bulunduğu, birbirlerine dayandığı ve birbirleriyle belirlendiği tam ve bağımlı bir bütün gözüyle bakar.
b) Diyalektik, metafiziğin tersine, tabiatın, durgunluk ve hareketsizlik, durağanlık ve değişmezlik halinde olmadığını, hep bir şeylerin doğduğu ve geliştiğini, bazı şeylerin de parçalanıp öldüğünü, sürekli bir hareket ve değişme, sürekli bir yenilenme ve gelişme halinde olduğunu kabul eder.
c) Diyalektik, metafiziğin tersine, gelişme sürecini, kemmî değişmelerin keyfî değişmelere yol açmadığı basit bir büyüme süreci gözüyle görmez; gelişmeyi, önemsiz ve belirsiz kemmî değişmelerden, açık, temel keyfî değişmelere geçilen ve bu keyfî değişmelerin, yavaş yavaş değil de, bir sıçrayış biçiminde, bir durumdan ötekine kesin ve hızlı olarak gerçekleştiği bir süreç olarak kabul eder. Buna göre, keyfî değişmeler, rastgele değil, görünmeyen ve yavaş yavaş oluşan keyfî değişmelerin, doğal sonuçları olarak ortaya çıkarlar.
d) Diyalektik, metafiziğin tersine, tabiattaki her şeyin ve her olayın yapısında iç çelişkilerin varlığını kabul eder. Çünkü hepsinin olumlu ve olumsuz yanları, bir geçmişi ve bir geleceği, ölen bir yanı ve gelişen bir yanı vardır. İşte bu karşıtlar arasındaki mücadele, yeniyle eski arasındaki, ölenle doğan arasındaki, yitip gidenle gelişen arasındaki mücadele, gelişme sürecinin iç kapsamını, yani kemmî değişmelerin keyfî değişmelere dönüşmesi biçiminde beliren iç kapsamını, oluşturur.
İşte, Marksist diyalektik yöntemin temel nitelikleri kısaca bunlardır. (4)
Her maddenin başına “metafiziğin tersine” ibaresinin eklenmiş olmasından da anlaşılacağı gibi, Marksistler, hakikî diyalektiğin, metafiziğe tam zıd biçimde, manevî bir ilkeden veya aklın kendisinden değil, maddeden çıkarılması gerektiğini düşünüyorlardı. Hegel, metafizikten gelmiş olsa bile, maddeden çıkarılması gereken şuuru materyalistlerin yerine çıkarmış ve görevini tamamlamıştı. Artık onun yerine, onun yasalarıyla “diyalektik materyalizm” geçerli olmalıydı.
Stalin’e anlatmak belki mümkün değildi ama, onun burada bir devlet felsefesi olarak savunduğu diyalektik materyalist dünya görüşü, Avrupalı aydınlar tarafından çürütüleli bir hayli zaman oluyordu. Üstelik, Engels’in “Tabiat Diyalektiği” (5) adını verdiği bu dünya görüşünün tabiata uygulanmış biçimine isyan, bizzat Marksizm içinden geliyordu. 1923’te Lucacs’tan başlayarak, Sartre başta olmak üzere, hemen hemen bütün Batılı marksistler. (6) (7)
Bu isyanın mânâsı hakkında Şafak Ural’ın –daha önce atıf yaptığımız- fevkalâde dikkat çekici bir makalesi vardır. Muhakkak bütünü incelenmesi gereken bu makaleden küçük bir iktibasla yetiniyoruz:
Her nesnenin özünde tez ve antitez durumunda başka nesnelerin bulunduğu görüşü de doğru olamaz. Mesela gün için gece ve gündüzü tez ve antitez olarak kabul edelim. Bu sefer gece için de yine başka bir müşahhas nesnenin tez ve antitez olarak bulunması gerekir. Eğer tez ve antitez başlangıçta kabul edildiği gibi birer nesne olarak görülürse, geceyi oluşturan tez ve antitezin yine birer müşahhas nesne olarak tez ve antitezden, onların da yine başka tez ve antitezden meydana gelmesi gerekir. Bugüne kadar hiç kimsenin gecenin ne olduğunu anlamak için onu meydana getiren ve özünü oluşturan tez ve antitezini, bu tezin ve antitezinin yine özü durumundaki başka bir tez ve antitezini araştırdığı söylenemez. Ayrıca bir süreç veya hareketin meydana gelebilmesi için de her zaman tez ve antitezin varlığından söz edilemez. Mesela elektromanyetik kuvvetlerde artı ve eksi yükleri karşıt veya çelişik elemanlar (yani tez ve antitez) olarak kabul edelim. Fakat gravitasyon kuvvetinde karşıt veya çelişik elemanlardan söz edemeyiz. Bu durumda her nesnenin veya her sürecin mutlaka tez ve antitezden oluştuğunu söylemek imkânı da ortadan kalkmış olmaktadır. (8)
Öte yandan, Norveç dilinde yazılmış olan bir felsefe tarihinde, sözkonusu diyalektik materyalizmin tarih sahasında izinin sürülmesi hakkında spesifik bir değerlendirme yer alır:
Diyalektiği daha anlaşılır kılmak için Marx’ın yabancılaşma (‘Entremdung’) teorisini kısaca işleyeceğiz. Bu, Marx’ın Hegel’in yoğun etkisi altında olduğu ilk eserlerinde karşımıza çıkan bir teoridir. Marx, bu konuda ilhamını sol kanat Hegelcilerinden biri olan Ludwig Feuerbach’tan (1804-1872) almıştır. Feuerbach, kendi din eleştirisinde aşağıdaki diyalektik düşünce çizgisini takip eder:
1 – İlk başta insanlar masum ve kendileriyle uyum içinde yaşamaktaydılar.
