Salih Mirzabeyoğlu’nun Geist Kavramı
- Reha Kansu

- 10 Ara 2025
- 6 dakikada okunur

"Geist" kavramı, Almancada hem "Ruh", hem "Zihin", hem de "Mânâ" anlamlarına gelen çok katmanlı bir kelimedir. Batı felsefesinde, özellikle Alman İdealizmi ve Fenomenolojisi içinde merkezi bir yere sahiptir. Hegel, Geist kavramının zirve noktasıdır. Ona göre Geist, sadece insanın kafasındaki bir zihin değil, varlığın bizatihi kendisidir. Kâinat, Geist'ın kendini açma, tanıma ve gerçekleştirme sürecidir. Max Scheler ise Felsefi Antropolojinin kurucusu olarak Geist'ı "İnsanı hayvandan ayıran temel fark" olarak konumlandırır. Scheler'e göre Geist; zekâ veya problem çözme yeteneği değildir (bunlar hayvanda da vardır). Geist, "çevreden bağımsızlaşabilme" yeteneğidir. İnsanı insan yapan, onu biyolojik zincirden koparan "nesneleştirme" yeteneğidir. Hayvan çevresine ve içgüdülerine hapsolmuştur. İnsan ise Geist sayesinde içgüdülerine ve çevreye "Hayır!" diyebilir. Mirzabeyoğlu'nun "Geist-Malûm" sentezi, bu iki görüşten de izler taşır ama onların dışında İslami bir terkip sunar.
İslam tasavvufunda, özellikle İbnü'l-Arabî ve Vahdet-i Vücud ekolünde "malum" (bilinen) kavramı, sadece sözlük anlamıyla "bilinen şey" demek değildir; varlığın hakikati, kader ve yaratılışın sırrını açıklayan kilit bir metafizik terimdir. Malum, tasavvufta Allah'ın ilminde ezelden beri sabit olan hakikatler demektir. Genellikle "Allah her şeyi önceden belirlemiştir, biz sadece oynuyoruz" şeklindeki kaderci (cebrî) anlayışa karşı şu prensip öne sürülür: "İlim maluma tabidir." Bunun anlamı şudur: Bilgi (ilim), bilinen şeye (malum) tabidir. Yani Allah, bir şeyi "öyle olmasını zorladığı için" bilmez; o şeyin kendi özünde (ayan-ı sabitesinde) nasıl bir tercih yapacağını ezelî ilmiyle bildiği için bilir. Allah, eşyayı o eşyanın kendisinden talep ettiği şeye göre bilir ve yaratır. Yani senin "malumun" (özün), özgür iradenle neyi seçeceğini içerir. Allah da ilmiyle bunu kuşatır. Dolayısıyla Allah'ın bilmesi, kulun iradesini yok etmez, aksine kulun iradesinin ne yönde olacağını ezelde tespit eder. Allah "Alîm" (Bilen) sıfatıyla her şeyi ezelde bilir. İşte Allah'ın ilminde var olan bu "şey"lere veya "öz"lere Malum denir. Varlık sahnesine çıkmamız, bu "malum" halimizin üzerine Allah’ın "Vücud" (varlık) nurunun yansımasından ibarettir. Allah, dünyayı sonradan öğrenmez; dünya, Allah'ın ezelî ilminde zaten "malum" olanın, O'nun kudretiyle görünür (zahir) hale gelmesidir. Dolayısıyla malum, varlığın tohumu ve köküdür. İbda diyalektiği, varlık ve bilgi teorisini bu ilkeden çıkarır. "Geist" kavramı bu çerçevede, İslamî bir "dünya görüşü" ve "varlık anlayışı" temelinde yeni bir nitelemeye kavuşturulur. Batı felsefesindeki "Ruhî-Manevî Varlık" anlamıyla alınır ve İslami terminolojideki "Malûm" ile birleştirilir.
