top of page

Salih Mirzabeyoğlu’nun “Bütün Fikrin Gerekliliği” Tezi (1)

Salih Mirzabeyoğlu Bütün Fikrin Gerekliliği

Maddeci felsefe ve evrimci antropoloji, insanın ve bilincin gelişimini bir “deneme-yanılma” süreci olarak okur. Epistemolojik olarak bu antitezin en belirgin temsilcisi, diyalektik materyalist bilgi teorisi ve tecrübeci ekollerdir. Bu teorilere göre bilgi, doğrudan doğruya dış dünyadan ve pratikten kaynaklanır. Bu anlayış, bilginin kökenini insanın üretim faaliyetlerine, tabiatla girdiği fizikî mücadeleye ve edindiği ampirik tecrübelere indirger. Hatta bu çerçevede, insanın düşünen bir varlık olmadan önce alet yapan bir varlık olduğunu öne sürerek, aklın ve düşüncenin, hayatta kalma mücadelesinin ve istihsal pratiğinin sonradan ortaya çıkan bir yan ürünü olduğunu iddia eder.


Bu görüşe göre ilk insanlar, doğru ile yanlışı ayırt edebilecek bir şuurdan, dilden ve ahlaktan yoksun olarak, tıpkı hayvanlar gibi güdüleriyle hareket ettikleri bir tabiî yaşama halinde bulunuyorlardı. Tabiî yaşama halinde insanlar, çevrelerindeki tehlikeler karşısında korkak ve çekingen bir şekilde, tıpkı diğer hayvanlar gibi varlıklarını koruma içgüdüsüyle hareket ediyorlardı. Maddeci anlayışa göre, doğaya karşı verilen hayatta kalma mücadelesi insanı alet yapmaya zorlamış, bu üretim ve istihsal faaliyetleri sırasındaki deneme-yanılmalar da zamanla zihnî kapasiteyi genişletmiştir. İşleyen ve üreten insan, eylemlerinin sonuçlarını gözlemleyerek neyin faydalı (doğru) neyin zararlı (yanlış) olduğunu bizzat bu eylemlerin tekrarlarıyla öğrenmiştir. Dolayısıyla dil, düşünce ve bilgi, doğa şartlarına uyum sağlamak ve hayatta kalmak için sayısız nesil boyunca süren bir tekâmül zincirinde sonradan tesadüfen ve zorunlulukla elde edilmiş araçlardır.


İşin epistemoloji boyutuna gelindiğinde, diyalektik materyalizm bu deneme-yanılma sürecini kesin bir sistematiğe bağlar. Bu teoriye göre bilgi, pratikten teoriye, sonra kurulan bu teoriden tekrar pratiğe dönülmesiyle sayısız kez tekrarlanarak inşa edilir. Evrimci ve maddeci bilgi teorisi, bu mekanizmanın sonsuz daireler içinde kendini tekrarladığını ve her yeni deneme-yanılma döngüsüyle pratiğin ve teorinin muhtevasının daha yüksek bir seviyeye eriştiğini savunur. Sosyal düzen, ahlak ve hukuk da bu deneme-yanılma sürecinin kaçınılmaz birer neticesi olarak görülür.


Salih Mirzabeyoğlu, "Bütün Fikrin Gerekliliği" adlı eserinin epistemolojik temelini oluşturan "Doğru düşünce olmadan, doğru düşünce faaliyeti olmaz" tezini, doğrudan diyalektik materyalizmin bu bilgi teorisine karşı konumlandırır. Mao'nun, doğru bilginin ancak maddeden şuura, şuurdan maddeye, yani pratikten teoriye ve tekrar pratiğe giden sürecin sayısız tekrarıyla kazanılabileceği yönündeki görüşünü alıntılayarak, zihinde bir "doğru" referansı olmaksızın, dış dünyadan gelen verilerin veya sayısız pratiklerin kendi kendine bir "teori" veya "hakikat" üretmesinin imkansızlığını ortaya koyar. Teorinin kendisi "doğru" olan değil, ancak doğrunun ve yanlışın kendisiyle muhakeme edileceği bir ölçüdür. Eğer insan aklında baştan bu ölçü (ilk doğru) bulunmasaydı, pratiklerin sayısız tekrarıyla hiç yoktan bir değerlendirici şuurun oluşması beklenemezdi.


