top of page

"Kendinden Zuhur Diyalektiği" Nedir?

kendinden zuhur diyalektiği nedir Salih Mirzabeyoğlu

Etrafında ister istemez “terör”, “radikal İslamcı örgüt”, “90’lar”, “bombalı eylemler” gibi çağrışımlar oluşmuş olan “kendinden zuhur diyalektiği”, kamuoyu algısında terörle ilişkilendirilse de kavramı bilen dar çevre için daha derin ve kapsamlı bir hikmettir.


Kendinden zuhur diyalektiği, Salih Mirzabeyoğlu’nun eserlerinde, Salih Aleyhisselâm’da tecelli eden “fütuhî hikmet”le birlikte verilir. Muhyiddin-i Arabi’nin Füsus-ul Hikem’inden aldığı misalle, efendi kölesine “kalk” der; emir efendiden, kalkma fiili köledendir. Allah bir şeyin olmasını diler, ona “Ol” der ve o şey olur; böylece oluşun üçlü yapısı belirir: irade Allah’tan, emir Allah’tan, oluş keyfiyeti mahlûkun kendindendir. Burada “kendinden” kelimesi yanıltıcı olabilir. Bu “kendi kendine, Allah’tan bağımsız” demek değildir. Tam tersine, “Allah’tan, fakat kulun istidadı ve fiili üzerinden” demektir.


Yani oluş, “O değil; O’ndan” çizgisinin fiil alanındaki karşılığıdır. Yaratılmış varlık, Allah değildir; Allah’tandır. Fiil de kulun mutlak bağımsız yaratışı değildir; ama kulun kendinde olan istidat ve yönelişle zuhur eden hakikatidir. Bu yüzden oluş, hem kaderdir hem mesuliyettir; hem verili bir sırdır hem insanın kendi fiiliyle içine girdiği bir imtihandır. Mirzabeyoğlu bu hakikati kaderci bir edilgenliğe değil, kulun fiili ve istidadı bahsine bağlar. Bu, ne modern bağımsız özne fikridir ne de insanı tamamen silen cebrî kaderciliktir; kul, Allah’ın irade ve emri altında kendi istidadının gereğini fiile çıkarır. Mirzabeyoğlu’nun, Muhyiddin-i Arabi Hazretleri’nden iktibasla, “kendinden oluş hikmetini anlayan, nefsinde zuhur eden hayır ve şerrin yine kendinden geldiğini bilir” demesi de buraya bağlıdır.


Bu noktada “ilim malûma tâbidir” düsturu, oluş bahsinin metafizik temelini verir. “Malûm” kelimesi, lügatte “bilinen şey” demektir; “ilim” kökünden gelir. Ama Büyük Doğu-İBDA bağlamında malûm, sıradan biçimde “hakkında bilgi sahibi olunan nesne” değildir. Daha derinde, “kendi hakikatiyle bilinir olan”, “ilim kendisine uyan şey”, “bilginin kendisine göre şekillendiği hakikat” mânâsındadır. Yani malûm, kendi hakikati, istidadı, yeri, zamanı, kaderi ve mânâsı olan şeydir. Bu yüzden “ilim malûma tâbidir” dendiğinde, bilgi, bilenin keyfine değil, bilinenin kendi hakikatine tâbidir denmiş olur. Bir şeyin ne olacağı, onun kendi hakikatinde, istidadında, “malûm” oluşunda saklıdır. Oluş, Allah’ın ilminde ve hükmünde malûm olanın zaman, fiil ve zuhur sahasında görünmesidir.


Ancak şunu iyi anlamak gerekir: “İlim malûma tâbidir” demek, “ne biliyorsak gerçek odur” demek değildir. Tam tersine, “gerçek neyse ilim ona uymak zorundadır” demektir. Modern öznelcilikte insan zihni nesneye biçim verir; pozitivizmde bilgi, ölçülebilir veriye kapanır; idealizmde bazen nesne zihnin kuruluşuna fazla bağlanır. Mirzabeyoğlu’nun kullandığı “malûm” ise bu oyunların dışındadır. Malûm, bilginin önünde duran, fakat sıradan “dış nesne”den ibaret olmayan, kendi hakikatini taşıyan varlık veya mânâdır. Bu yüzden “kendinde obje” ifadesiyle karşılanabilir.


“Malûm”un “kendinden zuhur” bahsiyle ilgisi de tam burada başlar. Kendinden zuhur, bir şeyin kendi hakikatinde mevcut olanın, kendi istidadı ve zamanı içinde görünür hâle gelmesidir. Bu görünüş rastgele değildir; malûm olanın zuhura çıkmasıdır. Yani bir şey ne olarak malûm ise, hangi istidada, hangi hakikate, hangi kaderî imkâna sahipse, oluş sahasında o doğrultuda görünür. Malûm, kendinde mevcut hakikat; kendinden zuhur, o hakikatin oluşa çıkmasıdır.


