Topçu ve Necip Fazıl’ın İdealist Praksis Teorisi: Aksiyon
- Reha Kansu

- 30 Mar
- 11 dakikada okunur

Giriş
Kökleri Fransız filozof Maurice Blondel’in “aksiyon felsefesi”ne uzanan “aksiyon” kavramı, Türk düşünce hayatında Nurettin Topçu ve Necip Fazıl gibi isimler tarafından yeni sentezlere kavuşturulmuştur. Her iki düşünür de insan hayatının pasif bir kabullenişten ziyade, yüce bir ideale bağlanarak eşya ve hadiseler üzerinde irade göstermekle anlam kazanacağı noktasında birleşir. Ancak bu "aksiyon"un doğası konusunda kendi düşünce sistemleri içinde farklı sentezler ortaya koymuşlardır.
Topçu’nun “İsyan Ahlakı” tezinde bu felsefe, yönünü Anadolu'nun mistik ruhuna çevirmiş ve tasavvufî bir terminolojiyle yerlileştirilmeye çalışılmıştır. Necip Fazıl’ın “İman ve Aksiyon” eserinde vücut bulan sentez ise, İslamî bir tarih anlayışına bağlı idealist bir praksis teorisi olarak karşımıza çıkar. Her iki ismin “aksiyon” anlayışını karşılaştırmalı olarak ele alabilmek için, öncelikle bu kavramın felsefi temellerini atan Blondel’den başlamak elzemdir.
Blondel’in Aksiyon Felsefesi
1893 yılında Sorbonne Üniversitesi’ne sunduğu “Aksiyon” (L'Action) adlı doktora teziyle felsefesinin temelini ortaya koyan Maurice Blondel, insanın istese de istemese de her an bir eylemde ve seçimde bulunmak zorunda olduğu gerçeğinden yola çıkarak, insandaki aklî, hissî ve iradî bütünlüğü "aksiyon" kavramında eritmeyi başarmıştır. Hayatın yaşanmaya değip değmeyeceği sorusunun cevabı, ona göre aksiyonda, eylemde aranmalıdır. İnsan, hakikati kendi eyleminin diyalektiği içinde bizzat tecrübe ederek bulmak zorundadır.
Blondel'in diyalektiğinin kilit noktası şudur: Biz, isteyen irademizin var gücüyle bir nesneye yönelir, onu elde ettiğimizde tam bir tatmin yaşayacağımızı düşünürüz; fakat o nesneyi elde ettiğimiz an, içimizdeki arzunun o nesneden çok daha büyük olduğunu, istenen hiçbir şeyin isteyen iradeyi tatmin etmeye yetmediğini acı bir şekilde fark ederiz. Dolayısıyla insan, sürekli olarak kendi yarattığı eserleri aşan, kendi ulaştığı hedefleri yetersiz bulan ve hep daha ötesini, hep mutlak olanı arzulayan bir varlıktır. Hiçbir sonlu eylem, içimizdeki o sonsuzluk hasretini dindiremez. En yüce ahlâkî eylem, en kusursuz sosyal düzen veya en derin insani aşk bile, o "isteyen irade"nin beklediği o mutlak ve eksiksiz doyumu veremez. İnsanlık ne kadar çabalarsa çabalasın, yeryüzünde cenneti kuramaz, çünkü insanın içindeki arzu yeryüzüyle, tarihle, maddeyle veya zamanla sınırlandırılamayacak kadar büyüktür. Bütün çabalarına, bütün başarılarına, bilimine, sanatına ve ahlakına rağmen insan, kendi kendine yetmeyen, kendi içinde daima bir eksiklik taşıyan bir varlıktır. Bu bitmek bilmeyen diyalektik süreç, insanı sürekli olarak yeni eylemlere, daha büyük hedeflere ve nihayetinde kendi varoluşunun sınırlarını sorgulamaya iter. Bu noktada akıl ve felsefe kendi sınırlarını tanır ve susar; çünkü felsefe o mutlak olanı, o doğaüstü olanı üretemez, sadece onun eksikliğini, ona duyulan mutlak ihtiyacı gösterebilir.
