İbda Diyalektiğine Göre Dilin Ortaya Çıkışı
- Reha Kansu

- 23 saat önce
- 5 dakikada okunur

İnsan, konuşan, düşünen ve alet yapan bir varlık olarak tarih sahnesine nasıl çıkmıştır?
Evreni ve insanı açıklarken felsefi temeline maddeyi, eylemi ve doğa ile girilen pratik üretim ilişkilerini koyan materyalist diyalektiğe göre insan, memeli bir hayvan seviyesindeyken doğayı dönüştürme çabasıyla kendi kendini insanlaştırmıştır. Materyalist anlayışa göre insan, düşünceden ve dilden evvel elleriyle deneme yanılma yoluna gitmiştir. Bu noktada materyalizmin en tuhaf tezlerinden biri ortaya çıkar: "Amaç" ve "düşünce", aletten önce gelmez; tam tersine, aletin kullanımı ve ellerin ustalaşması insan beyninde sebeplilik algısını yaratmış ve eylemi şuurlu bir amaca yöneltmiştir. Yani, insan düşünen olmadan önce alet yapandır.
Bu diyalektiğe göre dil de insanın doğayı değiştirme çabasının, alet yapımının ve zorunlu toplumsal üretimin (emeğin) doğrudan bir sonucudur. İnsan, alet yaparken ellerini ustalaştırmış, bu pratikten zorunlu olarak düşünceyi devşirmiş ve nihayetinde toplu çalışma ritminden dili üretmiştir: Önce doğa vardır, insan doğayla pratik bir zorunluluk (hayatta kalma, beslenme) üzerinden ilişki kurar, bu ilişki esnasında alet yapar, alet yaparken elleri ve beyni gelişir ve nihayetinde bu pratik süreç "bilinç" denilen yansımayı (üstyapıyı) doğurur. Dil ise bu sürecin en son, toplumsal iletişimi sağlamak için icat edilmiş pratik bir aparatıdır. Özetlersek, materyalizme göre dil; doğayı evcilleştiren, alet yapan ve topluca ter döken nasırlı ellerin zihindeki tortusu ve sadece hayvan sürülerinin iş homurtularının gelişmiş bir versiyonudur.
İbda diyalektiği ise meseleye "şuur" ve "ben" idraki cephesinden bakarak bu felsefi illüzyonu kökünden reddeder ve meseleyi tersyüz edilmiş bir üretim ilişkisinden kurtararak doğrudan dil-kültür-insan bütünlüğü üzerine inşa eder. İtirazın temeli şudur: Şuur, doğayla girilen mücadelenin sonunda ortaya çıkan bir "yan ürün" olamaz; çünkü şuuru olmayan bir varlığın, doğayı dönüştürme "iradesi" göstermesi felsefi olarak imkânsızdır. İnsanın tabiat karşısındaki yetersizliğini fark edip bir alet yapmaya yönelmesi, her şeyden evvel bu ihtiyacı kavrayacak bir şuur önceliğini gerektirir. Hayvanların davranışları sırrı bizce meçhul bir içgüdü sınırında kalırken, insanın fiziksel yetenekleriyle alet yapmaksızın yaşayamayacağını idrak etmesi ve yaşamayı iradi olarak istemesi, bütünüyle oluş ve "ben" şuuruna bağlı bir keyfiyettir. Sezmek, düşünmek ve fiile dökmek, bu "ben şuuru"nda toplanır ve nihayetinde faaliyetlerin kaynağı salt biyolojik bir tepki değil, ruhî bir çabadır.