Salih Aleyhisselâm’da tecelli eden fütuhî hikmet de “kendinden zuhur” mânâsını kapsar. Allah bir şeye “Ol” der ve o olur; ardından verilen misalde efendi kölesine “kalk” der; emir efendiden gelir ama kalkma fiili köledendir. Buradan “irade ve emir Allah tarafından, oluş keyfiyeti mahlûk tarafından” şeklinde üçlü bir yapı çıkarılır. Bunu daha açık söyleyelim: Bir şeyin zuhuru, dıştan yapıştırılmış bir netice değildir. O şeyin “malûm” oluşunda, yani Allah’ın ilmindeki ve kendi istidadındaki hakikatinde ne varsa, zaman ve şartlar içinde o görünür. Ama bu, kuru kadercilik değildir. Çünkü oluş keyfiyetinde mahlûkun fiili de vardır.


Demek ki kendinden zuhur, “kul kendi kendine yaratır” demek değildir. Aynı şekilde “kulun hiçbir rolü yoktur” da demek değildir. İrade ve emir Allah’tandır; fakat fiilin görünüşü mahlûkun kendi istidadı, mizacı, yönelişi ve fiili içinden olur. İşte malûm burada devreye girer: Allah’ın ilminde malûm olan şey, kulun fiilini, istidadını, tercihini, mizacını ve oluşunu kuşatır. Allah’ın bilmesi, kulun fiilini dışarıdan zorlayan mekanik bir baskı değildir; kulun ne yapacağı, kendi hakikatiyle malûmdur. “İlim malûma tâbidir” sözü bu yüzden kader-irade meselesinin düğümünü açan bir ölçüdür.


Bu ölçü, “Allah bildiği için mi kul yapıyor, kul yapacağı için mi Allah biliyor?” gibi kaba bir soruya indirgenmemelidir. Allah’ın ilmi ezelîdir; bizim bilgimiz gibi sonradan öğrenme değildir. Fakat “ilim malûma tâbidir” ifadesi, bilginin bilinene uygunluğunu anlatır: Kulun fiili, kendi hakikatiyle nasılsa, Allah onu öyle bilir. Allah’ın bilmesi kulun fiilini cebren üretmez; kulun fiili Allah’ın ilminden bağımsız da değildir. Malûm, bu iki uç arasında meselenin merkezidir: Hem ilâhî ilimde belirli olan, hem de kendi istidadı ve fiili içinde zuhura çıkan hakikat.


Bu aynı zamanda ahlâkî bir hükümdür. Çünkü insanın dış şartları, çevreyi, düşmanı, sistemi, zamanı, kaderi bahane ederek kendi oluşundan kaçmasını engeller. Başına gelen her şeyi sadece dış sebeplere bağlayan insan, kendini hiç hesaba çekmez. “Kendinden zuhur” ise insana şunu söyler: Sende zuhur eden şeyde senin payın var; bu, senin malûmiyetinden, istidadından, yönelişinden, nefsinden, mizacından, fiilinden ayrı düşünülemez. Bu yüzden “malûm” kavramı, yalnız bilgi teorisi değil, aynı zamanda nefs muhasebesi kavramıdır.


“Malûm”un bir başka önemli tarafı, her şeyin kendi bilme tarzını istemesidir. Eğer ilim malûma tâbiyse, her mevzu kendi usûlünü, kendi dilini, kendi nazarını, kendi yaklaşma biçimini ister. Dinî meseleye fizik laboratuvarı diliyle; tarihî meseleye saf matematik diliyle; tasavvufî meseleye kuru mantık diliyle; aksiyon meselesine sadece akademik seyir diliyle bakılamaz. Çünkü malûm değişince, ona uygun ilim ve usûl de değişir.


Bu bakımdan “malûmun ilmi” ifadesi çok derindir. Normalde biz “ilmin malûmu” deriz. Fakat “malûmun ilmi” denince, bilinen şeyin kendi içinde taşıdığı bilinirlik, kendi kanunu, kendi zuhura çıkış tarzı kastedilir. Bir şeyi gerçekten bilmek, ona dışarıdan kalıp giydirmek değil, onun kendi hakikatini konuşturmaktır. Bu yüzden İBDA diyalektiği, hadiseleri hazır şemalara zorla sokmaz; hadiseyi kendi malûmiyetinden yakalayarak, onu Mutlak Fikir’e nisbetle hükme bağlamaya çalışır.


