top of page

Devr-i Hamid'ten Jön Türklere Hilafet Politikası ve İngilizler

Güncelleme tarihi: 18 Oca

Abdül Hamid İngilizler

19. Asrın son çeyreği yaşanırken Avrupa devletlerinin Osmanlı’ya olan bakış açılarında büyük değişiklikler yaşanmıştı. İngiliz siyasetinde William Pitt ile ifadesini bulan “Rusya’ya karşı Osmanlı’yı koruyalım” siyaseti, meşhur büyükelçi Redcliffe’in Kırım Harbi'ndeki diplomatik teşebbüsleriyle zirveye çıkmıştı. Ancak zamanla köprünün altından çok sular akacaktı. Dönemin meşhur oryantalistlerinin Avrupa tarihini Yunan tarihiyle temellendiren tezleri sebebiyle İngiliz cemiyetinde kuvvetli bir Yunan hayranlığı tezahür etmişti. Tabiatı gereği Türk düşmanı olan bu atmosferi iştiyakla teneffüs ederek zihniyetini o istikamette şekillendirenlerden biri de 1881 senesinde başbakanlığa gelecek olan meşhur William Ewart Gladstone’du.


Gladstone’un başbakanlık makamına yükselmesi, Sultan Abdülhamid’in en büyük imtihanlarından biri olacaktı. Zira bu zat, başa geldiği günden beri Türklerin Avrupa’dan tehcir edilmeleri gerektiğini söylüyor, geleneksel Türk yanlısı politikanın resmen iflasını ilan ediyordu:

“Türkler; kötülüklerini mümkün olan tek yolla, yani bizzat kendileri çekip giderek alıp götürsünler. Zaptiyeleri ve Müdürleri, Binbaşıları ve Yüzbaşıları, Kaymakamları ve Paşalarıyla, her biriyle, tasını tarağını toplayıp ıssızlaştırdıkları ve kirlettikleri eyaletten temizlenip gitsinler umarım. Bu tam anlamıyla kurtuluş, bu en mübarek azat ediliş; o yığınlarca ölünün anısına, kadınların, genç kızların ve çocukların ihlal edilen masumiyetine, hakarete uğramış ve utandırılmış medeniyete, Tanrı'nın kanunlarına ve genel olarak insanlığın ahlaki duygusuna yapabileceğimiz tek telafidir."[1]
“Türkler, Hindistan’ın yumuşak huylu Muhammedilerî değildir; Suriye’nin şövalye ruhlu Selahaddinleri gibi değildir; İspanya’nın kültürlü Mağriplileri gibi hiç değildir. Türkler bütünüyle, Avrupa’ya ilk girdikleri o kara günden beri, insanlık karşıtı örneğin en dikkate değer türlerinden biridir.”[2]

İngiliz siyasetinin böyle mel’unane sözlere göre idare edilmesi Osmanlı açısından felaketti. Hem Rusya’ya hem de İngiltere’ye karşı müttefiksiz bir şekilde direnmek mümkün değildi. Duruma çareler arayan Sultan Hamid; bir yandan o dönemin yükselen gücü olan Almanlarla dirsek teması kurmuş, öte yandan da hilafet makamı üzerinden panislamist bir ağ inşa etmeye başlamıştı. 33 yıllık saltanatı boyunca birçok tarikat liderini kendisine bağlamayı da başarmıştı. Libya’da Senûsîler ve Medeniyye tarikatı şeyhi Muhammed b. Muhammed Zâfir el-Medeniyye, Sudan’da Mehdi grubu, Suriye’de Rifâî Şeyhi Ebü’l-Hudâ es-Seyyâdî, Fas ve Cezayir’de Şâzeliyye, Yeşrutiyye mensupları, Kadirîler, Ticanî ve Salihîler, Somali’de Şeyh Üveys, Zengibar Sultanı Ali, Fas Rif bölgesi emîri Abdülkerim kayıtsız şartsız sultana destek vermekteydiler.[3]


Sultanın bu politikası Avrupa’da geniş yankı uyandırmıştı. Bu meyanda meşhur İngiliz ajanı Vambery’nin Abdülhamid’in İslam siyasetine dair duyduğu şaşkınlık ve endişe kayda değerdir:

