top of page

Göbeklitepe Tarih Anlayışını Nasıl Değiştirdi?

Güncelleme tarihi: 28 Ara 2025

göbeklitepe tarih anlayışı

Şanlıurfa sınırları içerisinde yer alan ve ilk olarak 1963 yılında tespit edilmesine rağmen gerçek önemi 1994 yılından sonra anlaşılan Göbeklitepe, arkeoloji biliminin en sarsıcı keşiflerinden biri olarak kabul edilmektedir. MÖ 10. binyılın ortalarına (yaklaşık MÖ 9600-9500) tarihlenen bu abidevi kompleks, insanlık tarihine dair yerleşik kronolojileri ve sosyo-kültürel evrim teorilerini kökten sarsmıştır. Bu makale, Göbeklitepe'nin keşfinin, Gordon Childe'ın "Neolitik Devrim" olarak adlandırdığı yerleşik yaşama geçiş sürecine dair klasik materyalist açıklamaları nasıl geçersiz kıldığını detaylı bir şekilde analiz edecektir. Özellikle Klaus Schmidt döneminde hâkim olan "saf tapınak" görüşü ile Dr. Lee Clare liderliğindeki güncel kazıların ortaya koyduğu "yerleşim ve ritüel birlikteliği" hipotezleri karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır.


Bulgular, karmaşık sembolizmin, organize dinin ve abidevi mimarinin, tarımdan ve tam yerleşik hayattan önce geliştiğini; hatta tarımın, bu ibadet merkezlerinin yarattığı sosyal organizasyon ve beslenme ihtiyacının bir sonucu olarak ortaya çıktığını göstermektedir. Bu bağlamda Göbeklitepe, medeniyetin şafağında "önce karın doyurma, sonra inanç" paradigmasını, "önce inanç ve sosyal birliktelik, sonra üretim" şeklinde tersine çevirmiştir.

Epistemolojik Bir Kırılma Noktası Olarak Göbeklitepe

İnsanlık tarihinin en önemli dönemeçlerinden biri olan Neolitik Dönem, uzun yıllar boyunca Bereketli Hilal'in güney kanadına odaklanan çalışmalarla tanımlanmıştır. Güneydoğu Anadolu Bölgesi, bu büyük anlatının çeperinde görülmekteydi. 1963 yılında İstanbul Üniversitesi ve Chicago Üniversitesi işbirliğiyle Halet Çambel ve Robert Braidwood yönetiminde yürütülen "Güneydoğu Anadolu Tarihöncesi Araştırmaları Karma Projesi", bölgenin potansiyelini belgelemek amacıyla geniş çaplı bir yüzey araştırması başlatmıştır.


Bu taramalar sırasında, bugün Göbeklitepe olarak bilinen mevkide, yüzeyde yoğun çakmaktaşı döküntüleri ve kireçtaşı blokları tespit edilmiş, alan "V52" koduyla envantere işlenmiştir. Ancak, yüzeyde görülen işlenmiş taşların bir kısmı Bizans dönemine ait mezar kalıntıları veya bir askeri gözetleme noktası olarak yorumlanmış; tepenin üzerindeki kırmızı topraklı yapay dolgu tam olarak anlaşılamamıştır. Bu "ıskalama", arkeoloji tarihinde sıkça rastlanan, mevcut paradigmanın gözlemcinin algısını sınırlaması durumuna tipik bir örnektir. Araştırmacılar, avcı-toplayıcı bir toplumun bu denli büyük mimari kalıntılar bırakabileceğine ihtimal vermediklerinden, bulguları daha geç dönemlere atfetme eğilimine girmişlerdir.


1994 yılında, Alman Arkeoloji Enstitüsü'nden (DAI) Klaus Schmidt, bölgedeki Nevali Çori kazılarında edindiği deneyimle, V52 olarak kodlanan alanı tekrar ziyaret etmiştir. Schmidt, Nevali Çori'de karşılaştığı T-biçimli dikilitaşların benzerlerini Göbeklitepe yüzeyinde fark ettiğinde, buranın sıradan bir mezarlık olmadığını anlamıştır. Yüzeydeki yoğun çakmaktaşı aletler, alanın "Çanak Çömleksiz Neolitik" dönemine ait olduğunu haykırmaktaydı. Schmidt, bu keşfi "kendi elinizle tarih öncesine dokunmak" olarak tanımlamış ve buranın, insanlığın avcı-toplayıcılıktan yerleşik hayata geçiş sürecindeki "kayıp halka" olduğunu öngörmüştür.