2 – Daha sonra insanlar Tanrı’nın bir suretini yaptılar, ancak bu Tanrının insan eliyle yapılmış olduğunu farketmediler. Bu Tanrıyı kendilerinden farklı bir şey olarak, korku salan ve cezalandıran bir güç olarak algıladılar. Ancak gerçekte Feuerbach’a göre, bu Tanrı insanî vasıfların haricî bir ifadesiydi: Tanrı insanları değil, insanlar Tanrı’yı yaratmıştı. Artık insanlar kendileri olarak gördükleri şey ve gerçekte kendilerinin bir dışavurumu olan ancak haricî bir güç olarak algıladıkları şey arasında bölünmüşlerdir: Bu ikilem yabancılaşmadır. Bu durumda insanlar kendilerine ait olan kimi parçalarına yabancıdırlar. Bu yabancılaşmış durumda, Tanrı’yı bağımsız bir güç ve kendilerini de güçsüz olarak algıladılar. Artık kendi başlarına yarattıkları bir Tanrı suretine mahkûm olmuşlardır. Kendi imal ettikleri bir şey tarafından baskı altına alınmışlardır.
3 – Bu acınası yabancılaşmanın üstesinden gelebilmek için insanlar şu bağlantının farkına varmalıdırlar: Haricî bir güç olarak algıladıkları bu Tanrı, aslında bir insan ürünü yani kendilerinin bir parçasıdır. (9)
Ne var ki, “insanın bu acınası yabancılaşmanın üstesinden gelebilmesi” Feuerbach’a göründüğü kadar basit bir şey değildi. Sadece dine saldırmak veya din eleştirisiyle, insan kendisine yabancılaşmaktan kurtarılıp “ilk masumiyet”ine döndürülemezdi. Zira insanın “ilk masumiyetinden” ayrılmasıyla –misâlen- sadece Tanrı düşüncesi değil, bütün bir medeniyet doğmuştu.
Nitekim, Marksizmin yine ünlü ideologlarından Henri Lefebvre, Marx’ın Feuerbach’ın düşünceleri konusundaki görüşlerini açıklarken şöyle der:
Feuerbach, dinin, din dışı dünyanın bir yabancılaşması olduğunu gösterir. Peki ama, bu dünyanın yarılıp da binbir parçaya ayrılmasına sebep olan nedir öyleyse? Demek ki bu dünya da bizzat kendi içinde bölünmüş, parçalanmıştır ve kendi kendisinin bilincinde değildir. Feuerbach yabancılaşmayı, tarihî bir biçimde, insan türünün hayatından yola çıkarak açıklamaz. Onun gözünde dinî hissiyat, tecrid edilmiş, türünden kopuk bir bireyin düştüğü bir nevi sabit, engellenemez hatadır. Dinî hissiyatı, belirlenmiş bir sosyal ürün olarak görmez. Dolayısıyla onun hümanizmi, çağdaş toplumdaki tecrid edilmiş bireylere yönelik tefekkürden ibarettir. Oysa ki bu toplum da, aşılması gereken bir yabancılaşmadır. Dünyaya dair yorumlarımızı çeşitlendirmek yerine dünyayı dönüştürmek gerekir. (10)
Rousseau’nun dikkat çektiği gibi, “mülkiyet” de bu safhada ortaya çıkmış, mülkiyet karşısında sosyal sınıflar oluşmuş, efendilik ve kölelik müesseseleri meydana gelmişti. (11) Bu düşünceden hareketle Marx, diyalektik materyalizmin yanında, sisteminin asıl güçlü doktrini olan “tarihî materyalizm”i oluşturdu ve “diyalektiğin cihanşümul yasaları”nı insanlık tarihine uyguladı.