“Abdülhamid'in Pan-İslamist faaliyetlerindeki hareketlilik şaşırtıcıdır; Orta Afrika'daki Şeyh Senusi ve Kabil'deki baş Molla ile bağlantı halindedir. Buhara'daki dini liderlerden Hindistan, Cava (Endonezya) ve Çin'deki önemli isimlere kadar herkes Sultan ile bağlantı içindedir. Şunu söylersem kesinlikle mübalağa etmiş olmam: İslam birliği; hiçbir zaman II. Abdülhamid döneminde olduğu kadar güçlü bir seviyeye ulaşmamıştı. Eğer bu planlara erken bir engel konulmazsa, Sultan Mekke gibi merkezi bir nokta üzerinden şaşırtıcı sonuçlar alabilir.”[4]

Sultan bu politikayı izlerken sadece mevcut İslam âlemiyle yetinmiyor, İslam’ın yayılma potansiyeli olan ülkelerle de münasebet tesis ediyordu. Japonya’da İslam’ı yaymaya matuf hamleler yapması[5] da Amerika’daki mühtedileri hilafete bağlamaya çalışması[6] da İngiliz istihbaratının radarına takılmıştı.


Sultan Hamid, Osmanlı Hilafetinin meşruiyetini müdafaa amacıyla neşriyat yapılmasına da önem vermişti. Bu neşriyatların Mısır ayağını oluşturan Mustafa Kamil Paşa, daha sonrasında Osmanlı Hilafeti tarafgirliğine dair metinlerini kitap haline de getirecekti.[7] Kamil Paşa’nın bu teşebbüslerinin de İngilizleri endişelendirdiği görülmektedir.[8]


Bu meyanda zikredilmesi lazım gelen bir diğer isim de Abdullah Quilliam’dır. Liverpool’da dünyaya gelmiş olan bu zat, başarılı bir hukukçu olarak İngiliz cemiyetinde mühim bir konuma sahipti. Ancak hayatının sonraki döneminde Müslüman tecrübesiyle karşılaşmış ve kendisine hidayet nasip olmuştu. Quilliam; Abdülhamid’in şahsına öyle bir sadakatle bağlıydı ki Gladstone İngilteresi’nde olabilecek en kötü şöhrete sahip olan Halifesini mümkün mertebe müdafaa etti. Onun neşrettiği The Crescent Gazetesi, bu açıdan oldukça ses getirmişti. Aynı dönemde Sultan Hamid tarafından Britanya Adaları Şeyhülislamı olarak atanan Quilliam 1905 yılında Türkiye’ye geldi. Buradayken sadakatle bağlı olduğu halifesi tarafından kendisine hem altın hem gümüş 'İmtiyaz Nişanı' ihsan edildi. Bu nişanların üzerinde; 'Bu zat; Allah’ı, dini, Halifesi ve Türkiye için elinden gelen her türlü gayreti göstermiştir' ibaresi yer alıyordu.[9]


İngilizler bu İslamcı tehlikeye karşı bir dizi tedbire başvurdular. Bilhassa Sultanla münasebet kuran yerel şeyhleri tarassut altına aldılar.[10] Ayrıca Mekke Şerifliği makamını alternatif bir Hilafet makamına dönüştürmeye teşebbüs ederek İslam’da ikilik çıkarmaya gayret ettiler.[11] Londra’da Abdülhamid’in halifeliği aleyhine neşriyat yapan Jön Türkler ve Jön Arapların İngiliz politikacıları tarafından fonlanmasında da hilafeti bitirme siyasetinin etkili olduğu muhtemeldir. Bilhassa Al-Khilafa ve An-Nahla gazetelerinde neşredilen yazılar bu iddiayı kuvvetlendiriyordu.[12] Mısırlı isyancı Urabî Paşa’nın en yakınlarından olan Wilfred Blunt’ın 1880’lerin başlarında Arap Hilafeti konusunda raporlar yazdığını ancak destek bulamayınca vazgeçtiğini de ifade etmiş olalım.[13]


İşte 2. Meşrutiyete gidilen yolda İngilizlerin Abdülhamid’e ve onun Hilafet eksenli siyasetine dair münasebetinin hülasası bu şekildeydi. Sultanın İslam âlemindeki şöhreti o kadar büyüktü ki hem İngilizler için hem de birçok Müslüman millet için Abdülhamid ile Hilafet eş anlamlı olarak görülüyordu. Bu perspektif, 1908-09 döneminin siyasi atmosferini şekillendiren en başat unsur olacaktır.


