top of page

Post-Materyalizm: Niceliğin Egemenliğinin Sonu ve İnsanlığın Uyanışı

Güncelleme tarihi: 28 Ara 2025

niceliğin egemenliği

Maddî cihetten muvaffakiyetler elde eden toplumların, ruhî oluş seyrini inkâr ederek, nicelik zenginliğinin sarhoşluğuna düşmeleri pek de iftihar edilebilecek bir hadise değildir. İçtimaî hayat içerisinde, toplumsal mevcudiyetin muhafaza edilmesi noktasında maddî zenginliğin son derece önemli olduğu elbette inkâr edilemez. Fakat yalnızca zâhire ehemmiyet gösteren ve hayatın bütün akışını nicelik boyutuna sıkıştıran toplumların, nihâyetinde şekâvetle (bedbahtlık) yüzleşeceği kuvvetle muhtemeldir.


Aydınlanmayı takip eden modern ve post-modern süreçle beraber, bugün geldiğimiz aşamada, dünyanın hangi problemlerle baş başa kaldığı, nerede tıkanıp kaldığı, sorunların kaynağının ne olduğu ve içinde bulunduğumuz bu hengameden nasıl kurtulabileceğimize dair hangi çözümlere başvurmamız gerektiği  yönündeki tartışmalar, uzunca bir zamandan beri en dikkate değer umumî meseleler arasında güncelliğini korumaya devam etmektedir. Zira Aydınlanmanın akabinde Francis Bacon ile bir motto hâline gelen “bilgi güçtür” anlayışı, günümüz dünyasında “güç tahakkümdür” raddesine ulaşmış durumdadır.


Tam olarak 18. Yüzyıl itibarıyla kullanılmaya başlanılan materyalizm kavramı, bilhassa modern fizikçilerin nezdinde “madde” kavramına dahil edilen her şeyi kapsıyordu. Nesnenin özüne dair herhangi bir tasvire müsaade edilmeyen ve hatta müspet (olumlu) manada dahi hiçbir şekilde fikrî muhâkemeye kabul görülmeyen madde ötesi hakîkatler, eşyanın özünü yok sayan modern bilimciler tarafından tekzip (yalanlama) edilmekteydi. Bütün var oluşu esbabperest (yaratıcıyı inkâr) bir perspektiften hareketle açıklamayı gaye edinen mekanist anlayışa göre; “Tanrı ancak insan zihninin bir ürünü” olabilirdi. Filhakika, modernitenin insan zihnine yüklediği misyon, adeta insanoğlunun ayaklarını yerden kesmekte ve onu göğe çıkararak, niceliğin egemenliğinin yürütücüsü olacağına dair ona beyhûde vaatler sunmaktaydı.


Nitekim bu hususa binaen, Niceliğin Egemenliği ve Çağın Alâmetleri çalışmasında tafsilatlı mülâhazalarda bulunan Rene Guenon, yeni tip materyalist insanın, hakîkatin seviyesine çıkmaktan vazgeçerek, hakîkati kendi seviyesine indirmeye çalışmasına dikkat çeker. Onun bu teşhisi hiç kuşkusuz, her şeyi fizikî bir sûrete indirgeyen ve insan zihnini her şeyin yaratıcısı addeden modern insanın tablosunu aşikâr eder mâhiyettedir. Bununla birlikte o, mekanik dünya görüşünün, hiçbir şekilde “oluş ve hareket”i açıklayamadığını ileri sürmektedir. Mekanist yaklaşımcılar, hareketi basit bir dış görünüş eylemine indirgeyerek, hareketin esas mâhiyetini kavramaktan aciz kalmışlardır. Nitekim hareketin esas mâhiyeti, zâhirde gözlemlenen nicelik değişimleriyle değil, nitelik tahlilleriyle açıklandığında bir bilgi değeri kazanabilir.


Kemiyet mi keyfiyet mi?: Hangi Bilim?

Metafiziksel olan bütün birikimleri ortadan kaldırarak, yeni bir dünyanın inşâsını tahayyül eden materyalist anlayışın, insana ve tabiata yönelik birçok soruyu görmezden geldiği aşikârdır. Bilhassa Batı’nın öncülüğünde dünyaya yayılan modern postulatları doğrudan irdeleme imkânı bulan Batılı düşünürler, Batı uygarlığının “Yeni Dünya Tasavvuru” projesini radikal bir şekilde değerlendirmeye tâbi tutarlar. Her ne kadar dünya çapında modernitenin getirdiği sorunlar tartışmaya açılsa da, bizzat Batı’nın kendi içinden çıkan düşünürlerin, tarafsız bir şekilde modern dünyanın handikaplarını Batı’nın başarısızlığı olarak betimlemeleri oldukça mühimdir.