Özetle Blondel, aksiyonu, insanın eksikliğini aşma ve sonsuzluğa, yani mutlak hakikate ulaşma arzusu olarak tanımlamıştır. Felsefesinin kalbinde, insanın içindeki sonsuz arzular ile dış dünyada gerçekleştirebildiği eylemler arasındaki kapanmaz mesafe yatar. Ona göre elde edilen her şey, bir süre sonra ruha dar gelmeye başlar. Bu tatminsizlik ve yetersizlik hissi, insanı kendi benliğinin sınırlarını zorlamaya iter. İnsan önce kendi dar çemberinden çıkarak ailesine, ardından topluma ve nihayetinde tüm insanlığa fayda sağlayacak daha geniş çaplı eylemlere girişir. Fakat eylemin ufku ne kadar genişlerse genişlesin, insan yeryüzündeki hiçbir maddi veya sonlu gerçeklikte o nihai huzuru bulamaz. Blondel’e göre insan, eylemin bu kaçınılmaz yetersizliği karşısında kendi içine kapanıp umutsuzluğa düşmek yerine, aşkın bir iradeye, yani Allah'a yönelmek durumundadır. Bu teslimiyet, bir eylemsizlik değil, aksine insan iradesinin gerçekleştirebileceği en büyük, en hür ve en tam eylemdir.
Sonuç olarak Blondel’de aksiyon, insanın kendi varlığını sürekli olarak aşma çabasıdır; bedenden zihne, zihinden topluma, toplumdan ahlaka ve ahlaktan Allah’a doğru, durmak bilmeyen bir mücadeledir. Blondel, bu anlayışıyla, devrinde Fransa’da hâkim olan pozitivizm, rasyonalizm gibi akımlara karşı çıkmış; mücerret kavramlara indirgenmiş felsefelerin insanın en temel gerçeğini, yani "hayatın kendisini" ıskaladığını vurgulamıştır. Nitekim insan sadece düşünen değil, aynı zamanda arzulayan, karar veren ve eyleme geçen bir varlıktır. Bu yaklaşım, sadece Hıristiyan teologları değil, aynı zamanda varoluşçu filozofları ve fenomenologları da derinden etkilemiştir. Sartre, Merleau-Ponty, Heidegger gibi düşünürlerin insanın dünyaya fırlatılmışlığı, eylemde bulunmanın kaçınılmazlığı ve insanın karar yoluyla kendini var etmesi üzerine geliştirdikleri fikirlerde Blondel'in açtığı yolun izlerini görmek mümkündür.
Nurettin Topçu’nun Aksiyon Anlayışı
Temelinde “sonlu olanın sonsuz olana duyduğu iştiyak” ve “kendini aşma iradesi” yer alan Blondel’in felsefesini, Fransa'daki eğitimi sırasında doğrudan inceleyen ve ondan derinden etkilenen Nurettin Topçu, bu kavramı Türkçeye "hareket" olarak tercüme etmiş ve “İsyan Ahlakı” tezinin merkezine oturtmuştur. Topçu, Blondel'den devraldığı mirasla, aksiyonu insanın iç dünyasındaki sonsuzluk arzusunun yeryüzündeki sonlu çırpınışı olarak okur. Onun için aksiyon, insanın kendi nefsine, maddeye ve mekanik düzene karşı gösterdiği ahlaki bir isyandır. Ancak Blondel'in felsefesi, özü itibarıyla Katolik inancının modern dünyaya karşı geliştirdiği felsefi bir savunmadır. Bu inançta, dünyevi yozlaşmaya karşı çile çekerek arınmak ve irade yoluyla Allah’a ulaşmak esastır. Topçu ise kavramı Türkçeleştirmekle birlikte, onun Katolik mistisizminden ilham alan mahiyetine dokunmaz. Topçu'nun aksiyonu, merhamet ve ıstırap üzerine kuruludur. İnsan acı çektikçe, dünyanın kötülükleri karşısında kanadıkça derinleşir ve Allah'a yaklaşır.