1908 Temmuz'una gelindiğinde İttihat ve Terakki Cemiyeti örgütlenme noktasında epey bir mesafe almıştı. Birçok noktada merkez-i umumi teşkilatları kurulmuştu. Sultan Hamid, o bölgedeki asayişi kendi iktidarı lehine temin etmek için görevlendirdiği şahıslardan da hiçbir müspet netice alamamıştı.


İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Sultan Hamid’e karşı olan örgütsel faaliyetleri çok daha önceye dayandığı halde Temmuz 1908’e kadar olan İngiliz arşivi bu konuda suskundur. Bu durum İngilizlerin Jön Türk devrimine habersiz yakalandıklarını ve yahut o döneme kadar olan gelişmeleri önemsemediklerini düşündürmektedir. İngilizler ve Ruslar arasında cereyan eden Reval görüşmelerinin Türk siyasi gündeminde yarattığı bomba tesiriyle eş zamanlı olarak başlayan dağa çıkma hadiseleri, Osmanlı’nın vaziyetini kritik hale getirmişti. Temmuz ayının üçüncü haftasına girilirken İngiliz Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’de cereyan eden hadiselerin bir devrime benzediğine kanaat getirmişti.[14] Hadiselerin Jön Türkler lehine sökün etmesiyle beraber hükümet yetkilileri arasında yeni bir ihtilaf baş göstermişti. Jön Türkler hakkında nasıl bir siyaset takip edilecekti?


Dışişleri Bakanı Edward Grey, Jön Türklere bir şans tanımaktan yanaydı. Hardinge ise gerçekleşen devrimin çok ani olduğundan yakınıyor, siyaset geliştirme fırsatı bulamadığını ifade ediyordu. Neticede yeni rejime verilecek desteğin Jön Türkler tarafından vadedilen anayasal reformların gerçekleşmesine bağlı bulunduğunda karar kılındı. Eski rejimin destekçilerine ise müsamaha gösterilmeyecekti.[15]


Anayasal reform meselesi çok önemliydi. Zira bu reformlar sayesinde Osmanlı’nın yarı sömürge vaziyeti iyice tahkim edilecekti. Reformlardan nasibini alacak olan Hilafet kurumu da ortadan kalkacak, böylece Panislamizm tehlikesi tarih olacaktı. Azmi Özcan’ın da belirttiği üzere  İngiliz hükümeti arasında "Türkiye'deki yeni hareketin İslam için bir kazanç değil kayıp olduğu" ve "Pan-İslamizm'in öldüğü... ve tekrar hayata dönme şansının çok düşük olduğu" yönünde ortak bir rahatlama hissi vardı.[16]


Tüm bu vaziyet sebebiyle Abdülhamid’in evvela pasifize edilmesi sonra da devrilmesi, İngiliz siyasi mahfillerinde müspet karşılanmıştı. Öyle ki İngilizler, Türkiye’de yaşanan bu ani değişikliklerle ilgili teamül gereği söylenen üzüntü ve kaygı muhtevalı açıklamalarda bulunmaya dahi tenezzül etmemişlerdi.[17] Hindistan Genel Valisi, 1913 senesine tarihlenen bir konuşmasında kendi hükümetinin meşrutiyete verdiği destekten sitayişle bahsetmiş, 1908 devriminin Türkiye’deki reform hareketlerini hızlandıracağı konusunda Londra’nın bir umut taşıdığını ifade etmişti.[18]  Müslüman ile kâfiri eşitlemeye matuf olarak anlatılan bu reform silsilesi, azınlıkların palazlanmasından başka bir netice vermeyecekti. Vambery’e göre Abdülhamid; bilhassa Ermeniler konusunda tavizsiz bir tavır takınıyor, “başımı boynumdan koparamadıkları sürece Ermenistan’ı da imparatorluğumdan asla ayıramazlar” diyordu.[19] Sultanın bu konudaki tavizsiz tavrına başka vesilelerle de sıklıkla vurgu yapan Vambery[20], mevcut konjonktür değişmedikçe reform ihtimalinin sürüncemede kalacağını da açıkça ifade etmişti.[21]  Bu reform meselesi İngiliz menfaati için çok önemliydi ve İngilizler bu meseleyi doğrudan halifelik meselesiyle bağlantılı olarak görüyorlardı:

“İstanbul’daki Britanya Ticaret Odası Başkanı ve daha önce Büyükelçilikte Baştercüman (Chief Dragoman) olarak görev yapmış olan Sir Adam Block, Hardinge’ye, Abdülhamid iktidarda kaldığı sürece herhangi bir iyileşme ve reform ihtimalinin bulunmadığını bildirmiştir:
“Halife olarak başka türlü davranamaz. Ancak mali baskı bir gün onu mali denetimin gerekliliğine boyun eğmeye zorlayabilir.”[22]

Görüldüğü üzere Meşrutiyetin o netameli günlerinde İngiliz siyasetini şekillendiren esas unsurlar; reform meselesi ve Panislamizm tehlikesiydi. Hilafetin istikbalinin ne olacağı meçhul iken patlak veren 31 Mart Vakası sonrasında Sultan Hamid tahttan indirildi. Abdülhamid’in isminin Hilafet kurumu ile özdeşleşmesi sebebiyle İngilizler bunu olumlu karşılarken, Müslüman dünyasında büyük bir tepki husule gelmişti. Öyle ki o dönem Hint Alt Kıtasını gezen hatta Singapur’a kadar uğrayan Osmanlı Dışişleri görevlisi Ali Asgar Efendi de kendisine en çok sorulan soruların Abdülhamid'in tahttan indirilmesiyle ilgili olduğunu itiraf etmiştir.[23] Şair Muhammed İkbal’in Bang-e-Dra (Kervan Çanı) adlı kitabına aldığı 'Ghurra-e-Shawwal' veya 'Hilal-e-Eid' adlı şiirinde geçen “Cahil Türkler, hilafetin cübbesini yırttılar” ifadesi, o dönemki halkın hissiyatını göstermesi bakımından dikkate şayandır. Muhammed İkbal’in hilafete dair görüşlerinin sonradan daha modernist bir temayül kazandığını da hatırlatmış olalım.


Afganistan hakkında yazılan 31 Mayıs 1909 tarihli bir memorandumda da Sultanın tahttan indirilmesinin Afganistan’da büyük tepkilere yol açtığı söyleniyor, meşrutiyet sonrası gerçekleştirilen reformların hilafet kurumunu yok edebileceği ifade ediliyordu:

“Mevcut Afgan siyasetinde çok önemli bir etken olabilecek bir başka gelişme de Sultan’ın yakın zamanda tahttan indirilmesidir. Afganistan’da bu duruma karşı yaygın bir öfke vardır. Bunun boyutu beni şaşırtmıştır. Onlar mantıkla hareket eden bir halk değildir; eski Sultan, gençliklerinden bu yana bugünkü neslin tüm Afganları için tanıdık ve saygı duyulan bir isim olmuştur. Bu nedenle, onun tahttan indirilmesi için herhangi bir gerekçeyi kabul etmeleri zor olacak ve kötü muameleye uğradığına inanmaya meyilli olacaklardır.
Kimin tarafından? Bu olayla olan bağlantımız bakımından kendimize yöneltilecek bir suçlama yoktur; fakat haklı ya da haksız, insan hayal gücünün üretebileceği her türlü yanlış ve kötü niyetli çarpıtmayı, Afgan mollası, bu meselede kendilerine hoş gelmeyen her şeyin sorumluluğunu bize yüklemek için kullanacaktır. Dahası, Sultan’ın tahttan indirilmesinden hareketle ıslahata karşı birçok yeni silah üretmeleri de muhakkaktır. Öte yandan, Türkiye’deki reformlar Emir’i Afganistan’da reformlar başlatmaya teşvik ederse, iki zıt fikir arasındaki çatışma, Nasrullah Han lehine ihtimalleri artıracak ve krizi hızlandıracaktır.
Türkiye’deki reformların, yeni Sultan’ın Doğulu Muhammedîlerin zihinleri üzerindeki etkisini kaybetmesine, hatta Türkiye’nin Muhammedî ortodoks inancının merkezi olma konumunu yitirmesine yol açması, imkân dâhilinin tamamen dışında değildir.”[24]