Materyalist diyalektik, bilincin doğayla kurulan pratik ilişkiden süzüldüğünü iddia ederken; İbda diyalektiği, insanın kendisini ve çevresini idrak etmesinin ancak dil ile başladığını savunur. Eğer materyalist diyalektiğin en temel önermesi, “bilincin ve dilin, pratik maddi yaşamdan bağımsız var olamayacağı” ise, buna karşılık İbda diyalektiği “dilsiz hiçbir kültürün olamayacağını” belirterek işe başlar ve dil-kültür ilişkisini yerli yerine oturtur. "Dilsiz hiçbir kültür olmaması; insanın kendisini, çevresini, topluluğunu dille tanıması ve eserlerini dile borçlu olması" gerçeği, dilin pratik maddi yaşamın sonradan ürettiği bir yan ürün (üstyapı) değil, aksine kültürün ve insan olabilmenin kurucu ve öncelikli unsuru olduğunu gösterir. Dil, şuurun sırf bir iletişim aracı veya sonradan icat edilmiş, maddi bir aktarım vasıtası değildir; insanın "oluş" içinde kendini ve evreni idrak etmesinin, varlık sahasına çıkmasının ta kendisidir. İnsanın hayvanlar gibi içgüdüsel bir "sürü" olmaktan çıkıp, "fert" ve "toplum" şuuruna erişmesi bütünüyle dil içinde doğmasına ve onunla düşünmesine bağlıdır. Dolayısıyla, insanın varlığı ve tabiat karşısındaki bütün tasarrufları, "ben" şuurunun inşasına, o inşa da doğrudan doğruya dile muhtaçtır.
İbda diyalektiği, düşünce olmadan insanın "yapmak" gereğini idrak etmesinin mümkün olmadığını kesin bir dille ortaya koyar. İnsan, kendi "ben"liğinin farkına varmadan, kendi dışındaki dünyayı (nesneyi) nasıl idrak edip de onu değiştirmeye yeltenebilir? Dil olmadan aklın varlığından, aklın varlığı olmadan düşünceden, düşünce olmadan da insanın "ben" idrakinden ve evrenle kurduğu ilişkiden söz edilemez. Eğer bir varlık, kendisini çevreleyen tabiatla arasına zihinsel bir mesafe koyamıyorsa, o tabiatın içinde erimiş demektir. Tabiatın içinde erimiş bir varlık, tabiatı "karşıya" alıp ona tahakküm edemez. İnsanın kendisini tabiattan ayırarak "Ben" (özne) idrakine varmasını sağlayan mucize ise, alet yapması değil, dildir. Dil, eşyayı isimlendirerek onu zihinde donduran, sınıflayan ve insanın kullanımına sunan ilk, asıl ve maddî olmayan alettir.
Materyalizm "İnsan, düşünen olmadan önce alet yapandır" derken büyük bir mantık hatasına düşer. Bir taşın ucunu sivriltip mızrak yapma eylemi, sadece fiziksel bir kas gücü gerektirmez; ondan çok daha önce, o taşı "şimdiki" halinden soyutlayıp "gelecekteki" bir amaca zihnen bağlamayı gerektirir. Zamanı (öncesi ve sonrası olarak) kavramak, nesneyi işlevine göre zihinde bölmek ve bir gaye gütmek... Bütün bu soyutlama faaliyetleri ancak bir dilin varlığında mümkündür. Dolayısıyla dil olmadan "düşünce" doğamaz; düşünce olmadan "ihtiyaç" şuurlu bir amaca dönüşemez; amaç olmadan da "alet" yapılamaz. Pratik ve maddi hayat (altyapı), şuuru ve dili yaratmamıştır. Tam aksine; dil, insanı içgüdülerinin kölesi olan bir hayvan sürüsü olmaktan çıkarıp "şuur" sahibi bir birey ve toplum kılmış, bu şuur da insanın maddi hayatı inşa etmesini sağlamıştır. Dil, insanın doğaya fırlatılmış bir nesne olmaktan çıkıp, doğayı dönüştüren bir "özne" olabilmesinin yegâne varlık şartıdır.
Materyalizm, insanın sadece maddi ihtiyaçlarla (açlık, barınma, korunma) hareket ettiğini ve dilin bu pratiklerin ürünü olduğunu söylerken, "ihtiyaç" kavramının kendisini de maddiyata indirger. Oysa İbda diyalektiğinde fiziksel görünen ihtiyaçlar bile, insanın "iç âlem düzeni"ni kurma gayesine ve "ruhî maksatlılığına" dayanır. Doğayı değiştiren şey, insanın salt midesi değil, ruhunun dünyayı anlamlandırma çabasıdır. Bu çaba (ruhî aksiyon) ise ancak dilin varlığıyla mümkündür. Dil olmadan "önce" ve "sonra" kavramları anlaşılamaz; zaman idrakinin olmadığı yerde de insan bir işi belirli bir nizama, sıraya koyarak (mesela önce tohumu ekip sonra hasadı bekleyerek) hareket edemez. Geçmişi hafızada tutan, geleceği hayal ettiren ve şimdiki anı (hâli) şuurlu kılan şey tamamen dildir.