Normalde "malûm", sözlükte "bilinen" demektir. Ancak Mirzabeyoğlu bu kelimeye özel bir ıstılah (terim) manası yükler. İbda düşüncesinde "Malûm", varlığın ve insanın henüz açığa çıkmamış, potansiyel ve ilahi özünü ifade eder. "Geist" (Ruh) ile özdeşleşen bu Malûm, nesneleştirilemeyen, zaman ve mekân kayıtlarını aşan, insanın kaderini ve mahiyetini tayin eden "meçhul öz" ve "gizli hazine"dir. Varlık, bu meçhul özün (Malûm'un) şuurda belirmesi ve açığa çıkmasıyla "var" olur; yani varlık, ruhun bir projeksiyonudur. Bu nedenle, "Varlık ruha var" denildiğinde, dış dünyadaki nesnelerin ruhun yansımasıyla mevcudiyet kazandığı kastedilir. Dolayısıyla bilgi (ilim), dış dünyadaki nesnelerin pasif bir yansıması değil, ruhun kendi istidadını ve içindeki "Malûm"u gerçekleştirme sürecidir. Bu, bilginin kaynağının "Sır" (Malûm) olduğu anlamına gelir. Bilgi, "bilinmezden devşirilen"dir. Sır tükenmiş olsaydı, bilgi de tükenirdi. Bilginin hem sebebi hem de gayesi olan bu bilinmezlik, "Malûm"un sırrıdır. İnsan bilme faaliyetiyle aslında kendi içindeki bu sırra yönelir; dolayısıyla her türlü bilgi, nihayetinde "ruhun kendine ait bilgisidir." Bu süreçte "Bilen" (Ruh), "Bilinen" (Âlem/Projeksiyon) ve "Bildiren" (Allah'ın bilinme iradesi) birbiriyle bütünleşir. Hegel’in "bilincin kendi üzerine dönmesi" hareketi, burada insanın kendi içindeki İlahi sırrı (Malûm'u) keşfetmesi ve "Ruh"un (Geist'ın) aktif bir fail olarak kendini gerçekleştirmesi şeklinde İslami bir veçhe kazanır. Hakiki Malûm Nedir? Allah'ın insana kendi nefesinden üflediği Ruhtur. Allah, insanı "Bilinmekliğimi (malumiyetimi) görmek istedim" sırrınca yaratmıştır. İnsan, Allah’ın isim ve sıfatlarının en kapsamlı yansıdığı aynadır. İnsan, kendini bildiğince Rabbini bilir. Dolayısıyla insanın kendi "Malûm"una (iç hakikatine) ermesi, aslında Allah'ın tecellisine ve marifetine ermesi demektir. İnsanın "benliği" (nefs), bu "Külli Malûm"a ayna olduğu, ondan pay aldığı nispette hakiki insan olur.
Ruhun "Malûm"u bilme süreci, iki temel fakülte üzerinden işler: Şuur ve Akıl. Şuur, Ruhun "Geist" tarafını, yani akışkan, değişken ve sürekli "tamlık arayışı" içinde olan yönünü temsil eder. Şuur, "Malûm"dan (Sır'dan) aldığı ilhamla hakikate açılan dinamik bir yüzeydir. Akıl, Ruhun eşya ve hadiselerle ilişkisini düzenleyen, varlığı ölçüp biçen, tasnif eden ve donduran mekanize yönüdür. Akıl, şuurun yakaladığı hakikati kalıplara döker. İbda anlayışında akıl, bilginin kaynağı değil, ruhun (Geist'ın) dünyayı kavramak için kullandığı bir alettir. Bilgi, bu iki kutbun etkileşiminde, ancak ruhun öncülüğünde doğar. Bu çerçevede insan, kendi "Malûm"una, yani hakiki benliğine, onu bir laboratuvar malzemesi gibi karşısına alıp inceleyerek (problem çözerek) değil; ancak onunla bütünleşerek, onu yaşayarak ve bir "sır" idraki içinde sezerek ulaşabilir. “Varlık bir problem değil, bir sırdır.” Problem çözülür ve biter. Sır (Malûm) ise çözüldükçe derinleşir, insanı kuşatır. Malûm, bir problem gibi "dışarıdan" incelenemez, ancak "yaşanarak" (zevken idrak ile) bilinir. İnsan, dış dünyadaki bir masayı veya ağacı "obje" (nesne) olarak karşısına alıp inceleyebilir. Ancak kendi "özünü", yani "Ben"ini bir masayı inceler gibi karşısına alıp nesneleştiremez. Çünkü o "Ben", inceleyen gözün ta kendisidir. İşte bu "kendine dönük iç bakışla" sezilen ama elle tutulamayan öz, Geist-Malûm'dur. "Geist-Malûm" için "O, saf ve halis bir yapıp etmedir" denir. Yani o duran bir şey değil, sürekli işleyen, idrak eden, şuura kaynaklık eden canlı bir cevherdir.
