top of page

Hegel'in Sistemi (2): Felsefe Tarihi

Hegel'in Sistemi (2): Felsefe Tarihi

Kant'ın projesi aklın sınırlarını çizmektir. Bu amaçla dünyayı ikiye böler: Bilen özneye uyan Fenomenler dünyası ve asla erişilemeyen Numenler dünyası. Bize sadece "görünüşlerin" (fenomen) verilebileceğini, görünüşlerin ardındaki "Kendinde Şey"in (Numen / Ding an sich) bilinemeyeceğini savunur. Hegel bu ikiliği (dualizmi) reddeder. Ona göre, bir şeye sınır koyabilmek için, o sınırın her iki tarafını da görebiliyor olmanız gerekir. Eğer Kant aklın ötesinde bilinemez bir alan ("Kendinde Şey") olduğunu iddia ediyorsa, akıl zaten o sınırı aşmış ve o alanın varlığını kavramış demektir.


Kısaca ifade edersek, Hegel’in Kant’a eleştirileri şundan ibarettir:


- “Aklı duyu tecrübesinin koşulları (zaman-mekan) içinde verilen nesne ve müdrikenin 12 kategorisiyle kısıtlayamazsın, çünkü kısıtlı olduğuna seni vardıran şey, bunların görünüşlerin ötesini kavrayamayacağı hükmündür. Halbuki gerçek zaten görünüştür ve bizzat akla uygundur, rasyoneldir. Yani kavranabilir.


Kant, aklın Tanrı, ruh, evrenin sonsuzluğu gibi "deneyüstü" alanlara girdiğinde birbirini çürüten ve ikisi de eşit derecede mantıklı görünen karşıt sonuçlara (antinomilere) ulaştığını fark etmişti. Kant'a göre bu çelişkiler, aklın sınırlarını aştığının ve hata yaptığının kanıtıydı. Hegel ise ona şunu söyler: Çelişki, insan zihninin bir acziyeti veya hatası değil, bizzat gerçeğin kendi doğasıdır.


Öyleyse çelişki doğuran tecrübe üstü kavramlar (Tanrı, ruh vs.) nasıl bilinebilir? Hegel’in cevabı kabaca şöyledir:


- “Bunlar da aynı çelişkileri içinde kavranabilir. Zaten gerçek, çelişiktir. Yani akıl, çelişkilerle değişimin içindeki değişmeyeni bulmanın yoludur ve metodu diyalektiktir. O değişmeyen de oluştur, yani değişimin kendisidir. Akıl yetersiz dediğin yerde onu müdrikeye, yani duyu tecrübesi içinde objeyi kavrayan anlama yetisine indirgiyorsun. Bu onun sınırlılığıdır.


Kant'a göre saf akıl, deneyin (fiziğin) sınırlarını aşıp deneyüstü (metafizik) sularda yüzmeye kalktığında boğulmaya mahkumdur. Felsefenin görevi dünyayı aşmak değil, aklın dünyayı nasıl kavradığının sınırlarını çizmektir. Neticede bizler dünyayı bir "Tanrı gözüyle" veya olduğu gibi bilemeyiz. Biz dünyayı, zihnimizin taktığı zaman, mekân ve 12 kategoriden oluşan "gözlükler" aracılığıyla, bize göründüğü kadarıyla bilebiliriz.


Hegel felsefesinde ise "görünüş" (fenomen) ve "öz" (numen) arasındaki Kantçı duvar yıkılır. Aksine, Hegel’e göre öz görünmek zorundadır. Dolayısıyla gerçeklik, görünüşlerden bağımsız bir şey değil, o görünüşlerin bütünü ve kendini açma sürecidir. Hegel’in Kant’a cevabını şöyle ifade edebiliriz:


- “Görünüşler zaten gerçeğin kendisidir. Ama oluş halinde olduğu için çelişiktir. Bu, bilemeyeceğimizi değil, oluşun mantığını anladığımızda bilebileceğimizi gösterir. O da diyalektiktir. Diyalektik, bu çelişkili ve sürekli değişen akışı dondurmadan, tam da o hareketin içindeyken kavrama mantığıdır. Bu anlamda akıl gerçeğe uygundur. Görünüşlerde kendini açan ve sergileyen zaten bizzat akıldır.


Kant, aklı sadece insanın kafasının içindeki bir yeti olarak görürken, Hegel aklı tüm kâinatın, doğanın ve tarihin temeline yerleştirir. Kainattaki her şey aslında "Mutlak Akıl"ın (Geist) kendi kendini tanıma, bilme ve gerçekleştirme serüvenidir. Yani insan aklı kâinatı kavradığında, aslında kâinat da (Akıl) insan aracılığıyla kendi kendini kavramış olur.