Haziran 1909’a gelindiğinde İngiliz siyasetinin duayen isimlerinden olan Lord Cromer de Sadri Maksudî Arsal ile olan konuşmasında benzer bir görüş ortaya atacaktı. Maksudî’den dinleyelim:

“Lord Hazretleri, İslam'ın geleceği hakkındaki umutlarımı pek cesaretlendirmedi; ancak onun görüşlerine göre bu gelecek karanlık da değil. Doğu'daki ilerici hareketten büyük sonuçlar bekliyor, her ne kadar bunları pek çok özel ve ağır şarta bağlasa da. Mektubumda bu ayrıntıları veremediğim için üzgünüm. Olası bir Müslüman Kongresi'ne umutlu bir gözle bakıyor ve Lord Cromer'ın İslam hakkında söylediği her şey şu şekilde özetlenebilir: "Müslümanlar çabuk olmalı ve vakit kaybetmeden Batı Kültürünü benimsemelidir, aksi takdirde hazin bir duruma düşecekler. Dininizin Batı Kültürüne karşı olduğu fikri yanlış bir fikirdir. Tüm durumunuz cehaletten kaynaklanıyor. Bu yanlış fikir, Orta Çağ'da Hristiyanlar tarafından da benimsenmişti. Buraya bakın! İngiltere uygar olmayan bir ülke olarak adlandırılamaz, ancak ibadethanelerimiz hala şehirlerimizin en iyi yerlerindedir, en güzel binalardan oluşur ve Pazar günleri kiliselerimiz ziyaretçilerle doludur. Eğer yok olup gitmek ve çürümek istemiyorsanız medeniyet yolunda ilerlemek için gayret etmelisiniz. Size en iyi niyetlerimle sesleniyorum, geleceğiniz çok kritik bir noktada!"[25]

İngilizlerin bu beklentileri uzun bir müddet daha sürecekti. 31 Ocak 1911 gibi nispeten geç bir tarihte bile İstanbul Büyükelçisi Lowther, Edward Grey’e gönderdiği yazıda hilafetin Araplara transferini daha tercih edilir bulduğunu söyledikten sonra bilhassa Hindistan konusunda kaygılanacak bir durumun olmadığını ifade etmişti. Zira Jön Türklerin Abdülhamid’i tahttan indirmesi, Hint Müslümanları nezdinde hilafet makamına bir saldırı olarak telakki ediliyordu.[26] Şayet bu genel tavır devam ederse hilafetin Jön Türklerin elinde yavaş yavaş sönüp gitmesi işten bile değildi. Edward Grey’in 1908’den bu yana Panislamizm konusundaki temkinli tavrına baktığımızda Lowther’in hayli hayli iyimser olduğunu görmek mümkündür. Bu büyükelçi, ittihatçıların mason-yahudi güdümlü olduğuna dair raporlarıyla ünlüydü ve bu anti-ittihatçı tavrı sebebiyle Dışişlerinden ikaz dahi almıştı.