Şuur, insanın toplumla, tarihle ve içinde bulunduğu çevreyle sınırlı olan yanıdır. İnsanın dış dünyaya bakan yüzüdür. Tarih, toplum, çevre ve eğitimle şekillenir. Değişken ve arızidir. Doğduğumuz tarih, ailemiz, dilimiz ve sosyal çevremiz "şuur" alanını oluşturur. Bu, ferdin "genişliğine toplum yanı"dır ve arızî sınırlamalarla belirlenir. Geist-Malûm, insanın dış dünyadaki sosyal ve tarihî şartlanmalarla sınırlı olan "şuur"unun ötesinde; onu kuşatan, kaderini tayin eden ve bütünlüğünü sağlayan derin bir "sır" alanıdır. Malûm ise insanın değişmeyen, "kader sırrı"nı taşıyan, Allah ile irtibatlı olan derinliğidir. İnsanın bu sosyal kabuğunun altında yatan, değişmeyen bütünlüğüdür. Mirzabeyoğlu bunu şöyle tarif eder: "Malûm, insanın toplumla ilgili küçük parçacığı dışında kalan bütünlüğüdür." Bu kavram, Allah'ın "Ruh, rabbimin emrindendir" hükmüyle ilişkilendirilerek, insanın madde ve eşya kadrosuna girmeyen, nasıllık ve niçinlikten münezzeh olan "Emr Âlemi"ne ait yönünü işaretler. Yani Malûm, senin "sen" olmanı sağlayan, çevrenden bağımsız o derin hakikatindir. İnsan, şuur dünyasında "ben şuyum, buyum" diye gezerken, arka planda (Malûm dünyasında) aslında ezelî bir takdirin ve ruhî bir bütünlüğün taşıyıcısıdır. Mirzabeyoğlu, bu kavramları "malûm-geist-kader" zinciri içinde kullanır. "Malûm", insanın kendisi için bile meçhul olan, "kader sırrı"nı taşıyan yönüyle birleştirilir. Bu boyut, insanın şuurunun ötesinde, kendi meçhulünün kendinde olması durumudur; insan bu yolda hem giden hem de gidilendir. "Geist-Malûm", insanın kaderidir. İnsan, hareketlerinin toplamındaki görünüşüyle bu malûmun hasrı (kuşatması) halindedir.