İlk kazma vurulduğunda, toprağın altından çıkanlar sadece taş bloklar değil, aynı zamanda 20. yüzyıl arkeolojisinin üzerine inşa edildiği teorik temelleri sarsacak verilerdi. Schmidt, alanı "dünyanın ilk tapınağı" olarak tanımlayarak, medeniyetin kökeni tartışmalarını Mezopotamya'nın güneyinden (Sümer) ve Levant'tan alıp, Yukarı Mezopotamya'ya, yani Urfa platosuna taşımıştır.


MÖ 10. binyılda, "Younger Dryas” soğuk döneminin ardından gelen ısınma ile birlikte, bölge bugünkünden çok daha farklı bir ekolojik yapıya sahipti. Step bitki örtüsünün yanı sıra, fıstık, badem ve meşe ağaçlarından oluşan koruluklar, yabani tahıl tarlaları (einkorn, emmer) ve zengin su kaynakları mevcuttu. Bu verimli çevre, "Bereketli Hilal"in kalbinde yer alıyordu ve ceylan (Gazella subgutturosa), yaban sığırı (aurochs), yaban eşeği (onager) ve yaban domuzu gibi büyük memelilerin göç yolları üzerindeydi. Bu biyolojik çeşitlilik, Göbeklitepe'yi inşa eden avcı-toplayıcı toplulukların (kompleks avcı-toplayıcılar) besin ihtiyacını karşılayabilmesi için kritik bir öneme sahipti.

Paradigma Değişimi: Gordon Childe'dan Günümüze Neolitik Teoriler

Göbeklitepe'nin keşfinin en büyük etkisi, materyalist tarih yazımının lineer gelişim şemasını kırmasıdır. Vere Gordon Childe tarafından 1920'lerde ve 30'larda geliştirilen "Neolitik Devrim" kavramı, insanlık tarihindeki en büyük kırılmayı tanımlamak için kullanılmıştır. Childe'ın "Vaha Teorisi"ne ve sonraki türevlerine göre, buzul çağının sona ermesiyle kuraklaşan iklim, insanları ve hayvanları su kaynakları (vahalar) etrafında toplanmaya zorlamıştı. Bu zorunlu yakınlık, insanların bitkileri ve hayvanları tanımasına, onları kontrol altına almasına (evcilleştirme) yol açmıştı. Tarlaların başında beklemek zorunda kalan insan, göçebeliği bırakıp yerleşik köyler kurmuştu. Tarım üretiminin fazlası, nüfus artışını ve çalışmak zorunda olmayan bir sınıfın (rahipler, yöneticiler, zanaatkarlar) doğuşunu sağlamıştı. Din, abidevi mimari, sanat ve yazı, ancak bu ekonomik altyapı (tarım) sağlandıktan sonra gelişebilirdi. Bu modele göre, avcı-toplayıcılar "karnını doyurmakla meşgul", basit, eşitlikçi ve büyük çaplı organizasyonlardan yoksun topluluklardı. Onların devasa tapınaklar inşa etmesi, ekonomik ve sosyal açıdan "imkânsız" kabul ediliyordu.


Göbeklitepe kazıları, bu sıralamayı tersyüz etmiştir. Ortaya çıkan üçüncü tabaka yapıları, tarımın tam anlamıyla yerleşmesinden ve çanak çömlek kullanımından önceki bir döneme (PPNA) tarihlenmektedir. Bu bulgular, Fransız arkeolog Jacques Cauvin'in Tanrıların Doğuşu (The Birth of the Gods) eserinde öne sürdüğü tezi doğrulamıştır. Cauvin, Neolitikleşmenin ekonomik değil, zihinsel ve psikolojik bir devrim (psycho-cultural revolution) olduğunu savunmuştur. Dolayısıyla insan, doğayı kontrol etmeye başlamadan önce, zihninde ilahi varlıklar ve sembolik bir evren yaratmış, bu yeni "kozmoloji" onu doğaya hükmetmeye (tarım) itmiştir. İnsanlar, tarım yaptıkları için tapınak inşa etmemiş; tapınak inşa etmek ve burada toplanmak için tarımı icat etmek zorunda kalmışlardır. Göbeklitepe, ekonomik refahın bir sonucu değil, sosyal ve ritüel ihtiyacın bir ürünüdür.