Topçu, ahlakın temelini eyleme (hareket) ve sorumluluğa dayandırır. Gerçek ahlak, insanın ilahi iradeye iştirak etmesi ve kendini uysallaştıran her türlü esarete karşı "isyan" etmesiyle başlar. Bu ahlaki hareketin ilk ve en temel şartı hürriyettir. Gerçek hürriyet ise iradenin dış etkenleri bertaraf edip kendi eylemini bizzat kendi şuuruyla belirlemesidir. Bu anlamda insan ancak hareket ettikten ve bu kararlılığı gösterdikten sonra yeniden doğarak hürriyetin gerçek anlamına ulaşır. İnsanın isyan edebilmesi ve bu hürriyeti tadabilmesi için öncelikle neye karşı esir olduğunu bilmesi ve bu esaret zincirlerini kırması gerekir. Hürriyetin karşısındaki en büyük engeller, insanın bizzat kendi yarattığı veya boyun eğdiği esaret biçimleridir. Bu esaretler, sırasıyla beden, toplum ve devlettir. Topçu'ya göre ferdin bu üç boyutlu esaretten kurtuluşu, kendini toplum dışına atmakla değil, sorumluluk yüklenerek kendi hareketleri üzerinde hâkimiyet kurmasıyla mümkündür. Sorumluluk, insanı esarete karşı başkaldırmaya iten "bir emir"dir. Dolayısıyla Nurettin Topçu’ya göre gerçek ahlak, insanı esir eden bedenî içgüdülere, şahsiyeti ezen sosyal baskıya ve devlet otoritesinin zorbalığına karşı hür bir isyan ve başkaldırı eylemidir. İsyan Ahlakı, Max Stirner'in anarşizmi gibi yıkıcı değil, insanın Allah'a olan yönelişi ve ilahi iradenin insan eylemindeki tecellisidir. Topçu, bu felsefeyi İslam tasavvufuyla harmanlamış ve Hallac-ı Mansur gibi sufilerin teslimiyetini model alarak, gerçek isyanın insanın benliğinden sıyrılıp ilahi iradede erimesi olduğunu savunmuştur.
Topçu'nun bütün felsefesi "hareket" üzerine kuruludur ve eylemsizliği, pasif köşeye çekilmeyi şiddetle reddeder. Schopenhauer'ın eylemsiz hiçliğini ve Hint mistisizminin dünyadan tamamen kopan sözde vecd halini "sonuçsuz bir kötümserlik" ve eylemsizlik olarak eleştirir. Topçu'ya göre gerçek mistiklik, dünyadan el etek çekmek değil; insanın kendi sınırlarını aşarak ilahi iradeye katılması, haksızlıklara ve zalimlere karşı yeryüzünde bir "isyan" başlatmasıdır.
Bununla birlikte, Topçu’nun Maurice Blondel'in "aksiyon" felsefesini ve kavram şemasını temel aldığı, kendisinin saklamadığı bir gerçektir. Ayrıca İslam tasavvufunu tahlil ederken Louis Massignon’un Hallac-ı Mansur okumalarından yoğun bir şekilde faydalanır. Bunun sonucu olarak Topçu, tasavvuf yorumlarında esasen Katolik-Spiritüalist bir iskelet kullanır. Mesela onun model aldığı Hallac, şeriatın zahiri kurallarını aşarak ilahi aşk sarhoşluğuyla "Ene'l Hakk" diyen bir figürdür. Topçu, Hallac'ın darağacındaki sonunu ise, tüm insanlığın günahlarını sırtlanıp kendini kurban eden Katolik bir feda ritüeline benzetir:
- “Kendisini suçlayanların günahlarını satın almak için Hallac, darağacında Allah'ına şu hayret verici şekilde yalvarıyordu: 'Onları affet ve beni affetme...'"
Topçu, açıkça Hallac'ı çarmıhtaki İsa'ya dönüştürmüştür. Zira Topçu’nun sisteminde ve onu besleyen Batılı kaynaklarda ise eksik kalan çok temel bir nokta vardır. İslâm, Hristiyanlığın aksine bedeni ve bedene ait dürtüleri asli bir günahın mirası olarak görmez. İslâm ahlak düşüncesinde (mesela İmam Gazali’de açıkça), insanın doğuştan getirdiği güdüleri yok etmek değil, onları "itidal" çizgisine çekmek ve terbiye etmek esastır. Her ne kadar Topçu, Anadolu sufilerinin tarih boyunca eyleme geçtiklerini söyleyerek kendi mistisizmini pasiflikten kurtarmaya çalışsa da kurduğu felsefe, ıstırap, çile ve bedenin reddi üzerine inşa edildiği için ister istemez Hristiyan mistisizminin yankılarını taşır. Yine tasavvuf, insanın dünyaya, paraya, makama veya karşı cinse duyduğu arzuyu bir tamamlanma ihtiyacının yansıması olarak okur. Bu arzuların temelinde, bilerek veya bilmeyerek Allah'ı arama eğilimi yatar. Nurettin Topçu ise insan doğasındaki bu eğilimleri Katolik bir sığlıkla sadece şeytani günahlar, bayağı iştihalar ve ruhun önündeki pislikler olarak değerlendirir.