Fayda veya zarar, doğru veya yanlış gibi kavramların bir muhasebesinin yapılabilmesi, ancak en başından "düşünmeyi bilen" bir varlığın mevcudiyetiyle mümkündür. Doğruyu sırf pratiğin tekrarlarıyla elde etmeye çalışmak faydacı (pragmatist) bir yaklaşımdır; ancak "fayda" veya "zarar", "doğru" veya "yanlış" muhasebesi yapabilmek için bile öncelikle "düşünmeyi bilen" bir varlık olmak gerekir. Düşüncenin olmadığı bir yerde ne faydadan ne zarardan ne doğrudan ne de yanlıştan söz edilebilir. Eğer insanlık sadece geçici olarak yan yana gelen yığınlar halinde "deneme-yanılma" ile düşünceyi icat etmiş olsaydı, "dil" ve "düşünce"nin insan tabiatında sonradan ortaya çıkan arızi birer vakıa olduğunu kabul etmek gerekirdi. Oysa insanın şuura bağlı faaliyetleri, ancak "ben şuuru" ile ele alındığında doğru, iyi ve güzeli elde etme çabası olarak anlam kazanır.


Bu önceliğin en büyük ispatı ise dil (konuşma) mucizesidir. Hayvanların hayatı, dış dünyanın uyarılarına göre işleyen, öğrenilmeye gerek duyulmayan ve önceden hazırlanmış doğuştan gelen tepkiler (içgüdüler) zincirinden ibarettir. Hayvan bu sürecin şuurunda değildir ve onun öğrenmek dediğimiz eylemi bile sadece hareket kolaylığı sağlayan bir alıştırmadan ibarettir. Dil ise, içgüdünün doğuştan var olan donuk tepkilerinin tam aksine, dış alemin şuuruna varmak demektir ve mutlaka öğrenilmesi gerekir. Örneğin bir papağan insan sesini taklit edebilir ve bizim için manalı gelen sesler çıkarabilir; ancak papağan konuşmuyor, sadece ses çıkarıyordur. Çünkü konuşma ve dil, sesin ve suretin ötesindeki "mânâ"yı kavramayı gerektirir; papağan düşünmediği için onun çıkardığı seste bir dil şuuru yoktur.


Maddeci felsefe, dilin tek tek kelimelerin icat edilmesiyle yavaş yavaş oluştuğunu varsayar. Oysa bir şeyin belirtilmesi ve tanımlanması, ancak bir "dil sisteminin" desteğiyle mümkündür. Sadece tek bir kelimeden hareket eden ve tek bir belirli şeyi gösteren bir dil yoktur. Her kelime, ancak başka kelimelerle olan bağlantıları ve ayrım münasebetleri sayesinde bir anlam ifade eder. Zihin, bir nesneyi adlandırabilmek için nesneyi diğerlerinden ayıracak o kavram sistemine peşinen sahip olmalıdır. Bir dili konuşmak ve onu eşyaya uygulamak, doğrudan doğruya tam bir dil sistemine katılmak demektir. Bu nedenle dil, deneme-yanılma ile parça parça yoktan var edilemez.


Doğru düşüncenin, sadece sayısız pratiklerin ve tecrübelerin tekrarlanmasıyla sonradan elde edilebileceği tezi, sebep-sonuç zincirini tersinden kurmak gibi bir safsata içerir. Eğer ilk insanda hakikati kavrama yetisi, dili kullanma kapasitesi ve doğru ile yanlışı ayırt etme melekeleri baştan mevcut olmasaydı, hangi tecrübe ona bu melekeleri yoktan var ederek verebilirdi? Tecrübenin kendisi, yargıda bulunacak bir aklı ve o aklın dayanacağı sarsılmaz ilkeleri peşinen gerektirir. Düşünme eylemi ise doğrudan "konuşabilme-dil" özelliği ile ilgilidir. Dilin ise sayısız pratiğin tekrarıyla (sonradan) oluşması mantıken imkansızdır. İnsan kendi kendini, kendi kabiliyetleri ve imkanlarıyla yaratmış değildir; o, topluluklarını dil içinde kurmuş ve yine dil ile kendisini bulmuştur. İnsanın "toplumda varlık" oluşunun idrakine ermesi doğrudan dil sayesinde gerçekleşmiştir. Bu durum, insanın dilin içine doğduğunu, akıl keyfiyetini ve düşünmeyi onunla bulduğunu, dolayısıyla anlamsız homurtulardan yavaş yavaş "insan"a dönüşmediğini gösterir.