Modern felsefenin en etkili isimlerinden biri olan M. Foucault, modern toplumların yapısını “Bilgi ve İktidar” kavramlarından hareketle açıklar. Onun, moderniteye getirdiği yorumlara değinmeden, modern dünyanın niceliksel ağlarının nasıl kurulduğunu anlamamız kolay olmayacaktır. “Bilimin iktidarı ve iktidarın bilimi” dışında kalan her şeyin tezyif (küçültme) edildiği modern anlayış, bilgiye değil bilginin gücüne, iktidara değil iktidarın gücüne ittibâ (tâbi olma) etmektedir. Modern bir toplumda güç kimde ise iktidar ondadır. Bilgiyi üretecek olan ve bilginin sınırlarını çizecek olanlar, gücü elinde bulunduranlar olabilir. Onun haricinde kalanlar ne kadar kıymete değer buluşlar yaparlarsa yapsınlar hiçbir şekilde takdire layık görülmezler. Zira uluslararası emperyalizmin çizdiği sınırlar içerisinde herhangi bir kavramı farklı bir pencereden vasıflandırmak, toplumdan tecrit edilmeniz için kâfidir.


Esasında “tartışılabilir ve yanlışlanabilir” şartlarına haiz olmayı gerektiren “bilim” kavramı, modernite tarafından en çok tahribe uğratılan kavramlardan biri olmuştur. Filhakîka, hiçbir alternatif kabul etmeyen modern bilim anlayışı, Batı’nın sömürü uzantısını gizleme işlevi gören ve Batı’nın prestijini sahte bir pürüzsüzlükle koruyan bir maske değil de nedir? İlâveten, “Demokrasi, İnsan Hakları, Kadın Hakları” gibi kavramların da bu muvazeneden ele alınması yanlış olmayacaktır. Yirminci yüzyılda tüm dünyaya ilan edilen “İnsan Hakları Evrensel Bildirisi” yalnızca belli bir kesimin haklarını muhâfaza etmek için ilan edilmesine rağmen, milletlerarası camiada Batı dünyasına iftihâr kazandırmayı başarmıştır.  İşte tam olarak geldiğimiz bu noktada, bilgiyi üretenin iktidar olduğunu ve iktidarın ise üretmiş olduğu bilgileri tahakküm yoluyla bireylerin zihnine kazıdığını ifade edebiliriz. Hâlbuki bilgi, güç sayesinde ilerleyen bir şey değil, gücü ilerleten bir şeydir. Şu da var ki, sirâyeti oldukça basit olan bu gerçeklik, ne yazık ki modern toplumların nezdinde, idrâk edilmesi meşakkatli olan bir korku mevzûsuna tekabül etmektedir.


Bununla birlikte, bütün menfî (olumsuz) durumlara rağmen, bilimin, dünyanın nizamını bozmaması gerektiğine inanan ve dünyanın ahenginin itidâlli bir zemine merkezileştirilmesi için metafizik hükümlerin ivedilikle devreye girmesi gerektiğini düşünen insan topluluğunun sayısı her geçen gün artmaktadır. Toplumların yavaş yavaş uyanma emâresi göstermelerindeki en önemli etken, din dışı anlayış mensuplarının, kendi sonlarını getirmek için, her türlü insanlık dışı ifsat eylemlerini müteâkiben hayata geçirmeleri olmuştur. Şunu açıkça ifade etmeliyiz ki, dünya artık niceliksel mekanik gelişmelere değil, ruhun merkez addedildiği “post-materyalist” (madde sonrası) bir hayata yüzünü dönmek istiyor. Nitekim son zamanlarda yapılan bazı çalışmalara baktığımızda, insan beyninin mâhiyetinin yalnızca hesap kitap yapan fiziksel bir zihinden ibâret olmadığını, aynı zamanda yüksek oranda mânevî donanımlarla da ihâta edildiğini rahatlıkla ifâde edebiliriz. Dolayısıyla istikbâlin kurucu misyonunun kesinlikle dünyayı sömüren maddeci zihniyete terk edilemeyeceği gayet ortadadır. Şu açık bir hakikattir ki, “yeni dünya” diye tutturanların tasavvurlarındaki o ihtişamlı dünyaya yaklaştıkça, onun ne kadar da köhne olduğunu gören toplumlar, saflarını tâyin etmek üzere, kendilerini bu köhne dünyadan beri tutarak, intizâmlı bir dünya için ellerini taşın altına koyma hususunda iştirâk  etmekten çekinmeyecekleri kuvvetle muhtemeldir.


Lisa Miller: “Beynin Uyanışı”

Aileden eğitime, psikolojiden sosyolojiye ve fizikten metafiziğe varıncaya kadar her alanda nitelik düşüşüne geçen insanlık medeniyetinin çöküşünü, modern nicelik uygarlığının yükselmesine bağlayan Lisa Miller, maddî tahakküm imparatorluğunun sona yaklaştığını ve yeni dünyanın yeni bir formata gereksinim duyduğunu The Awakened Brain çalışmasında radikal bir şekilde ortaya koyar. Her ne kadar o, ilk başlarda maddî dünyayı câzip bulsa da, sonraları kendi şahsî sorgulamaları neticesinde, insanın anlam arayışlarına nicelik dünyasından bir çözüm getirilemeyeceğine kanaat getirir. Klinik hastaları üzerinden bizzat edindiği gözlemlere dayanarak, insan için sorun teşkil eden birçok problemin, mâneviyat eksikliğinden kaynaklandığına yönelik son derece kuvvetli deliller toplayan Miller, insan beyninin materyalist ve pozitivist alanlarla sınırlandırılarak, zihinsel müşâhede alanlarının daraltılmasına şiddetle karşı çıkar.