Dolayısıyla Topçu’nun düşüncesi, Katolik mistisizminin ve Maurice Blondel'in hareket felsefesinin üzerine zoraki bir tasavvuf hırkası giydirilme çabasından ibarettir. Topçu, İslam tasavvufunun insanın kemale erme yolculuğunda dünyevi olanı da aynı arayışın bir parçası olarak gören bütüncül yapısını kavrayamamış; bunun yerine Katoliklerin günah ve azap odaklı beden düşmanlığını merkeze almıştır. Zira İslam tasavvufunda beden ve madde, tekâmül yolculuğunda ruhun bineğidir. Tasavvuf, nefsi öldürmeyi değil, onu terbiye etmeyi hedefler. Topçu'nun ahlak anlayışı ise, bedenin eziyet çekmesi üzerine kuruludur.
Bu eklektik ve kopist yaklaşım, Topçu'nun referanslarında açıkça sırıtıtır. O, ruhi olgunluk ve vecd anlayışını peygamberlerden veya İslâm mutasavvıflarından ziyade Hristiyan azizleri üzerinden şekillendirir. Var Olmak kitabında havari Saint Pierre'i şu sözlerle yüceltir:
- "Bu düşünüşün büyük sırrına erenlerden Saint Pierre, ilk Hıristiyanları zalim Neron'a bırakarak Roma'dan kaçarken, Mesih’in kendini karşılayan hayali karşısında yere kapandı ve mazlum cemaatle birlikte ölmenin sevinçli iradesine sığındı..."
Başka bir örnekte yine bir Katolik azizesini referans gösterir:
- "Sainte-Thérèse, senelerce bedenini zevke gıda yaptıktan sonra bir büyük ruh hamlesiyle Allaha kavuştu."
İsyan Ahlâkı'nda da aynı azizeyi mistik birliğin zirvesi olarak sunar:
- "Allah, ruhu birleşmek üzere yükselttiği zaman, der Sainte Thérèse, O'nun hakiki bilgeliği ruhuna daha iyi işlemek gayesiyle olanca gücüyle tabii hareketi askıya alır...”
Bu çarpık okuma o kadar ileri gider ki, Topçu İslam tasavvufuna ait tecrübeleri, Hristiyan sembolizmiyle aynı kefeye koyar:
- "Bu yokluk iradesi, bu ihtiraslı ölüm arayışı ile «var olmak istemeyen» ebedi hayata yeniden doğmak üzere boş ve geçici arzularla kirlenmiş varlığımı yok etmek isteyen genç Jean de la Croix'nın «manastır hayatı iradesi» arasında çarpıcı bir benzerlik yok mudur?"
Bu satırlar, İslam'ın varlık neşvesinden ve yaratılış hikmetinden tamamen uzak, Hristiyan varoluşçuluğunun o karanlık, suçluluk duygusuyla bezenmiş ve yaşamak eylemini bir "mahkûmiyet" olarak algılayan ruh halinin birebir tercümesidir.
Topçu'nun aslında Allah Resulü’nü ve İslam’ın ilk dönemini de kendi Blondelci-Mistik şablonuna uydurarak okuduğunu görebiliriz. Örneğin, Gandhi'nin "katıksız bir Hint dervişi" olarak emperyalizme karşı gösterdiği pasif direnişi överken, bunu Hz. Muhammed'in cihad idealine yakın görür:
- “Bizim nazarımızda kendi içgüdülerine olduğu kadar, işgalci yabancı barbarlığa karşı da başkaldıran Gandhi, bu noktada, ferdin hür hareketini engelleyen nefsine ve yine hür hareketin yeryüzünde yayılmasını engelleyen güç ve devlet kuvvetlerine karşı savaşını yönetmiş olan Hz. Muhammed’in cihad idealine gerçekten yaklaşmaktadır.”
