İbda Düşüncesinde Temel Kavramlar (2)
- Reha Kansu

- 2 gün önce
- 5 dakikada okunur

Tasavvufî açıdan “asıl-gölge” ilişkisi, Hak ile mümkün varlık arasındaki münasebettir. Asıl, hakikati kendinden olan, vücudu kendinden olan, varlığı zorunlu olan Hak’tır. Gölge ise kendi başına kaim olmayan, asıldan akis alan, onun aynı olmayan fakat ondan haber veren mümkün varlıktır. Bu durumda asıl-gölge ilişkisi, vücud-yokluk münasebetiyle ilgilidir. Hakiki vücud asla aittir; mümkün varlık ise vücut ile yokluk arasında, vücudun yokluğa düşen gölgesi gibi belirir. Mümkün varlık vardır, ama varlığı kendinden değildir; görünür, ama görünüşü asli değildir; mânâ taşır, ama bu mânâ kendi başına değil, asla nisbetledir. Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri’nin sözüyle, cehlin hususiyetlerinden biri “vahit olan vücudun birliğini çokluk âleminde görmek”, yani çokluğu kendi başına hakikat zannetmektir. İlim sahibi ise görünen eşyanın çokluğunda Vahdet-i Vücud’u ispat eder. Bu yüzden tasavvufta marifet, gölgeyi yok saymak değil, gölgeyi aslına bağlayarak görmektir.
Salih Mirzabeyoğlu’nda “gölge” de mümkün varlığın ontolojik statüsünü anlatan temel bir kavramdır. Asıl, kendi kendine kaim olan, hakikati kendinden olan, kaynak ve merkez olandır. Gölge ise asla bağlı, ondan akis alan, kendi başına müstakil hakikat olmayan, fakat aslı gösteren misal ve eserdir. Bu bakımdan, asıl-gölge ilişkisi, hakikatin kaynağı ile onun bağlı görünüşü arasındaki nisbet ilişkisidir. Gölge asıl değildir; fakat asıldan kopuk da değildir. İBDA diyalektiği, gölgeyi asıl yerine koymadan, gölgeyi de yok saymadan, her gölgeyi kendi aslına nisbetle okuma, ölçme, şekillendirme ve tatbik etme rejimidir. Bu tarif, diğer bütün ikilikleri içine alır. Çünkü bütün mesele, asıl ile gölge arasındaki nisbetin doğru kurulmasıdır. İBDA diyalektiğinde bütün temel ikilikler, bu asıl-gölge nisbetinin farklı sahalardaki görünüşleridir. Mânâ-kalıp ilişkisi görünüş/form ilişkisini; birlik-çokluk ilişkisi tecelli/derece ilişkisini; icmal-tafsil ilişkisi açılma/gelişme ilişkisini; merkez-çevre ilişkisi nisbet/mihrak ilişkisini açıklar. Burada dikkat edilmesi gereken, her kavram çiftinin birbirine göre yerinin değişebileceğidir. Ahmet, Mehmet’in kardeşidir ama bu, Ayşe’nin de dayısı olmadığı manasına gelmez. Bunun gibi, mesela Büyük Doğu, İslam’a nisbetle vasıtadır ama, İBDA’ya nisbetle kaynaktır.
Bunula birlikte, bizim tasnifimizdeki ilişkiler nisbet ilişkisidir; zıt kutup ilişkisi değildir. Zıt kutuplar meselesini asıl-gölgeyle karıştırmamak gerekir. İBDA diyalektiğinde zıt kutuplara misal olarak, biri varlığın, diğeri yokluğun temsilcisi olan ruh-nefs zıtlığını verebiliriz. Çünkü mânâ-kalıp, birlik-çokluk, merkez-çevre, icmal-tafsil gibi çiftlerde iki zıt kutup yok; asıl ile ona bağlı görünüş, merkez ile ona bağlı çevre, icmal ile onun açılımı, mânâ ile onun formu var. Dolayısıyla burada varlık-yokluk ilişkisini değil, varlık-oluş dikotomisini işleyeceğiz.