Halbuki Kant, Saf Aklın Eleştirisi’ne başlarken geleneksel metafiziği bir savaş alanına benzetir. Yüzyıllar boyunca filozoflar sahneye çıkmış, mutlak gerçeği bulduklarını iddia etmiş, ancak bir sonraki gelen daima bir öncekinin sistemini yıkmıştır. Birbirini çürüten her metafizik sistem, aslında aklın sınırlarını aştığında nasıl bir yanılsamaya düştüğünün kanıtıdır. Kant bir nevi der ki:


- “Her dogmatik metafizik, birbirinin yanlışını çıkarıyor.”


Hegel ise bunu neredeyse bir vurgu farkıyla değiştirir:


- “Her dogmatik metafizik, birbirinin yanlışını çıkarırken DOĞRUYU söylüyor.”


Zira Hegel, Zihnin Fenomenolojisi’nin önsözünde felsefe tarihini bir mezarlık olarak değil, büyüyen bir bitki olarak tanımlar. Tomurcuk çiçeği nefyederken, meyve onu nefyederken, bütünün, yani bitkinin kendini aşama aşama ortaya koyduğunu görürüz.


Bu açıdan, Hegel'e göre geçmişteki hiçbir felsefi sistem tamamen "yanlış" değildir; sadece hakikatin eksik ve tek taraflı bir kavranışıdır. Her yeni sistem, eskisinin yanlışını gösterirken aslında onu aşarak kendi içine katar. Böylece aslında hiçbiri yanlış değil, her biri hakikatin bir veçhesini ve momentini (ânını, cüzünü, merhalesini, uğrağını) temsil ediyor demeye getirir.

Dolayısıyla Hegel, felsefe tarihini bir "yanlışlar çöplüğü" olarak değil, Mutlak Hakikat'in kendi kendini inşa ettiği zorunlu "uğraklar" (momentler) dizisi olarak okur. Hegel'in Mantık Bilimi eserinin iskeleti, bize aynı zamanda felsefe tarihinin geçtiği aşamaları verir.


Düşünce saf Varlık (Parmenides) ile başlar, bunun hiçbir belirlemesi olmadığı için Hiçlik (Budizm) ile aynı kapıya çıktığını fark eder ve bu çelişkiyi Oluş (Herakleitos) ile aşar. Oluş somutlaştığında bir "şey" olur. Bu şeyin nitelikleri vardır. Sonra düşünce sayılara, matematiğe odaklanır. Burası felsefe tarihinde Pisagorcuların ve doğa filozoflarının sahneye çıktığı yerdir. Her şeyi sayılarla, oranlarla ve ölçüyle kavramaya çalışırlar. Görünüş ve Öz, Özdeşlik ve Fark, Neden ve Sonuç gibi kategoriler burada doğar. Felsefe tarihinde Platon'un dünyayı İdealar (öz) ve Gölgeler (görünüş) olarak ikiye bölmesi bu aşamanın başlangıcıdır. Düşünce daha da derinleştiğinde, her şeyin arkasında yatan tek ve değişmez bir "Cevher/Töz" aramaya başlar. Bu, Orta Çağ felsefesinin, ardından Spinoza'nın (Tek Töz) ve Kant'ın (Fenomen/Numen ikiliği) aşamasıdır. Burası artık mantığın ve felsefe tarihinin zirvesidir. Artık anlayan zihin ile anlaşılan dünya birleşir. Hegel'e göre felsefe tarihinin bu son durağı, kendisinin kurduğu İdealist sistemdir. Parmenides ile başlayan o uzun yürüyüş, Hegel'in felsefesinde "Mutlak Fikir"in kendi kendini bilmesiyle tamamlanmıştır.


Adeta Kant'ın zıt (antinomi) olarak görüp "Burada aklın sınırı bitiyor" diyerek çöpe attığı kavramların hepsini birden Hegel aynı torbaya doldurup der ki:


- “İşte hakikat! Hakikat zaten bu zıtların birliğidir!


Onun yaptığı şey, bunların nasıl birbirine yol verdiğini ve nasıl birbirine dönüştüğünü, kendisi kalarak başkasını içerdiğini göstermektir.


Hegel’e göre evrende nihai anlamda tek bir gerçeklik vardır: Geist (Mutlak Akıl / Ruh).