Oysa Gandhi, Hint mistisizminin zaafını da ortaya koyan bir çeşit pasif aksiyon sahibidir. “İslam’ın cihad ideali” ise bedeni ve dünyayı yok sayan bir çilecilik değildir.
Ortaya konan bu tablo, bir düşünürün farklı kaynaklardan beslenip yeni bir ufuk açmasından ziyade; yabancı bir paradigmayı hiçbir süzgeçten geçirmeden alıp kendi zihin dünyasına monte etmesinin dikkate değer bir örneğidir. Orijinal bir sentezci olamamasının temel sebebi, aldığı Batılı malzemeyi hazmedip dönüştürememesi, onu kendi inanç ve kültür dokusunun itidal çizgisine uygun bir şekilde eritememesidir. Nurettin Topçu, tasavvufu ve İslam irfanını kendi felsefesinin temeline yerleştirip oradan bir dünya görüşü çıkarmamış; Maurice Blondel'den, Schopenhauer'dan ve Katolik mistiklerden edindiği felsefi reçeteyi aynı şekilde tasavvufa uygulamaya çalışmıştır. İnsanın her halini Allah'a doğru bir yöneliş ve tekâmül fırsatı olarak okuyan tasavvufi hikmetlerin yerine, bedeni dikenlere atan azizlerin karanlık çileciliğini ikame etmiştir. Nihayetinde onun "İsyan Ahlâkı", İslam'ın eylem ve ahlak anlayışından ziyade, kendi zihninde yarattığı Hristiyanî bir çilekeşin, içinde bulunduğu bedene ve maddeye karşı başkaldırısından ibaret kalmıştır.
Netice olarak, Nurettin Topçu’nun “İsyan Ahlakı” tezi, temelde Fransız düşünür Maurice Blondel'in koyu Katolik mistisizmine dayalı "aksiyon" felsefesinin kaba bir tercümesinden ve bu tercümenin, derinlemesine nüfuz edemediği İslam tasavvufunun kavramlarıyla zorlama bir şekilde örtüştürülmesinden ibarettir. Topçu, kendi felsefesinin temeline Blondel'in "Hareket, insan ile Allah'ın bir terkibidir" düsturunu yerleştirmiş ve bütün argümantasyonunu bu Katolik aksiyon felsefesi üzerine inşa etmiştir. Mesele sadece Batı'dan bir çerçeve ödünç alması değil, bu çerçeveyi derinlemesine nüfuz edemediği İslam tasavvufuna cebren giydirmeye çalışmasıdır. Topçu'nun tasavvufu Hıristiyanî bir sığlıkla değerlendirip, şehvet ve gazabı yalnızca cinsî iştiha ve servet hırsına indirgeyerek bedeni lanetlemesidir. Blondel’in felsefesinin özünde yatan Katolik teolojisinin ve Hıristiyan çileciliğinin, İslam’ın dünyaya ve bedene bakış açısıyla, yani itidal ve şeriat ekseniyle bütünüyle uyuşmamasıdır. Topçu, "İsyan Ahlâkı" adlı eserinde bu felsefi altyapıyı tasavvufi bir terminolojiyle yerlileştirmeye çalışsa da Hıristiyan mistisizmine has dünyaya sırt çevirme, bedeni hor görme ve ıstırabı yüceltme psikolojisinin, İslam’ın dünyayı imar etmeye yönelik “nizam kurucu” iradesini gölgelediği görülmektedir. Toplumdan, devletten ve yasalardan kaçan, sadece kendi içinde "Allahsız benliği ile Allahlı benliği" arasında bir iç savaş yürüten bu münzevi profilin yeryüzünü imar etmesi imkânsızdır.
Necip Fazıl’ın Aksiyon Anlayışı
Büyük Doğu düşüncesinin mimarı Necip Fazıl'ın “aksiyon” anlayışı ise kaynağını doğrudan İslâm'ın cihad ve halifelik anlayışından alan, dünyanın dışlanmasını değil, İlâhî nizam etrafında yeniden şekillendirilmesini hedefleyen ve hem iç (nefs) hem dış (toplum) dünyayı aynı anda fethetmeyi gaye edinen bütüncül bir praksistir.