Dr. Miller’in, klinik hastaları üzerinde yaptığı araştırma bulgularına göre, güçlü mâneviyat ile düşük depresyon arasında bir korelasyon etkisi vardır. Güçlü bir mâneviyata sahip olan kişiler için, hayatın zorluklarına karşı dirâyetli olmak çok daha kolay hâle gelirken, aile bağları zayıf olan ve tutunacak hiçbir mânevî bağı bulunmayan kişilerde tam tersi bir durum söz konusudur. Bununla birlikte, mâneviyat yalnızca somut eylemlerden ve bağlardan ibâret değildir. Yaşama şevki olmayan bir kişi, zihnen güzel şeyler düşünmeye başladığında yavaş yavaş iyileşmeye başlayacaktır. Görülen o ki, Dr. Miller, birçok hastalığın kaynağını stres ve kaygı bozukluğu ile irtibatlandırmakta, stres ve kaygı durumlarını ise mâneviyat eksikliğine dayandırmaktadır. Sayısız kişi üzerinde yapılan klinik çalışmaları göstermiştir ki, depresyonda olan kişiler, hiçbir olay olmasa bile, olayları tetikleme temâyülleri yüksek olan kişilerdir.


Mâneviyat ve ruh sağlığı arasındaki ilişki, maddî hazlarla ve niceliksel zenginliklerle ölçülemeyecek bir aşkınlığa bağlıdır. Nitekim kliniğe gelen hastaların bir kısmı, varlıklı ailelerin ergen çocukları olmuştur. Dr. Miller’in gözlemlerine göre, bu çocuklar öz değerlerini ve başarılarını aileden gelen koşulsuz sevgi ile değil, niceliksel şartlanmışlıkla elde etmişler ve neticede kendilerini bir meta gibi hissetmekten kurtulamadıkları için, ruh sağlıklarını yitirmişlerdir.


Son olarak Dr. Miller, kişinin gerçek değerinin pozitif ruhsallıkla ilişkili olduğunu, daha tatminkâr ve itidâlli bir hayatın, niceliksel tabuları yıkmakla sağlanacağını ve benlik algısının daha derin değerlerde (ruh ve mâneviyat) aranması gerektiğini söyler. Onun bu iddialarının hepsi, laboratuvar ortamında, insan beyninin sinir yapılarının incelenmesiyle elde edilen bilimsel sonuçlardan kaynaklanır.


Sonuç

Şu bir gerçek ki, modern bilim ne kadar yol katederse etsin, insan ruhunun şifresini çözemeyecek ve tabiatın gizemine vakıf olamayacaktır. Modern bilimin bu hususta muvaffak olamayacağının en büyük delili, İsrâ Sûresi 85. Ayettir: “Ve sana ruhu soruyorlar; de ki: Ruh, Rabbimin işindendir, hakkındandır ve zaten size pek az bir bilgiden başka bir şey de verilmemiştir.” Bunun üzerine, bilimin yalnızca haddini bilmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Bunun yanı sıra, kalp ve beyin arasındaki ayrılmaz münâsebeti, “yaratılış sırrı” çerçevesinde kavramak gerektiğinin tekrar tekrar altını çizmemiz gerekir.


Felsefeden psikolojiye, kimyadan biyolojiye, matematikten astronomiye her konuda sayısız eserler ortaya koyan İslâm düşünürlerinden El Kindî, muhtelif alanlarda göstermiş olduğu bu büyük başarıyı, bütün var oluş silsilesini yaratılış perspektifinden mütâlaa etmekle elde etmiştir. Nitekim ona göre, maddenin özünü ve eşyanın hakîkatini bilmeye dair duyulan istek, Allah'ın varlığını idrâk etmeye dair bir niyetle birleştiğinde bir değer kazanabilir.


Gözlerimiz Batı'nın pürüzsüzlüğünün ardındaki bulanıklığı gördüğünde ve kulaklarımız Batılı düşünürlerin çığlıklarını işittiğinde, kendi medeniyetimizin bizlere şefkat nazarıyla ikrâm ettiği mümtâz eserleri yeniden hayatımıza ikâme eder hâle geleceğiz. Bu sebeple önceliğimiz odur ki; mâlumu meçhülden azat etmek... Ve elbette, müşahhas gayelere idrâk kabilinden yepyeni bir bakış getirmek... Ki böylece fikrî havsalamız, insanî tekâmüle iştiyâk duysun... 

 

"Eski usullerle İslam’ın öğretilmesi devri artık bitti. Ümmî imanı kalmadı.

Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım… Allah’a giden yol sonsuz sayıdadır.

Resim, müzik, şiir, roman, mimari, tiyatro; sonsuz…

Bunlar arasından bir yol bulup o yolun dervişi olmaya bakın!"​​

Salih Mirzabeyoğlu

bottom of page