Göbeklitepe'nin inşası, yüzlerce, belki de binlerce insanın koordinasyonunu gerektirir. 10-20 tonluk sütunların taş ocağından çıkarılması, taşınması (tekerlek ve yük hayvanı olmadan) ve dikilmesi, basit bir klan yapısıyla açıklanamaz. Bu durum, Neolitik öncesi toplumlarda bile belirli bir sosyal hiyerarşinin, işbölümünün ve uzmanlaşmanın (taş ustaları, şamanlar/liderler) varlığını kanıtlar. Bu toplumlara literatürde artık "Karmaşık Avcı-Toplayıcılar" denmektedir. Göbeklitepe, bu toplulukların mevsimine göre bir araya geldiği, genetik ve kültürel alışverişte bulunduğu, sosyal gerilimlerin ritüellerle çözüldüğü bir "merkez" işlevi görmüştür.

Göbeklitepe Bir "Tapınak" mı, Yoksa "Ev" mi? 

Göbeklitepe'nin fonksiyonu üzerine yürütülen tartışmalar, arkeolojik verilerin yorumlanmasındaki değişimi gözler önüne serer.


Klaus Schmidt, kazıların ilk yıllarında Göbeklitepe'yi "dağdaki tapınak" olarak tanımlamıştır. Ona göre burası, insanların sadece ritüel için geldiği, ibadet edip şölen düzenledikten sonra terk ettiği, daimî yerleşimin olmadığı (non-residential) bir alandı.


Klaus Schmidt'in vefatından sonra kazı başkanlığını devralan Dr. Lee Clare ve ekibi, son yıllarda yaptıkları detaylı analizlerle "saf tapınak" görüşünü revize etmişlerdir. Clare, Göbeklitepe'nin sadece bir tapınak değil, aynı zamanda yoğun bir yerleşim yeri olduğunu savunan güçlü kanıtlar sunmuştur. Alanda yapılan araştırmalar, yağmur sularını toplamak için anakayaya oyulmuş devasa sarnıçlar ve kanallar sistemini ortaya çıkarmıştır. Bu, su sorununun teknolojik olarak çözüldüğünü ve kalıcı yerleşimin mümkün olduğunu gösterir. Alanda bulunan binlerce öğütme taşı (grinding stone), havan ve el taşı, sadece ritüel şölenleri için değil, günlük gıda işleme faaliyetleri için de kullanılmıştır. Bulunan taş aletlerin tipolojisi, bunların sadece ritüel amaçlı değil, deri işleme, ahşap yontma gibi günlük işlerde de kullanıldığını göstermektedir. Bu yeni paradigma, Göbeklitepe'yi "ıssız bir tapınak"tan, ritüel ve günlük yaşamın iç içe geçtiği, kalabalık ve canlı bir "proto-kent" veya "merkezi yerleşim" statüsüne taşımaktadır.

İkonografi ve Sembolizm: Neolitik Kozmoloji

Göbeklitepe'nin T-sütunları üzerindeki kabartmalar, Neolitik insanın korkularını, inançlarını ve doğayla olan ilişkisini yansıtan eşsiz bir kütüphanedir.


Merkezi T-sütunların insan formunda olduğu tartışmasızdır. Merkez sütunlarda, gövdenin yan tarafında kollar, karın bölgesinde birleşen eller, kemer ve peştamal (tilki postu) kabartmaları açıkça görülür. Ancak bu figürlerin yüzleri yoktur. Yüzün olmaması, bu figürlerin belirli bir bireyden ziyade, soyut bir kavramı, bir "ata ruhunu" veya insanüstü bir varlığı temsil ettiğini düşündürür. Bu, tanrı kavramının ilk somutlaşmış hallerinden biri olabilir. Merkezdeki devasa "insanlar" ile onları çevreleyen daha küçük ve duvara gömülü "insanlar" (çevre sütunları), toplumdaki veya ruhlar alemindeki hiyerarşiyi yansıtır. Merkezdekiler liderler veya tanrılar, etraftakiler ise izleyiciler veya daha düşük statülü ruhlardır.