Peki o halde karşımızda duran taş, ağaç, tabiat, yani "nesne" nedir? Hegel der ki; tabiat (nesnellik), Mutlak Ruh'un kendini kendi dışına atarak maddeleşmesi, yani "Dışlaşması"dır (Entäußerung). Tabiat, adeta uykuya dalmış, donmuş, kendi şuurunu kaybetmiş Ruh'tur. Dolayısıyla nesne, öznenin tamamen zıttı veya ondan kopuk başka bir boyut değil; bizzat öznenin "başkalık" (Anderssein) kılığına girmiş halidir.


Eğer Kant haklı olsaydı ve nesne bizden tamamen ayrı ve başka bir gerçeklik (Kendinde Şey) olsaydı, onu asla bilemezdik. Ancak Hegel'e göre bilen insan zihni (özne) ile bilinen doğa (nesne) aslında aynı rasyonel yapıya (Akla/Geist'a) sahiptir. İnsan (özne) doğayı (nesneyi) inceleyip onun kanunlarını, matematiğini, fiziğini kavradığında; aslında evrendeki Akıl, insan şuuru aracılığıyla yine kendi kendini kavramış olur. Yani özne nesneye baktığında aslında aynaya bakmaktadır.


Eski felsefeler (örneğin Spinoza) dünyayı sadece nesnel bir "Töz" (madde/tabiat) olarak görüyordu. Hegel ise Töz ile Özneyi birleştirir. Süje ve obje iki çelişik gerçeklik değildir. Aynı birliğin zıt görünüşleridir. Evren cansız, kör bir mekanizma (sadece nesne) değildir; evren, tıpkı bir insan bilinci gibi kendini gerçekleştirmeye çalışan devasa bir Özne'dir. Diyalektik sürecin en tepesine, yani "Mutlak Bilgi"ye ulaşıldığında özne, karşısındaki nesnenin aslında kendisi olduğunu (kendi aklının bir yansıması olduğunu) idrak eder ve ikilik ortadan kalkar.


Dolayısıyla özne ve nesneyi, ruhun içe ve dışa bakan iki yüzü olarak tanımladığınızda, dış dünyayı bilmek "yabancı bir şeyi" öğrenmek olmaktan çıkar; ruhun kendi sınırlarını genişletmesi, kendi potansiyelini idrak etmesi haline gelir. Hürriyet de budur.


Hegel'in kavramlarıyla insan başlangıçta eşyaya ve dış dünyaya karşı "başkası için"dir. İnsanın kendini gerçekleştirme serüveni, "başkası için" olmaktan çıkıp, "kendi için" olmaya geçiş sürecidir. İnsan kendi dışına çıkmış olarak doğar, başkasıyla belirlenir ve dünyaya fırlatılır; yani başlangıçta kendine yabancılaşmıştır.


İnsan (süje), karşısında duran yabancı dış dünyaya (nesneye/eşyaya) müdahale eder. Onu işler, ona şekil verir, toprağı eker, demiri döver. İnsan, eşyaya kendi aklının ve iradesinin mührünü vurdukça, nesne artık ona düşman bir "başkası" olmaktan çıkar. Eşyaya şekil veren insan, aslında kendi şuuruna şekil vermekte, kendi potansiyelini nesne üzerinde seyretmektedir.


İnsan, sadece elleriyle (emekle) değil, aynı zamanda aklıyla (bilimle, felsefeyle) da dış dünyayı kavrar. Başlangıçta insan için doğa olayları, kanunlar veya toplum, onu ezen anlamsız "zorunluluklar" (başkası) gibi görünür. Ancak akıl geliştikçe insan, dış dünyadaki o kanunların (fiziğin, matematiğin, ahlakın) kör tesadüfler olmadığını, bizzat "Külli Aklın" (Geist) işleyişi olduğunu fark eder. Karşısındaki aklın, kendi içindeki akılla aynı cevherden olduğunu anladığında yabancılaşma biter.


Bu, Hegel'in Spinoza'dan alıp kendi diyalektiğinde zirveye taşıdığı bir ilkedir. Hürriyet, kuralsızlıktan veya zorunluluklardan kaçmaktan doğmaz; aksine zorunluluğu kavramaktan doğar.


Evet, Hegel sistemine bu şekilde bir giriş yapmış olduk. Eleştirisini daha sonra yapacağız.

"Eski usullerle İslam’ın öğretilmesi devri artık bitti. Ümmî imanı kalmadı.

Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım… Allah’a giden yol sonsuz sayıdadır.

Resim, müzik, şiir, roman, mimari, tiyatro; sonsuz…

Bunlar arasından bir yol bulup o yolun dervişi olmaya bakın!"​​

Salih Mirzabeyoğlu

bottom of page