Agnostik Bilginin Gnostik Bilgiye Dönüşme Zorunluluğu
- Reha Kansu

- 25 Ara 2025
- 4 dakikada okunur
"Andolsun Zikir'den (Tevrat'tan) sonra Zebûr'da da: 'Yeryüzüne muhakkak benim salih kullarım vâris olacaktır' diye yazmıştık."
(Enbiya Suresi, 105)

İslam düşünce geleneğinde varlık, kendi başına kaim, bağımsız bir entite değil; Yaradan’ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği bir "ayetler mecmuası" (işaretler bütünü) olarak tanımlanır. Bu bağlamda insan, bu işaretleri okumak, anlamlandırmak ve "Marifetullah" adı verilen ruh ve idrak katına ulaşmakla mükellef bir "özne"dir. "Allah âlemi insan için, insanı ise Kendini bilmesi (Marifetullah) için yarattı." Bu kadim hakikat, varoluşun omurgasıdır. Ancak bugün insanlık tarihine baktığımızda, gökyüzünde garip bir trajedi asılı durmaktadır. Kâinatın sırlarını çözen anahtarlar, o sırların Sahibini tanımayanların elindedir. Teleskoplar, mikroskoplar ve parçacık hızlandırıcılar; "Nasıl?" sorusuna muazzam cevaplar verirken, “Niçin?" sorusu karşısında dilsizdir.
Tarihin bir döneminde, madde ve mana, fizik ve metafizik aynı potada eriyordu. Bilgi, marifetin basamağıydı. Ancak modernite sonrası dönemde, Aydınlanma ile birlikte, bilginin mahiyeti köklü bir dönüşüme uğramıştır. "Nasıl?" sorusuna odaklanan alet aklı, "Niçin?" sorusunu paranteze alarak, olgular dünyasını metafizik bağlamından koparmıştır. Bu kırılma, belki de en net ifadesini ünlü astronom Pierre-Simon Laplace'ın sözlerinde buldu. Napolyon, yazdığı gök mekaniği kitabında neden Tanrı'dan bahsetmediğini sorduğunda, Laplace o meşhur ve küstah cevabı verdi: "Sire, bu varsayıma ihtiyacım yoktu." Bugün gelinen noktada, insanlık tarihinin en büyük veri ve bilgi birikimine sahip olunmasına rağmen, bu birikimin işaret ettiği "Müessir" (Eser Sahibi) ile kurulan ilişki zayıflamıştır. Bu durum, ilahi hikmet ve adalet perspektifinden bakıldığında, giderilmesi gereken ontolojik bir çelişki olarak tezahür etmektedir.
Teolojik bir paradoks gibi görünen "marifet aracının inkârcıların elinde olması" durumu, aslında "Sünnetullah" (Allah'ın yasaları) çerçevesinde tutarlıdır. İslam kelamına göre Allah’ın iki tür yasası mevcuttur: Sıfat-ı Kelam’dan gelen "Teşrii Şeriat" (Dini hükümler) ve Sıfat-ı İrade’den gelen "Tekvini Şeriat" (Doğa yasaları). Batı medeniyetinin ve seküler aklın bugün bilimde hükümran olması, onların "Tekvini Şeriat"a (nedensellik, çalışma disiplini, gözlem metodu) riayet etmelerinin doğal bir sonucudur. Allah’ın "El-Adl" ve "El-Hakîm" isimleri, çalışana karşılığını vermeyi gerektirir. İnançsız bilim, Allah'ın "Tekvini Şeriatı"na (doğa yasalarına) müthiş bir sadakatle uymuştur. Allah da "Adl" isminin gereği olarak, bu emeğin karşılığını onlara vermiştir: Teknoloji, hakimiyet ve bilgi. Dolayısıyla, bugün bilginin inançsızların elinde olması bir gasp değil, kozmik yasalara itaatin dünyevi ödülüdür. Ancak bu durum, bilginin nihai sahibi oldukları anlamına gelmez; bilakis onlar, bilginin "madencileri" ve "işleyicileri" konumundadırlar. Eğer bütün bu bilgi birikimi, marifetullaha dönüşmeden dünya son bulursa; bu muazzam keşifler "hiçlik" kuyusuna atılmış olacaktır.
Bilimsel bilginin bugün inançsız veya agnostik bir paradigmanın elinde yükseliyor oluşu, bilginin "nötr" yapısıyla değil, ona yöneltilen bakış açısıyla (nazar) ilgilidir. Modern bilim, Allah’ın irade sıfatının tecellisi olan doğa yasalarını (Tekvini Şeriat) keşfetme konusunda muazzam bir başarı göstermiştir. Kuantum mekaniğinden genetiğe kadar uzanan bu keşifler, kainat kitabının "gramerini" çözmeyi sürdürmektedir. Ancak bu bilgi türü, doğası gereği nötrdür ve nihai anlamdan yoksundur. Bir şiirin veznini mükemmel analiz edip, şairini ve şiirin duygusunu inkar eden bir filolog gibi; agnostik bilim de kainatın matematiğini çözmüş fakat manasına yabancılaşmıştır. Bu yabancılaşma, bilginin hakikat değerini düşürmese de, onun "hidayet" fonksiyonunu işlevsiz kılmıştır.