Öncelikle Necip Fazıl, tasavvufî varlık görüşü doğrultusunda bazı temel antropolojik kabullere sahiptir. Buna göre, alemde her şey bir başkasının varlığında erimeye (yok olmaya) direnirken, bir başkasını da kendine döndürmeye memurdur. Su ve ateş gibi maddi unsurlardan başlayarak bitki, hayvan ve insan mertebelerine doğru çıkıldıkça bu var olma mücadelesi şiddetlenir. İnsanın da her eyleminin temelinde, şuurlu veya şuursuz, ölümsüzlük gayreti yatar. Fakat insan bu ebedilik mücadelesini, maddi ve manevi eserleriyle tabiat ve cemiyete şahsiyetinin mührünü vurmak suretiyle verir. Tabiat ve cemiyet karşısında insan ferdinin durumu, oluş içinde kendini idrak etmek ve “Allah’ın halifesi” olma misyonuyla, tabiat ve cemiyete nizam vermektir. Necip Fazıl, siyaset ve mülkiyet dahil, insana dair her meseleyi bu zeminde ele alır.
Aksiyon kavramı da Necip Fazıl için esas olarak insanın eşya ve cemiyet karşısındaki memuriyetini, yani var olmanın insana mahsus manasını yerine getirmeyi ifade eder. Zaten aksiyon, kelime anlamıyla “şuurlu hareket, teşebbüs, hamle ve tesir” demektir. Dolayısıyla hayvanî ve otomatik fiilleri değil, insana mahsus, fikir ve şuur gerektiren işleri ifade eder. Fikirden kopan veya otomatikleşerek şuursuz bir hale bürünen hiçbir iş aksiyon olamaz. Aksiyon, insanın kendini aşma çabasıyla, sıradan olanın ötesinde, yenilik ifade eden bir işe girişmesidir. Bununla birlikte asıl aksiyon, bir idealin dış âlemde kendini gerçekleştirmesi, yani üstün bir fikrin üstün bir işte tecelli etmesidir.
Dolayısıyla Necip Fazıl’ın gözünde de aksiyon, "sınırlı varlığın sonsuza yönelme çabası" olarak tanımlanabilir. Bu yönüyle aksiyon, tıpkı Blondel'in felsefesinde olduğu gibi, insanın kendi sonluluğunu aşarak ilahi ve sonsuz olana ulaşma iradesinin eyleme dökülmüş halidir. Ancak Necip Fazıl, bu sonsuzluk arayışını Topçu gibi ferdi bir ıstırap ve münzevi bir çilecilik meselesi olmaktan çıkarır. Onun düşünce sisteminde aksiyon, "fikrin dış âlemde, eşya ve hadiseler üzerinde kurduğu mimari, madde üzerindeki nakşı"dır. O, aksiyonu cemiyeti, devleti ve tarihi dönüştürecek inkılâpçı bir praksise tahvil eder. Bu sebeple onun aksiyonculuğu; imanı devlete, ahlakı hukuka taşıyan eksiksiz bir "nizam" davasıdır.
Necip Fazıl aksiyon kavramını doğrudan doğruya İslamî emir ve hikmetlerle ilişkilendirir ve hem bâtın hem zahir cephesiyle kucaklarcasına, ona İslam'daki "amel" kavramının asıl manası gözüyle bakar. Ancak amel kelimesi sadece dar anlamdaki ibadetler olarak değil, sınırsız bir hamle ruhu ve içtimai vazifeleri de kapsayan geniş manasıyla anlaşıldığında aksiyon mefhumunu karşılayabilir. Buna göre İslami çerçevede aksiyon, Kur'an'ın bildirdiği üzere, insanın Allah'ın halifesi sıfatıyla yeryüzüne, eşya ve hadiselere hükmetmesi, onları ilahi ölçülere uygun şekilde boyunduruk altına alması davasıdır. İnsan, ancak aksiyon halinde olduğu sürece "halife" olma vasfını (varoluş hikmetini) gerçekleştirir.