İbda diyalektiği, meseleye sadece tarihî değil, "epistemolojik” bir zaviyeden bakarak materyalist tezin içindeki devasa mantık çelişkisini teşhir eder. Materyalizmin düştüğü en büyük epistemolojik çelişki, dilin doğuşunu açıklarken aslında önceden var olması gereken bir bilinci varsaymasıdır. Yani aslında açıklamaya çalıştığı şeyin önceden var olduğunu varsayması! Çelişki şudur: Bir sesin (örneğin "ağaç" kelimesinin) belirli bir nesneyi sembolize etmesi için, o sesi çıkaran varlıkların zihninde "ağaç" mefhumunun (kavramının) önceden var olması ve bu sesin o mefhumu temsil ettiği konusunda zihni bir "uzlaşmaya" varılması gerekir. Peki, dili olmayan varlıklar, bir sesin soyut bir anlamı temsil etmesi gerektiği konusunda nasıl uzlaşmışlardır? Anlaşmak, uzlaşmak ve bir sese anlam yüklemek ("isim vermek") bizzat dilin kendisini gerektirir!
İşte İbda diyalektiği, materyalizmin bu içinden çıkılmaz paradoksunu çözer ve hakikati şu şekilde formüle eder: "İlk insan, ilk Peygamberdi; ilk dil, ilk insanla vardı". İnsanın eşyayı ve hadiseleri tanıması, onlara tahakküm etmesi, doğrudan doğruya dil ile başlamıştır. Bu, dini bir ölçünün dogmatik bir tekrarı değil, insanı insan yapan ontolojik şartın felsefi şerhidir. Dil, insanoğlunun biyolojik çabalarıyla aşağıdan yukarıya doğru sentezlediği bir icat olamaz; çünkü "İnsan aradığının ne olduğunu bilmeden, bulduğunun da ne olduğunu bilemez". Eğer insan zihninde eşyayı isimlendirecek, eşyanın hakikatini ve sınırlarını belirleyecek bir "tatbik dili" (uygulama dili/ölçüsü) en baştan verilmemiş olsaydı, insanın tabiat karşısında bir şuur inşa etmesi, hatta neyi aradığını bilmesi mümkün olmazdı.
Materyalizm ve onun güncel uzantısı olan evrimsel dilbilim, bilincin ve dilin “proto-dil” (ön-dil) adı verilen süreçlerden; hayvanî homurtular, jestler ve mimiklerden yavaş yavaş, kademeli olarak geliştiğini iddia ederek bu ontolojik açmazdan kurtulmaya çalışır. Ancak İbda diyalektiği, bu “kademeli gelişim” tezinin de aslında felsefi bir kaçamaktan ibaret olduğunu gösterir. Zira bilincin kademeli olarak ortaya çıktığını savunmak, o bilincin “nüve” halinde, az miktarda da olsa en başından beri zaten var olduğunu peşinen varsaymak durumundadır. Nasıl ki jimnastik, ancak halihazırda var olan kasları geliştirir, olmayan bir uzvu yaratmaz. Aynı şekilde, maddi pratik ve çevresel zorunluluklar da ancak zaten var olan bir şuur potansiyelini işleyebilir, fakat şuurun bizzat kendisini “hiçlik”ten varlık sahnesine çıkaramaz.
Kısacası, iyiyi, kötüyü ve doğruyu tartacak zamanüstü bir ölçü baştan verilmemiş olsaydı, insanın tabiat karşısında ne arayacağı bir hakikati ne de bulduğunda onu anlayacak bir idraki olabilirdi. Fiziki çevredeki her dış tertip de aslında insanın ahlâki ve ruhî memuriyetinin, yani kendi iç dünyasını şekillendirme hedefinin bir dışavurumudur. Eğer insan eylemlerinin, iyi-kötü, doğru-yanlış bağlamında bir yönü olacaksa, bu eylemleri tartacak bir "Mutlak Fikir"e ve bu fikrin tecelli ettiği bir dile muhtaçtır. İlk dil ve ilk doğru, bir deneme-yanılma sürecinin ulaştığı son nokta değil; aksine, ilk insana vahyedilen "ilk emir"dir. İlk insanın aynı zamanda ilk peygamber olması ve ilk dilin onunla var olması, ontolojik bir şarttır.
_edited.jpg)