Sütunlar üzerindeki hayvan tasvirleri çeşitlilik gösterir: Yılan, tilki, yaban domuzu, turna, akbaba, örümcek, akrep, aslan, yaban eşeği ve çeşitli sürüngenler. Betimlenen hayvanların neredeyse tamamı (tilkiler, domuzlar, aslanlar) saldırı pozisyonunda, dişlerini göstermiş veya ereksiyon halindeki penisleriyle (erkek) tasvir edilmiştir. Bu, alanın barışçıl bir doğa tapınağı değil, korkutucu, eril ve güçlü bir ritüel alanı olduğunu gösterir. Dişi figürlerin yokluğu, ataerkil bir sosyal yapının ipuçlarını verir. Farklı yapılarda farklı hayvanların baskın olması (A Yapısı: Yılan, B Yapısı: Tilki, C Yapısı: Yaban Domuzu, D Yapısı: Kuşlar/Yılanlar), bu yapıların farklı klanlar veya gruplar tarafından inşa edildiğini ve o hayvanların klan totemleri olduğunu düşündürür. Yılanlar ve kuşlar, şamanik ritüellerde dünyalar arası (yeraltı-yeryüzü-gökyüzü) geçişi sağlayan rehber hayvanlar olarak bilinir. Sütunların üzerindeki karmaşık kompozisyonlar, şamanik trans hallerini veya mitolojik hikayeleri anlatıyor olabilir.


D Yapısı'ndaki 43 numaralı sütun, alanın en yoğun sembolizmine sahip eseridir. Sol tarafta bir akbaba, kanadının ucunda bir daire, aşağıda başsız bir insan figürü, akrep ve çeşitli geometrik şekiller (H harfi, çanta motifleri) yer alır. En kabul gören arkeolojik yorum, bu sahnenin Neolitik ölü gömme adetlerini anlattığı yönündedir. Akbabalar, ölülerin etlerini yiyerek ruhlarını gökyüzüne taşıyan araçlar olarak görülür. Başsız insan figürü, cesetlerin akbabalara sunulmasını (excarnation) veya kafatası kültü uygulamalarını simgeler. Çatalhöyük duvar resimlerindeki akbaba sahneleriyle büyük benzerlik gösterir.

Materyalist Tarih Anlatısının Çöküşü

Materyalist tarih anlayışı (Tarihsel Materyalizm), insanlık tarihindeki büyük değişimlerin temel itici gücünün ekonomik koşullar ve üretim biçimleri (altyapı) olduğunu savunur. Buna göre din, sanat, felsefe ve devlet gibi kurumlar (üstyapı), ancak ekonomik temel (tarım ve artı ürün) sağlandıktan sonra gelişebilir.


Klasik görüşe göre; insanlar önce tarımı keşfetmeli (ekonomik devrim), karnını doyurmalı, yerleşik hayata geçmeli ve ancak bu "maddi" güvence sağlandıktan sonra tapınak inşa edip karmaşık bir din (kültürel devrim) geliştirmeliydi. Ancak Göbeklitepe verileri, bu devasa anıtsal yapıların tarım ve hayvancılık henüz başlamadan, yani "ekonomik altyapı" oluşmadan önce inşa edildiğini kanıtlamıştır. Bu durum, inanç sisteminin ve ideolojinin (üstyapı), ekonomik üretimden önce geldiğini ve hatta ekonomik değişimi tetikleyen asıl güç olduğunu göstermektedir.


Materyalist bakış açısı, avcı-toplayıcı insanı öncelikle "hayatta kalma" (mide) odaklı, pragmatik bir canlı olarak tanımlıyordu. Ancak Göbeklitepe, bu insanların hayatta kalma mücadelesinin ötesinde, muazzam bir iş gücü ve kaynak ayırarak soyut inançları için "kutsal alanlar" yarattığını gösterdi. Fransız arkeolog Jacques Cauvin'in ifadesiyle, tarım devriminden önce bir "Semboller Devrimi" yaşanmıştır; yani insan önce zihinsel dünyasını ve inancını değiştirmiş, bu değişim onu maddi dünyayı (doğayı) değiştirmeye itmiştir.


Göbeklitepe, ekonominin dini yarattığı tezinin yerine, dinin ekonomiyi yarattığı tezini koymuştur. Brian Hayden gibi araştırmacıların öne sürdüğü "Şölen Teorisi"ne göre; bu tapınakları inşa etmek için toplanan kalabalık iş gücünü beslemek ve ritüel şölenlerinde sunulan birayı (fermente tahıl içecekleri) üretmek zorunluluğu, insanları yabani tahılları kültüre almaya zorlamıştır. Yani tarım, açlıktan değil, ritüel ihtiyaçları karşılama arzusundan doğmuştur.