Necip Fazıl'ın kurduğu aksiyon idealinde, Hıristiyan çileciliğine has "dünyayı tamamen terk etme" veya bedeni bir pislik kaynağı olarak görüp ona işkence etme anlayışı yoktur. Onun aksiyon anlayışı, dünyayı dönüştürme ile nefsi terbiye etme süreçlerini birbirinden ayırmaz. Orduların çarpışması olan "asgar cihad"dan dönüp, asıl mesele olan "ekber cihad"a, yani "kişinin kendi öz nefsi ile cihadı"na yönelmek esastır. Bu, iç dünyanın inşasıyla dış dünyanın fethini birleştiren, aksiyonu hem içe hem dışa doğru ikileştiren bütüncül bir yaklaşımdır. İslâm’ın ölçüsüne göre, bu dünya ahiretin tarlasıdır. Asıl mesele dünyayı terk etmek değil, tasavvuftaki "terk etmeyi de terk etmek" sırrına ererek dünyaya dönmek, ona yalnızca kendi hakkı kadar pay vermek ve onu hakikatin üstüne çıkarmamaktır. Dolayısıyla Topçu’nun yaklaşımının aksine, Necip Fazıl'da dış dünyayı (cemiyeti ve eşyayı) fethetme ideali, iç dünyayı (nefsi) fethetmeyle iç içedir. Ona göre aksiyon hem içe hem dışa dönük bir inşa faaliyetidir; insanın kendi kendisini ve cemiyetini mevcut seviyesinin üstüne tırmandırma çabasıdır.
İslâmî praksisin (aksiyonun) asıl gayesi, Kur'an'ın insana yüklediği misyonda gizlidir. İnsan, yeryüzüne hükmetmesi (eşya ve hadiseleri teshir etmesi) için Allah'ın halifesi olarak yaratılmıştır. Bu yüzden Necip Fazıl, İslam'ın tarih yapıcı iradesini merkeze alan bir aksiyon davası güder. Ona göre İslâm, iman ruhunun bitmez tükenmez aksiyonundan ibarettir ve hiçbir merhaleyi olup bitmiş saymadan devamlı bir hareketi emreder. Kur'ân-ı Kerim, Besmele'den itibaren baştan başa açık ve kapalı aksiyon emirleriyle doludur. Mutlak aksiyoncu sıfatı yalnızca Allah'a aittir ve O'nun "Fa'âl" ismi, her an yaratma ve yok etme fiiliyle mutlak aksiyonu temsil eder. İlâhî plândaki bu mutlak aksiyonun kul plânındaki mutlak temsilcileri ise peygamberlerdir. Ayrıca Büyük İskender, Napolyon ve Lenin gibi İslâm dışı figürlerin de -kendi bâtıl inançları çerçevesinde de olsa- aksiyon ruhuna sahip oldukları için kitleleri sürükleyebildiklerini vurgular.
Sonuç
Özetlersek, Maurice Blondel’in felsefesiyle şekillenen "aksiyon" kavramı, Türk düşüncesinde birbirine taban tabana zıt sayılabilecek iki farklı yoruma tabi tutulmuştur. Her iki düşünür de aksiyonu, insanın zamanın faniliğini aşarak ölümsüzlüğe ve ebediyete ulaşma çabası olarak görse de Nurettin Topçu, bu kavramı Hıristiyan çileciliği ve bedeni hor gören Katolik mistisizmiyle sarmalamış; neticede dünyayı imar etme iradesinden yoksun, yalnızca kendi noksanlığı içinde kanayan ve toplum nizamını bir esaret olarak görüp şeytanlaştıran hastalıklı bir kaçış felsefesinden öteye geçememiştir. Buna karşılık Necip Fazıl, aksiyonu doğrudan doğruya İslâm’ın "amel" ve halifelik şuuruyla yoğurarak orijinal ve bütüncül bir praksis teorisi inşa etmiştir.
Son tahlilde, Türk düşünce tarihindeki bu iki aksiyon okuması gerçek bir yol ayrımını temsil eder. Bir yanda, aldığı Batılı malzemeyi hazmedemeyen, bedeni ve maddeyi lanetleyerek Hıristiyan manastırlarının çileciliğine sığınan Topçu'nun eylemsiz, edilgen ve içe kapanık isyanı durmaktadır. Diğer yanda ise, yeryüzünü "ahiretin tarlası" bilip onu terk etmeyi reddeden, aksiyondan da maddeyi ruha tabi kılarak eşyaya İslâm'ın mührünü vurmayı anlayan Necip Fazıl’ın fetih ve hakimiyet anlayışı yer almaktadır.
_edited.jpg)