“Malûm” kavramı, “mukadder oluş” kavramıyla da akrabadır. “Sahâbîlerin Rolü ve Manası”nda “Küllî Ruh-Malûm-Kader” davası zikredilir; ardından “mukadder oluş” kelimesi kader, tayin olunmuş, yazılmış olan, ayrıca lafzen zikredilmeyip sözün gelişinden mânâca anlaşılan şey olarak açıklanır. Bu, malûmun kaderî ve mânâca içerilmiş tarafını gösterir. Bir şey bazen açıkça söylenmez; fakat sözün gelişinde, yapının içinde, merkezin muhitinde mukadder olarak vardır. Malûm burada yalnız “var olan nesne” değildir; bazen bir yapının içinde zorunlu olarak bulunan mânâdır. Mesela vahiy varsa, onun ilk muhatabı Resûlullah’tır; Resûlullah varsa, onun sünnet ve hadisi vahye nisbetle mukadderdir; sahâbî varsa, bu sünnet ve hadisin ilk taşıyıcı halkası mukadderdir; içtihad ve icma da bu zincirin devamında mukadder olur. Yani malûm, merkezden muhite doğru açılan mânâ zinciridir. Her halka kendinden öncekine göre malûm, kendinden sonrakine göre kaynak hâline gelir.


Büyük Doğu-İBDA nisbetinde de durum böyledir. Büyük Doğu, İBDA için malûmdur; İBDA, Büyük Doğu’nun mukadder oluşudur. Bu, “Necip Fazıl söyledi, Mirzabeyoğlu tekrar etti” basitliği değildir. Büyük Doğu’nun kendi içinde taşıdığı tatbik, aksiyon, sistem, devlet, kültür, diyalektik ve tefekkür imkânı, İBDA’da zuhura çıkar. İBDA’nın iddiası, Büyük Doğu malûmunun kendi zamanında, kendi istidadı içinde, kendi faaliyeti olarak zuhur etmesidir. Bu yüzden “kendinden zuhur” hem bağlılığı hem yeniliği aynı anda ifade eder. Bu, Hegelci oluş anlayışından da farklıdır. Hegel’de hakikat, tarihî süreçte kendi zıtlıklarıyla gelişir ve kendi kendini bulur. İBDA’da ise hakikat süreç tarafından üretilmez; hakikat Mutlak Fikir’de verilidir. Oluş, hakikati üretmez; hakikatin zaman içinde görünmesini sağlar. Malûm burada sabit hakikat ve istidat zeminidir; zuhur ise onun tarih içindeki açılışıdır. Bu yüzden İBDA diyalektiğinde oluş vardır ama hakikatin izafileşmesi yoktur.


Demek ki “malûm” üç seviyede anlaşılmalı. Birincisi, bilgi seviyesinde: Malûm, bilginin kendisine tâbi olduğu hakikattir. İkincisi, kader seviyesinde: Malûm, Allah’ın ilminde ve şeyin kendi istidadında belirli olan oluş imkânıdır. Üçüncüsü, diyalektik seviyede: Malûm, kendi içindeki mânâyı zaman, fiil, dil, aksiyon ve sistem hâlinde zuhura çıkaran çekirdektir. Kendinden zuhur da bu üç seviyenin hareketidir. Bilgi düzeyinde, malûmun kendi hakikatinin idrakte açılmasıdır. Kader düzeyinde, Allah’ın irade ve emri altında kulun kendi istidadının fiile çıkmasıdır. Diyalektik düzeyde ise, bir fikrin, davanın, şahsiyetin veya toplumun kendi merkezindeki hakikati tarih ve hayat sahasında görünür kılmasıdır.


Bu yüzden “malûm” ile “kendinden zuhur” arasındaki ilişkiyi en kısa biçimde şöyle kurabiliriz: Malûm, zuhur edecek olanın kendi hakikatidir; kendinden zuhur, o hakikatin kendi zamanında ve kendi fiili içinde görünmesidir. Malûm istidatsa, zuhur fiildir. Kendinden zuhur, dıştan taklit edilemez; çünkü o, bir insanın veya hareketin kendi hakikatinden, kendi istidadından ve kendi memuriyetinden doğar. Bu yüzden kendinden zuhur diyalektiği, İBDA’da hem kader hem aksiyon fikridir. İnsan Allah’ın hükmünden bağımsız değildir; fakat hükmün kendi üzerinde nasıl tecelli edeceği, kendi istidadı ve fiiliyle ilgilidir. Buradan çıkan en büyük sonuç şudur: İnsan, toplum, fikir ve hareket kendini dışarıdan kurmaz; kendi malûmiyetini bulduğu ölçüde kurulur. Fakat bu “kendini bulma”, modern anlamda nefsini serbest bırakma değildir. Mutlak Fikir’e nisbetle kendi hakikatini bulmadır.