Mânâ-Kalıp İlişkisi
Kalıp, mânânın görünmesini, taşınmasını, tatbik edilmesini ve gerçekleşmesini mümkün kılan “form”dur. Burada temel hareket görünmeyenin görünmesi, iç olanın dışa çıkması, mânânın ifadeye kavuşmasıdır. Mânâ görünmek için kalıba muhtaçtır. Nasıl ki isim mânâyı taşır, mânâ isimde görünür. İsim, mânânın kalıba girmesidir. Mânâ kalıpsız kalırsa görünmez. Demek ki aslolan mânâdır. Kalıp, ona bağlı görünüş ve ifade şeklidir. Burada kalıp, şekil, kemmiyet ve madde aslî değildir; ama mânânın görünmesi için zarurîdir.
Mânâ-kalıp, muhteva-şekil, bâtın-zâhir ve keyfiyet-kemmiyet ikilikleri, asıl-gölge münasebetinin form meselesindeki karşılıklarıdır. Yani görünmeyen-görünen, iç-dış, öz-ifade, sır-tecelli ilişkilerinin ilk düzeni burada kurulmuş olur. Bâtın-zâhir ikiliği, Şeriat ve Tasavvuf bahsinin asıl omurgasıdır. Zâhir; bâtının hüküm, ifade, amel, şekil ve nizam alanında görünmesidir. Şeriat zâhirdir; hüküm, ölçü, yol, nizam ve dış çerçevedir. Tasavvuf bâtındır; marifet, kalb, sır, ruh ve iç oluş derinliğidir. Şeriat’sız tasavvuf sapma; tasavvufsuz Şeriat kabuklaşmadır. Dolayısıyla zâhir-bâtın bir bütündür. Büyük Doğu-İBDA ilişkisinde, Şeriat-Tasavvuf bahsinde, sahabe ve topluluk hakikati bahsinde, mezhep ve tasavvuf bahislerinde sürekli çalışır.
Eserlerde “sonsuzun surette, mânânın kalıpta, muhtevanın şekilde, keyfiyetin kemmiyette ve zamanın mekânda görünmesi” veya “ruhun pıhtılaşarak madde haline gelmesi” şeklinde kurulan bu ilişki, görünmeyen ile görünen, potansiyel ile aktüel, iç ile dış, mânâ ile ifade arasındaki intikali vurgular.
Mânâ-kalıp ilişkisi, asıl-gölge ilişkisinin ifade planındaki görünüşüdür. Mânâ asıldır; kalıp onun gölgesidir. Gölge, aslı gösteren, asıldan haber veren, asla nisbetle mânâ kazanan görünüş demektir. Kalıp mânânın aynı değildir; mânânın misali, sureti, izi, taşıyıcısıdır. Aynı ilişki muhteva-şekil, keyfiyet-kemmiyet, ruh-madde, isim-mânâ çiftlerinde de işler.
Birlik-Çokluk İlişkisi
“Asıl-gölge” düzeninin tecelli ve derece planındaki görünüşüdür. Tek bir hakikatin çok görünüşte belirmesidir. Bir olan asıldır; çokluk onun gölgeleri, akisleri, misalleri ve dereceli görünüşleridir. Su gibi “bir” olan keyfiyetin (mânânın) çeşitli kalıplardaki çokluk içinde görünüşünü ifade eder. Burada mesele bir mânânın kalıba girmesi değil, bir hakikatin çok tecelli ve derece hâlinde görünmesidir.
Mutlak Hakikat’in bir, tecellilerin çok olması; Peygamberî merkezin bir, sahabe vasıflarının çok olması; Kurtuluş Yolu’nun bir, mezhep ve içtihad tafsillerinin çok olması bu sınıfa girer. Çokluk asla bağlı kaldığı sürece aslın birliğini çoğaltmaz, parçalamaz, bozmaz; onu farklı derecelerde gösterir. Asıldan kopmuş çokluk ise dağılma ve sapmadır. Burada önemli olan, çokluğu yok etmek değil, çokluğu birliğe bağlı tutmaktır.
Merkez-Çevre İlişkisi
Burada mesele, çokluğun varlığı değil, çokluğun hangi merkeze göre mevkilendiğidir. Hakikatin bir merkezde toplanması ve çevrede ona nisbetle düzenlenmesidir. Çevre merkezin dışına atılmış alan değildir; merkezin etrafında anlam kazanan, onunla nisbetlenen alandır.