Eğer kainat, insanın Allah'ı bilmesi için yaratılmışsa ve bilim bu bilmenin en temel aracıysa; bilimin ateizmin argümanı olarak kalıp, tarihin bu şekilde sonlanması, "Yaratılışın Gayesi"ne aykırıdır. Eğer tarih, bilimin agnostik (inkarcı/kayıtsız) ellerde kalmasıyla son bulursa; kainat "anlaşılmadan" kapatılmış bir kitap hükmüne geçer. Milyarlarca yıl süren kozmik evrim, hassas ayarlar ve biyolojik çeşitlilik, sadece "hayatta kalma mücadelesi" veren organizmaların tüketimine sunulmuş olur. İlahi hikmetin böyle bir israfa müsaade etmesi düşünülemez. Dolayısıyla, üretilen bu devasa "malumatın", yaratılış gayesine uygun bir "marifete" dönüşmesi, kozmik bir zorunluluktur. İlahi Hikmet, abes (boş ve gayesiz) iş yapmaktan münezzehtir. Eğer bu sırlar ve hikmetler keşfedilir ama Sahibine atfedilmezse, ontolojik bir "israf" söz konusu olur. Bir sanat eserinin mükemmelliğinin ortaya çıkarılıp, sanatkarının yok sayılması, o eserin varlık gayesini zedeler. Bu nedenle, insanlık tarihinin final sahnesinden önce, bilimin ürettiği tüm verilerin, "Tevhid" potasında eritilerek asıl sahibine takdim edilmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu, sadece bir "İslamlaşma" değil; epistemolojik bir "yerli yerine oturtma" hareketi olacaktır. Bilimsel verilerin marifete dönüşmediği bir evren, yarım kalmış bir cümle gibidir. İlahi irade, bu cümlenin tamamlanmasını murad edecektir.
Kuran-ı Kerim’deki "Yeryüzüne benim salih kullarım vâris olacaktır" (Enbiya, 105) vaadi, sadece politik bir egemenliği değil, epistemik bir hegemonya değişimini de işaret eder. Tarihî süreçte, inançsız aklın kainatın sırlarını deşifre etmesi, "hizmetkâr" statüsünde bir hazırlıktır. "İstidraç" sırrınca, onlar teknolojik altyapıyı ve bilgi envanterini hazırlamaktadırlar. Gelecekte (Ahir zaman perspektifinde), bu muazzam bilgi birikiminin Müslüman aklı tarafından devralınması ve "seküler tortularından" arındırılarak Marifetullah’a dönüştürülmesi gerekmektedir. Bu dönüşüm, bilimin verilerini reddederek değil, onları yeni bir paradigma ile yorumlayarak gerçekleşecektir. Tarih felsefesi açısından bakıldığında, seküler dünyanın bilimi geliştirmesi bir "hazırlık dönemi" olarak okunmalıdır. Allah, kainatın sırlarını ortaya çıkarma görevini -imtihan sırrı gereği ve çalışma yasalarına uydukları için- şimdilik inançsızlara vermiştir. Onlar, madeni kazıp cevheri çıkaran işçilerdir. Ancak cevheri işleyip tacına takacak olanlar "Vârisler"dir.
Sonuç olarak; insanlığın bugün ulaştığı bilgi seviyesi, Marifetullah için muazzam bir potansiyel barındırmaktadır. Ancak bu potansiyel, halihazırda "sahibini tanımayan" bir formdadır. Kıyamet kopmadan önce, bilimsel aklın ürettiği tüm argümanların, İslam'ın manevi hakikatleriyle "nikahlanması" gerekmektedir. Bugünün ateist biyolojisi, yarının en güçlü teolojik ispatı olmaya adaydır. Yaratılışın "abes" olmaması, hikmetin tamamlanması ve "hüccet"in kemale ermesi için; bu bilgi birikiminin, iman nuruyla sentezlenmesi tarihsel bir zorunluluktur. Çünkü "Bilinmek İsteyen", kendi eserinin sadece dış kabuğunun değil, özünün de bilinmesini murad etmektedir. Bu bilgi birikimi, nihayetinde "Lâ ilâhe illallah" hakikatinin delili olarak kullanılmak zorundadır. İnsanlık tarihi, devasa bir koro gibi, final sahnesinde bütün bilimlerin diliyle Allah'ı tesbih etmelidir.
_edited.jpg)