Bu sebeple “malûm” kavramı, Büyük Doğu-İBDA düşüncesinde hem epistemolojik, hem ontolojik, hem ahlâkî, hem de aksiyoncu bir kavramdır. Epistemolojiktir; çünkü bilgi malûma tâbidir. Ontolojiktir; çünkü şeyin kendi hakikati ve istidadı vardır. Ahlâkîdir; çünkü insanda zuhur eden şey onun kendi oluşundan bağımsız değildir. Aksiyoncudur; çünkü bir fikir kendi malûmiyetini ancak fiilde, sistemde, kültürde, devlette, dilde ve mücadelede zuhura çıkarınca tamamlanır. Bu yüzden malûm anlaşılmadan kendinden zuhur, kendinden zuhur anlaşılmadan da İBDA diyalektiği tam anlaşılamaz.


“Kendinden zuhur”un Salih Aleyhisselâm’daki “fütuhî hikmet”le birlikte verilmesi tesadüf değildir. Salih Aleyhisselâm’da tecelli eden “fütuhî hikmet”in, kendinden zuhur hikmetinin mânâsını kapsadığı belirtilir. Oluş, içten dışa doğru bir açılma; fetih ise bu açılmanın tarih, toplum ve dünya sahasında hüküm kazanmasıdır. Salih Peygamber’in mucizesinde dağın hiç beklenmedik zamanda yarılıp içinden devenin çıkması, zahir planında beklenmedik bir fütuhat, bâtın planında ise kendinden zuhur remzidir. Fakat bu beklenmediklik, plansızlık veya gelişigüzellik demek değildir. Tam tersine, kendinden zuhurun sırrı burada yatar: Zahirde beklenmedik görünen şey, bâtında istidadı, zamanı ve hükmü gelmiş olanın zuhurudur. İBDA’nın 15. İslâm asrının kapısında kendi memuriyetiyle görünmesi, Mirzabeyoğlu tarafından şahsî bir çıkış değil, zaman hükmüne bağlı bir zuhur olarak okunur.


Bu manada, İBDA’nın doğuşu da kendinden zuhurdur. “Hiç beklemediğim bir zamanda, hiç beklemediğim bir mekândan bir ışık fışkırdı” ifadesiyle anlatılan şey, İBDA’nın planlanmış, mekanik, dıştan kurulmuş bir hareket değil; kendi istidadı, zamanı ve memuriyeti içinde zuhur eden bir dava oluşudur.


Netice olarak kendinden zuhur diyalektiği, Büyük Doğu-İBDA düşüncesinde varlığın, insanın, toplumun, tarihin ve davanın kendi iç hakikatinden, fakat Mutlak Fikir’e bağlı olarak görünür hâle gelmesi demektir. Allah’ın iradesi ve emri altında, kulun istidadı ve fiiliyle oluşan; zaman hükmüyle tarihî sahneye çıkan; tecrit ile mânâsı kavranan; tatbik ile hayata inen; aksiyon ile dünyada ifade âlemi isteyen bir diyalektiktir bu.


İBDA bakımından bu kavramın asıl önemi şurada: Fikir, yalnız merkezî bir organizasyonun, resmî bir hiyerarşinin veya tek biçimli bir programın ürünü değildir. Fikri anlayan, ona nisbet kuran, onu şahsiyetinde taşıyan her insan kendi sahasında onu yeniden doğurabilir. Dıştan bakıldığında dağınıklık gibi görünen şey, içeriden bakıldığında aynı merkeze bağlı çoklu tezahürdür. Bir ağacın tohumu birdir; fakat dal, yaprak, meyve, çiçek, gölge ve kök olarak çeşitli şekillerde görünür. Bu yüzden kendinden zuhur diyalektiği aynı zamanda bir şahsiyet diyalektiğidir. İnsan hazır kalıpların içine girerek değil, fikre nisbetle kendi oluşunu gerçekleştirerek şahsiyet olur.


Kendinden zuhur diyalektiği, İBDA’nın fikirden aksiyona, imandan şahsiyete, merkezden çevreye, içten dışa doğru işleyen canlı oluş metodudur. Dıştan dayatılmış mekanik hareket değil; içte yoğrulmuş fikrin kendi şartları içinde görünür hâle gelmesidir. Ne pasif bekleyiştir, ne keyfî başıboşluk.


"Eski usullerle İslam’ın öğretilmesi devri artık bitti. Ümmî imanı kalmadı.

Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım… Allah’a giden yol sonsuz sayıdadır.

Resim, müzik, şiir, roman, mimari, tiyatro; sonsuz…

Bunlar arasından bir yol bulup o yolun dervişi olmaya bakın!"​​

Salih Mirzabeyoğlu

bottom of page