Daha sonraki gelişmeler, Edward Grey’in İslamcılık konusundaki temkinli tavrını haklı çıkartacaktı. Jön Türklerin laik temayüllerinden iyice kuşkulanan Hint Müslümanları, Hilafetin prestijinin korunacağına dair daha güçlü güvenceler talep ediyorlardı. Hintli Müslümanların mali desteğine şiddetle ihtiyaç duyulması gibi sebeplerin de verdiği tesirle Jön Türkler, Hilafetin dokunulmaz kalacağına ve ona tamamen bağlı olduklarına dair bir propaganda kampanyası yapmaya başladılar. Bu propaganda kampanyası nihayetinde başarılı oldu ve Hint Müslümanları ile Osmanlılar arasındaki yakın bağlar, yaşanan değişimlere rağmen korunmuş oldu. Bu durum, hem Hilafetin hem de panislamizmin devrimle birlikte ortadan kalkmasını uman İngilizler açısından hayal kırıklığı yarattı.[27] Bununla beraber İslam âlemindeki bu “Sultan Hamid travması”nın tam olarak telafi edilemediği kaydını da düşmek lazımdır.


İngilizlerin bu hayal kırıklığına dair son olarak Filozof Rıza Tevfik’in bir hatırasını da nakledip bahsi kapatalım:


“Bir gün Talat'a dedim ki: "Biz bu ihtilal için ecnebi sefirlerden hayli teşvik gördük. İşte hürriyeti ilan ettik. Gidelim bu süferayı ziyaret edelim, teşekkür edelim."
Evvela İngiliz Sefaretine gittik. Galatasaray'daki o muhteşem binayı tam bir ölü sessizliği içinde bulduk. Ben emin idim ki sefir de dahil olmak üzere bütün sefaret erkanı içerde idi. Fakat bizi karşılayan sefaret kavası, kimi sorduksa "yok” dedi. Çok soğuk bir adem-i kabul idi bu. Bir mana veremeden dönmüştük.
Cünye'de idim. Emir Abdullah'tan bir davet mektubu aldım. O yıl farize-i haccı ifa için gidecekleri Hicaz'a beni de davet ediyordu. Kabul ettim. Emir hazretleri, atlas kese içinde altın olarak maddi cihetten de beni çok taltif etti. Oğlum Said, İngiltere'de oturuyordu. Onu ziyarete Londra'ya gitmiştim. Said'e İskoç asilzadelerinden Lord Nikılsın cenapları hayli yardım etmişti. Hem bu alakalarına teşekkür etmek, hem de eski dostluğu bir daha ihya eylemek üzere ziyarete gittim. Sohbet sırasında İstanbul sefaretinin 1909'da bize gösterdiği o soğuk adem-i kabul hatırıma geldi. Lord cenaplarından sebebini sordum:
 -Dostum Rıza Tevfik Bey ... Biz Jön Türkleri teşvik ettik. Onlardan büyük bir netice bekliyorduk. İhtilal olacak; istibdat ile beraber Sultan da ve bahusus temsil ettiği Hilafet müessesesi de alaşağı edilecek. Fakat aldanmış olduk. Beklediğimiz neticeyi alamadık. Zira ihtilal yaptınız, gerçi Kanun-u Esasi geldi, fakat Sultan da ve hele Hilafet müessesi de yerinde baki...
Lord cenaplarına tekrar sordum:
- İngiltere devlet-i fahimesini, Hilafet müessesesi bu derece şiddetle neden alakadar ediyor?
- Ha, Dostum Rıza Tevfik Bey ... Biz Mısır'da, bilhassa, Hindistan'da İslam kitlelerini idaremiz altına alabilmek için milyonlarca altın harcadık, muvaffak olamadık. Halbuki Sultan, yılda bir defa bir  “Selam-ı Şahane” , bir de "Hafız Osman Kur'an-ı Kerimi” gönderiyor, bütün İslam ümmetini, hudutsuz bir hürmet duygusu içinde, emrinde tutuyor.

İşte biz ihtilalden ve siz Jön Türkler'den ihtilal sonunda, Sultanların da, Hilafet'in de, yani bir selam-ı şahane ve bir Hafız Osman Kur'anıyla kitleleri avucunda tutan kuvvetin de devrilmesini bekledik, aldandık. İşte bu sebeple bir soğuk adem-i kabul gördünüz."[28]

 


KAYNAKÇA

[1] David Katz, The Shaping of Turkey in the British Imagination, 1776–1923 (Palgrave Macmillan, 2016), “Bag and Baggage”, Giriş bölümü.