Sonuç olarak Göbeklitepe, tarihi sadece "mide ve ekonomi" üzerinden okuyan katı materyalist yaklaşımı zayıflatmış; insan bilincinin, inancının ve sosyolojisinin tarihin akışını değiştirmede en az maddi koşullar kadar, hatta bazen onlardan daha belirleyici olduğunu ortaya koymuştur.

Sonuç: İnsanlığın Şafağına Yeni Bir Bakış

Göbeklitepe'nin keşfi, arkeolojik bir buluşun ötesinde, insanın kendi geçmişine dair kurguladığı hikâyenin yeniden yazılmasıdır. Bu keşif şu temel gerçekleri değiştirmiştir:


1. Göbeklitepe'den önceki hâkim tarih görüşü (Neolitik Devrim Teorisi) şuydu: “İnsanlar önce tarımı keşfetti, sonra yerleşik hayata geçti, karınları doyunca ve boş vakitleri kalınca da dini-sanatı oluşturdu.” Yani inanç, ekonomik refahın bir sonucuydu. Göbeklitepe bu sıralamayı tam tersine çevirdi. Kazılar, bu devasa tapınakları inşa edenlerin tarım yapmayan, çanak çömlek kullanmayan avcı-toplayıcılar olduğunu gösterdi. Bu durum şu radikal sonucu doğurdu: İnsanlar tarım yaptıkları için yerleşik hayata geçip tapınak kurmadılar; aksine, bir inanç veya ritüel etrafında bir araya geldikleri için bu kalabalığı doyurmak zorunda kaldılar ve bu ihtiyaç tarımın keşfini tetikledi. Dolayısıyla Göbeklitepe, tarımın "açlıktan ölmemek için" değil, "sosyal ve ritüel şölenleri sürdürebilmek için" icat edildiği tezini güçlendirmiştir. Maddi koşullar (ekonomi/tarım) değil, manevi ve sosyal ihtiyaçlar (inanç/ritüel) medeniyeti tetiklemiştir. İnsan, biyolojik hayatta kalma dürtüsünün ötesinde, anlam arayışı ve sosyal birliktelik arzusuyla dünyayı dönüştürmüştür.


2. 12.000 yıl önceki atalarımız, zihinsel ve estetik açıdan modern insandan farksızdır. Onlar "ilkel" değil, karmaşık semboller, hikayeler ve teknolojiler üreten sofistike bireylerdir. Eskiden avcı-toplayıcı atalarımızın sadece günübirlik hayatta kalmaya çalışan, ilkel, organize olamayan küçük gruplar olduğu düşünülürdü. Eski tarih anlayışı, Neolitik öncesi avcı-toplayıcı grupları küçük, eşitlikçi ve karmaşık organizasyonlardan yoksun topluluklar olarak tanımlardı. Göbeklitepe bu görüşü yıktı. Göbeklitepe'deki devasa T-biçimli sütunlar kanıtlamıştır ki, bu insanlar, tekerlek veya yük hayvanları olmadan tonlarca ağırlıktaki taşları taşıyabilecek mühendislik bilgisine sahipti. Yüzlerce insanı aynı anda çalıştıracak, onlara yemek ve su sağlayacak karmaşık bir sosyal organizasyon ve hiyerarşi kurmuşlardı. Sütunlar üzerindeki boğa, tilki, turna, yılan gibi kabartmalar, çok gelişmiş bir sembolik düşünce dünyasına ve sanat yeteneğine sahip olduklarını gösterdi.


3. Tarih, basitlikten karmaşıklığa doğru giden düz bir çizgi değildir. Göbeklitepe gibi erken dönemde zirveye ulaşan, sonra "küçülen" veya dönüşen (III. Tabakadan II. Tabakaya geçiş) döngüsel süreçler içerir. Tarihi sürekli "ilkelden gelişmişe" giden doğrusal bir merdiven gibi gören pozitivist tarih anlayışı, Göbeklitepe’nin katmanları (stratigrafisi) karşısında çaresiz kalmaktadır.

 

"Eski usullerle İslam’ın öğretilmesi devri artık bitti. Ümmî imanı kalmadı.

Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım… Allah’a giden yol sonsuz sayıdadır.

Resim, müzik, şiir, roman, mimari, tiyatro; sonsuz…

Bunlar arasından bir yol bulup o yolun dervişi olmaya bakın!"​​

Salih Mirzabeyoğlu

bottom of page