Mesela Fert Hakikati merkezdir; Topluluk Hakikati onun çevrede, kadroda, ümmette, mezhep ve vazife düzeninde görünmesidir. Fert Hakikati, Gaye İnsan-Ufuk Peygamber’de merkezlenir. Topluluk Hakikati ise bu fert hakikatinin sahabe kadrosunda, ümmette, mezhep ve vazife taksiminde aktüelleşmesidir. Topluluk hakikati, Peygamberî fert hakikatinin zaman ve mekân boyunca insan ve toplum meselelerinde vasıflandırılışının sayılı bir asılda temsilidir. Sahabenin içtihadı bu yüzden sıradan hüküm çıkarma değil, topluluk hakikatinin gerçekleşmesi ve toplulaştırma işidir. Yeni mesele, zamanî sahada belirir; sahabi onu zamanüstü merkeze bağlar ve topluluk hakikati içinde yerli yerine koyar.
İslâm’da önce bulma, sonra arama rejimi dediğimiz şey, aslın merkez olarak önce verilmiş olmasıdır. Arama, aslı icat etmek değil, asılın gölgeler âlemindeki akislerini doğru okumaktır. Zorunluluk-hürriyet ilişkisi de bunun içindedir. İBDA düşüncesinde hürriyet zorunluluğun iptali değildir; zorunluluğun şuuruna varıp onu vazifeye çevirmektir. Ölçü önceliği meselesi de bunun içindedir. Ölçü yoksa, oluş idraki de yoktur.
İcmal-Tafsil İlişkisi
İcmal-tafsil ilişkisi, esasında kuvve-fiil ilişkisidir; asıl-gölge münasebetinin gelişme ve açılma planındaki görünüşüdür. İcmal asıldır; tafsil onun zaman, mekân, mesele ve tatbik içindeki açılmış gölgesidir. Bu, mânâ-kalıp ilişkisinden daha farklıdır; çünkü burada görünme değil, açılma ve gelişme, yani potansiyelin aktüelleşmesi esastır. Esas olan, özde bulunan hakikatin zamanla açılmasıdır. İcmal, toplu hakikattir; tafsil, o toplu hakikatin açılmasıdır.
Tohum-ağaç misali bu ilişkiyi iyi anlatır. Ağaç, tohumun kendisini açmasıdır. Tohumda ağaç icmal hâlindedir; ağaçta tohum tafsil hâlindedir. Tekrarlarsak, burada mesele yalnız görünmeyenin görünmesi değildir; toplu, yoğun, öz hâlindeki bir hakikatin zamanla açılması, dallanması, mertebelenmesi, tafsil kazanmasıdır.
İstidad-gerçekleşme ilişkisi bunu anlatır. Büyük Doğu-İBDA ilişkisi de burada anlaşılabilir: Büyük Doğu’da icmal hâlinde bulunan mânâ, İBDA’da tafsil, işleyiş, mevzu, dil, metod ve tatbik kazanır. Büyük Doğu kaynak, gövde, mânâ, sebep, şekil, öz ve gaye olarak durur; İBDA onun yemişi, nakşı, zâhiri, oluşu, tebliği, işletilişi ve “niçin” kanadı olarak görünür. Aynı şekilde Peygamberî hakikat sahabede; sahabe hakikati mezhep, içtihad ve vazife taksiminde; Mutlak Fikir ise eşya ve hâdiseler karşısında tafsil edilir.
Zamanüstü-zamanî ilişkisi de asıl-gölge düzenine bağlıdır. Zamanüstü asıldır; zamanî olan onun tarih, hâdise, şart ve mekân içindeki gölgesidir. İBDA’nın iddiası, zamanüstü hakikati zamanî şartlarda işletmesi ve zamanî olanı zamanüstü ölçüye bağlamasıdır. Zamanî olanı mutlaklaştırmak, gölgeyi asıl yapmak olur. Zamanî olanı inkâr etmek ise asılın gölge alanındaki tatbikini yok saymak olur.
Değişme-değişmezlik ikiliği de burada belirir. Değişmezlik asıldır; değişme onun oluş sahasındaki görünüşüdür. Değişmez olan Mutlak Fikir’dir; değişen eşya ve hâdiseler zeminidir. Fakat değişmez hakikat, değişen şartlara tatbik edilmezse hayatta görünmez. Değişen şartlar da değişmez ölçüye bağlanmazsa hakikat iddiasını yitirir. İBDA diyalektiği, değişmeyeni koruyarak değişeni kavramak, değişeni işlerken değişmeyeni zedelememek demektir.