[2] Oliver-Dee S. Courting Islam. 1st ed. Lexington Books; 2020, p.46.

[3] Yaşar Demir – Yusuf Aydın, Fransa’nın Hilafet Politikası, Nizamiye Akademi, İstanbul 2016, s. 190.

[4] (TNA), FO 800/33, 1894, fol. 117v-119r

[5] (TNA), FO 800/114, 16 February 1894, fol. 75.

[6] (TNA), FO 882/114, 1896, fol. 25.

[7] Kamil, M. (2014). el-Mes'eletü'ş-Şarkiyye [Doğu Sorunu]. Hindawi Foundation. (Orijinal çalışma basım tarihi 1898).

[8] TNA, FO 800/33, fol. 353r, Vambery’den Sir Charles Hardinge’e mektup, 9 Temmuz 1906.

[9] Geaves, Ron. 2010. Islam in Victorian Britain, [edition unavailable] (Kube Publishing Ltd), s. 245.

[10] IOR/R/15/2/45, File F/1 Criminal Intelligence, 9 August 1906 -30 Nov 1916, “Circular Memoranda: Pan-Islamism”, fols. 6r-7r

[11] I Documenti Diplomatici Italiani, Terza Serie (1896–1907), vol. IX (29 marzo 1905 – 28 maggio 1906), doc. 460: Il Commissario Civile per l’Eritrea, Martini, al Ministro degli Esteri, Di San Giuliano, Asmara, 31 gennaio 1906, Istituto Poligrafico e Zecca dello Stato, Roma, MMXII.

[12] Kayali H. Arabs and Young Turks. 1st ed. University of California Press; 2023, p. 40.

[13] Stephen Thomas Cox, The Idea of an Arab Caliphate in British Middle Eastern Policy in the Era of the Great War (Doktora tezi, University of Durham, 2003), s. 61-62.

[14] Heller, Joseph. 2012. British Policy Towards the Ottoman Empire 1908-1914, [edition unavailable] (Routledge), s. 8-9.

[15] Aynı eser, s. 11.

[16] Azmi Özcan, Pan-Islamism: Indian Muslims, the Ottomans and Britain (1877–1924), Brill, Leiden–New York–Köln 1997, s. 130.

[17] Aynı eser, s. 131

[18] TNA, FO 800/98, Viceroy’s Speech at the Close of the Autumn Session of the Imperial Legislative Council, 1913, fol. 266v.

[19] (TNA), FO 800/33, Mürzzuschlag Styria Austria July 1. 1895, fol. 1v.

[20] (TNA), FO 800/32, Professor Vambery 19 June 1890, fol. 86r.

[21] (TNA), FO 800/32, General Marks, section III: The General Situation of the Country, fol. 104r.

[22] Heller, Joseph. 2012. British Policy Towards the Ottoman Empire 1908-1914, [edition unavailable] (Routledge), p.4.

[23] Azmi Özcan, Pan-Islamism: Indian Muslims, the Ottomans and Britain (1877–1924), Brill, Leiden–New York–Köln 1997, s. 134-135.

[24] Memorandum on the Present Situation in Afghanistan, (TNA), FO 800/98, 31 May 1909, fol. 92r.

[25] (TNA), FO 800/33, June 1909, fol. 462r-463r

[26] Heller, Joseph. 2012. British Policy Towards the Ottoman Empire 1908-1914, [edition unavailable] (Routledge), p. 40.

[27] Sean Oliver-Dee, The Caliphate Question: The British Government and Islamic Governance (Lanham, MD: Lexington Books, 2009), pp. 45-46.

[28] Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması – 1, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul 2008, s. 144–145.

"Eski usullerle İslam’ın öğretilmesi devri artık bitti. Ümmî imanı kalmadı.

Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım… Allah’a giden yol sonsuz sayıdadır.

Resim, müzik, şiir, roman, mimari, tiyatro; sonsuz…

Bunlar arasından bir yol bulup o yolun dervişi olmaya bakın!"​​

Salih Mirzabeyoğlu

bottom of page