Marx, tıpkı Feuerbach ve Rousseau gibi, insanlık tarihinin ilk döneminde bir “ilk masumiyet – yeryüzü cenneti” olduğuna inandı ve buna “ilkel komünizm – ilkel komünal hayat” adını verdi. Bu dönemde insanların, tanrısız olduğu gibi mülkiyetsiz, her şeyleri müşterek (komünal) bir hayat yaşadıklarını ve mutlu olduklarını, dolayısiyle insanları yabancılaşmaktan kurtarmanın yolunun yeniden bu mülkiyetsiz, aralarında her şeyin müşterek olduğu hayata dönmekten geçtiğini düşündü. (Bundan dolayı tarihî materyalizm, “komünizm-müşterekçilik” adıyla meşhur olacaktır.) (12)
Marx’a göre meselenin kaynağı “Tanrı” değil, “mülkiyet”ti; Tanrıyı da mülkiyet yaratmıştı ve Tanrı, mülkiyetin tarih içinde aldığı biçimlere göre kılıktan kılığa giriyor, daima efendilerin kölelere tahakküm aracı olarak kullanılıyordu. Bu itibarla Marx, tarihi sosyal sınıfların bir mücadelesi (sınıf mücadelesi) olarak anlayacaktı.
Şuur nasıl maddeden çıkıyorsa, ideoloji, bütün manevî değerler ve sosyal kurumlar da aynı şekilde mülkiyetten, yani üretim ilişkilerinin belirlediği üretim araçlarına dair malikiyetten doğuyordu. Tabiatta olduğu gibi tarihte de –Hegel’in “geist”inin yerini alan- maddî bir gerçeklik ilerliyor ve insanların duygularını, düşüncelerini, değerlerini, bilinçlerini belirliyordu. (13)
İlkel komünizmden sonra feodalite, ondan sonra da burjuvazi dönemi doğmuştu. İçinde yaşanılan dönem, burjuvazinin tahakküm dönemiydi. Bu dönemde mülkiyet artık sermaye (kapital) olmuştu ve insanları sömürmenin daha gelişmiş bir aracına sahipti. Marx, burjuva sınıfının dışında kalan geniş yığınlara ise “proleterya” adını veriyor, burjuvalarla proleterler arasındaki sınıf mücadelesinin proleterlerin galibiyetiyle sonuçlanmasını tarihî bir zorunluluk (determinizm) olarak ilan ediyor ve böylece “komünizm” safhasına geçileceğini söylüyordu. (14)
Hadiseler, Marx’ın zorunluluk atfettiği bu “tarih diyalektiği”ni doğrulamayınca, Marksizmin çözülmesi başladı.
MEHAZLAR
(1) Friedrich Engels, Anti-Dühring: Bay Eugene Dühring Bilimi Altüst Ediyor, 3. bs, try, yy, Eriş Yayınları, 2003.
(2) Karl Marx, Kapital, s.26-7, Alaattin Bilgi, 10. bs, Sol Yayınları, İstanbul, 2011.
(3) Ahmet Cevizci, Paradigma Felsefe Sözlüğü, s.266, 4. bs, İstanbul, Paradigma Yayınları, Eylül 2000.
(4) Josef Stalin, “Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm”, Leninizmin Sorunları, s.651-684, trc. Muzaffer Erdost, İstanbul, Sol Yayınları, 1992.
(5) Friedrich Engels, Doğanın Diyalektiği, trc. Arif Gelen, Ankara, Sol Yayınları, Mayıs 2002.
(6) György Lucacs, Tarih ve Sınıf Bilinci, trc. Yılmaz Öner, 3. bs, İstanbul, Belge Yayınları, 2014.
(7) Bertell Ollman, Tony Smith, Yeni Yüzyılda Diyalektik, trc. Şükrü Alpagut, İstanbul, Yordam Kitap, 2013.
(8) Şafak Ural, "Diyalektik Düşünce ve Mantık", Felsefe Arkivi, sa. 28, s.11, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Yayınevi, 1991.
(9) Gunnar Skirbekk, Nils Gilje, Antik Yunan’dan Modern Döneme Felsefe Tarihi, s.413, trc. Emrullah Akbaş, Şule Mutlu, İstanbul, Üniversite Kitabevi, ty.
(10) Henri Lefebvre, Diyalektik Materyalizm, s.45, trc. Barış Yıldırım, İstanbul, Kanat Kitap, 2006.
(11) Jean-Jacques Rousseau, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı, , trc. Rasih Nuri İleri, 17. bs, İstanbul, Say Yayınları, 2020
(12) Selâhattin Hilâv, Diyalektik Düşüncenin Tarihi, s.160, 2.bs, İstanbul, Sosyal Yayınları, 1993.
(13) Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, s.400, 11. bs, İstanbul, Remzi Kitabevi, Şubat 1999.
(14) August Thalheimer, Diyalektik Materyalizme Giriş,trc. Sevinç Altın Çekiç, 3. bs, İstanbul, Yordam Kitap, 2013.
_edited.jpg)