Bu "Malûm" ve "Geist" anlayışı, ferdi aşarak sosyal ve tarihî bir boyuta ulaşır. Fertlerin toplamından ibaret olmayan, onları kuşatan ve nesiller boyu aktarılan ortak ruh ve mânâ alanına "Toplum Malûmu" (veya Cemiyet Geisti) denir. Sosyolojik açıdan "Toplum Malûmu", bir toplumu "kuru kalabalık" olmaktan çıkarıp ona kimlik, süreklilik ve anlam kazandıran, bireylerin üstünde ve ötesinde var olan "Kültürel Kod" veya "Kolektif Ruh" olarak tanımlanabilir. Bir bakıma, Hegel’in Volksgeist kavramının karşılığıdır. Burada önemli bir farkı da belirtmek gerekir. Klasik Volksgeist teorisi genellikle seküler veya kültürel bir "milli ruh"tan bahsederken, Mirzabeyoğlu bu "Toplum Malûmu"nu daha derin bir metafizik temele oturtur ve fertlerin toplamından ibaret olan toplulukların ahlâkının "içe dönük yönü" olarak tarif eder. Tıpkı bir Volksgeist (Halk Ruhu) gibi, toplumun inançlarını, değerlerini ve tarihsel hafızasını taşıyan bu yapı, fertlerin içine doğduğu ve onlara kimlik kazandıran "bildiren çevre"dir. “Toplum Malûmu”, ferdi aşan, tarihi ve sosyal yapıyı oluşturan ortak bir “ruh ve mânâ alanı” olarak tanımlanmaktadır. Bu alan, sadece bireylerin yan yana gelmesiyle oluşan kuru bir kalabalık değil, onları kuşatan ve bağlayan ortak bir yapıdır. Bu ortak yapı; inançlar, değerlendirmeler, temayüller (eğilimler), hükümler, peşin kanaatler, bilgi ve hatalar, hayat ve ifade formları gibi kollara ayrılmış bir bütündür. "Toplum Malûmu", insanları bilgi ve şahsiyet farklarının ayırdığı noktalarda bile birleştiren bir zemindir. İnsanlar farklı karakterde olsalar da bu ortak "malûm" (ruh) zemininde birleşirler.
Ferdi "malûm" (ruh/öz) kişiye bağlıdır ve onunla sınırlıdır. Ancak "Toplum Malûmu", tek tek fertlerin ölümüne rağmen varlığını sürdürür. Kuşaktan kuşağa aktarılırken değişime uğrar; işte bu değişim "tarihî bir değişme"dir. "Toplum Malûmu", bir toplumu ayakta tutan, nesiller boyu devam eden, inanç, kültür ve değerler bütünü olan ortak ruhtur. Fertler gelip geçicidir, ancak bu "malûm" (bilinen/ruh) kalıcıdır ve tarihi oluşturan asıl dinamik budur. Bütün fertlerin ve toplumların "malûm"ları (hakikatleri), varlığın ilk ve mutlak "Malûm"u olan, Allah'ın Sevgilisi'nin hakikatinde toplanır. Bu, "Külli Malûm" kavramıyla ifade edilen, bütün varlığın ve ruhların kaynağı olan "ilk çekirdek"tir. Bütün insanlar ve varlıklar, bu Küllî Ruh'un kadrosudur. Tarih, sadece olayların kronolojik dizilimi değil, bu "Küllî Malûm"un (Geist'ın) zaman içinde parça parça açılması ve görünmesidir. Tarih, insanlar arasında olup biten hadiselerdir; ancak bu hadiseleri meydana getiren ve taşıyan asıl güç, ışığın sinema perdesinde görünmesi gibi tezahür eden "Küllî Ruh - Küllî Malûm" alanıdır. Her devirde bu "Ruh", o devrin şartlarına göre tecelli eder. "Küllî Ruh - Küllî Malûm", içinde bulunulan zaman dönemindeki mihrak şahsiyeti ve varlığın özünü temsil eder.
Kısacası; İbda külliyatında Geist (Malûm), insanın Allah'tan gelen, zaman ve mekânla sınırlanamayan, kaderini ve hakiki şahsiyetini barındıran "sır" tarafıdır. Kant buna "bilinemez numen" der ve kapıyı kapatır. Mirzabeyoğlu ise "Akılla bilinemez ama yaşanarak bilinir" der. Mirzabeyoğlu'nun yaklaşımı bu noktada Schopenhauer ile büyük oranda örtüşür. Her ikisi de özne-nesne ayrımını kendi içlerinde kaldırır. Ancak ulaşılan "öz"ün mahiyeti konusunda Mirzabeyoğlu, Schopenhauer'dan (ve Batı felsefesinden) tamamen ayrılır ve İslam tasavvufuna bağlanır. Schopenhauer'ın "İrade"si insanı karamsarlığa ve hiçliğe götürürken; Mirzabeyoğlu'nun Malûm'u insanı "Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmaya" ve varlığın gayesine götürür.
_edited.jpg)