İlk dil ve ilk doğru, ilk insanla birlikte vardı; nitekim ilk insan aynı zamanda ilk Peygamberdi. Eğer peygamberlerin bu mutlak ölçüleri "bildirmesi" olmasaydı, insanda ne iyi-kötü idraki ne de ahlaki bir şuur oluşabilirdi. Eğer insanın özünde bir "doğru düşünce" olmasaydı, vardığı sonuçların doğru olup olmadığını bilemeyeceği gibi, evrende "düşünce" veya "doğru" diye bir kavramdan da söz edilemezdi. Eğer insanlık serüvenine 0'dan, yani hiçbir hakikat veya doğru tasavvuru olmadan (karanlıkta) başlasaydı; sadece deneme-yanılma yaparak neyin "doğru" olduğunu nasıl keşfedecekti? Bir varlık "yanlış" yaptığını fark edebilmek için bile "doğru" kuralını bilmek zorundadır. Aksi halde bulduğu şeyin hakikat olduğunu tanıyamazdı. Zihin ne aradığını bilmiyorsa, bulduğunda onun "doğru" olduğunu kavrayamaz.


İşte Salih Mirzabeyoğlu’nun “mutlak fikrin gerekliliği” tezinin, “bilginin kaynağı” meselesine bakan yönü budur. Diyalektik süreç, var olan bir potansiyeli işleyerek geliştirir. Ancak şuurun "hiç" olduğu bir başlangıç noktasında, sayısız pratik tekrar edilse bile bu tekrarlar kendi kendine bir şuur "yaratamaz". Zira pratik dediğimiz eylemin kendisi, zaten belli bir yönelime sahip bir bilinci gerektirir. Maddeci felsefeciler (mesela Engels), diyalektiğin sadece insan zihninde değil, tabiatın işleyişinde de şuursuzca işlediğini savunarak, bu eleştiriye cevap vermeye çalışırlar. Ancak Salih Mirzabeyoğlu’nun buna da cevabı vardır:


- “Diyalektiği tabiata taşırsanız, bizzat diyalektiğin kendisi ortadan kalkar!


Çünkü tabiatın diyalektiği olabilmesi için, öncelikle tabiatın bir "bütün" olması gerekir. Marks, tarihin diyalektik oluşumunu tanımlarken, insan toplumlarındaki üretim ilişkilerinin bir bütün teşkil ettiği fikrinden hareket etmiştir. Nitekim diyalektik kanunları, toplumu ortaya çıkaran bir bütünleme hareketinin ifadeleridir. Oysa modern fizikçilerin de kabul ettiği üzere tabiat bir sonsuzluktur, hatta sonsuz derecede bir sonsuzluktur. Tabiatın her seviyesi kendi içinde sonsuzdur. Sonsuzluk gerçeği her türlü "bütünü" ortadan kaldırıp dururken, orada diyalektik bir işleyişten söz edilemez. Tabiatta bir bütünlük olmadığı için, diyalektiğin kanunları bu sonsuzluktan başlayarak göz önüne alınırsa, bu kanunlar serilerin ve çatışmaların sonsuzluğu içinde dağılıp gider. Bir sistem gelişir, bir süre sonra olumsuz sayılır; ancak ardından bir başka oluşum gelerek hem o olumsuzluğu ortadan kaldırır hem de sistemi yok eder.


Bu tahlil, esasında, Sartre’a aittir ve Mirzabeyoğlu bu tahlili kendi düşünce zeminine oturtur. Mirzabeyoğlu’na göre bir kısım için doğru olan bir hususun, sırf bu sebepten dolayı "bütün" için de doğru olduğunun iddia edilmesi bir terkip hatasıdır. İnsanlar, tamamen gelişigüzel hadiselerden bir nizam (düzen) kurmaya karşı derin bir eğilime sahiptirler. Gelişigüzel hadiseleri belli bir kanuna göre cereyan ediyormuş gibi görmek kolaydır. Tıpkı bayır aşağı akan bir suyun geçeceği yolları bulmasına bakıp da suya "zekâ" atfetmenin yanlış olması gibi, tabiatın kör işleyişine "diyalektik bir ilerleme" atfetmek de insan şuurunun (normatif şuurun) bir yanılsamasıdır. Mirzabeyoğlu bu kapsamlı analiziyle şu temel fikre varır: Madde, kendi kendine diyalektik bir çatışma ile şuuru, dili veya ahlakı üretemez. Şuurun ilk meydana çıkış anında, maddî veya istihsal (üretim) faaliyetinin ona hiçbir fayda sağlamayacağı açıktır. Zira bilginin doğuşunda, şuurun sıfıra indirildiği bir durumda hiçbir diyalektik işlemez.

"Eski usullerle İslam’ın öğretilmesi devri artık bitti. Ümmî imanı kalmadı.

Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım… Allah’a giden yol sonsuz sayıdadır.

Resim, müzik, şiir, roman, mimari, tiyatro; sonsuz…

Bunlar arasından bir yol bulup o yolun dervişi olmaya bakın!"​​

Salih Mirzabeyoğlu

bottom of page