Salih Mirzabeyoğlu’nun “Bütün Fikrin Gerekliliği” Tezi (2)
- Reha Kansu

- 14 saat önce
- 7 dakikada okunur

Birinci kısımda gösterdik ki, “doğru düşünce olmadan, doğru düşünce faaliyeti olmaz.” Bu söz, en temel anlamıyla "yanlış bir başlangıç noktasından doğru bir sonuca ulaşılamayacağını" ifade eder. Bu, aslında transandantal bir argümandır (Kant’ın yöntemine benzer). Doğruya ulaşmak için doğru kavramına sahip olmak gerekir. Yani, doğru düşünce olmadan doğru düşünceye ulaşmaya çalışmak, insan olmadan dile ulaşmaya çalışmak gibi kısır döngüdür. Bu tez, insanın başlangıçta doğruyu ve yanlışı birbirinden ayıracak ilahi bir ölçüye sahip olmadan, pratik tecrübelerin sayısız tekrarıyla kendi kendine bir doğruya ulaşamayacağını kanıtlar. Şuurun sıfırdan başlaması imkânsızdır; dil, düşünce ve şuur zinciri, ancak başta verilmiş bir doğru ölçüsüne dayanabilir. İnsanlık tarihinde bu hakikat, “ilk insan, ilk Peygamberdi ve ilk doğru onunla vardı” ifadesinde billurlaşır.
Düşüncenin imkânı, sadece mantık öncülleriyle değil, aynı zamanda dil ve şuur üzerinden de temellendirilir. İnsan, diğer canlılardan farklı olarak yalnızca duyularla değil, kavramlarla dünyayı anlamlandırır. Kavramların taşıyıcısı ise dildir. Dolayısıyla dil olmadan düşünce ve şuur, düşünce ve şuur olmadan da doğru–yanlış, iyi–kötü gibi değer ayrımları mümkün değildir. Bu hakikati en çarpıcı biçimde Wilhelm von Humboldt ifade etmiştir:
- “İnsan ancak dil sayesinde insandır; öyle ki dile ulaşması için de önceden insan olması gerekirdi!”
Bu cümle, dil ve insan arasındaki karşılıklı bağımlılığı bir paradoks halinde dile getirir. İnsan dile muhtaçtır ama dil de insansız düşünülemez. Demek ki dil, insanlıkla birlikte verilmiş bir imkândır; sıfırdan kurulmuş değildir.
Aslında “Mutlak Fikrin Gerekliliği” tezi, “ex nihilo nihil fit” önermesinin epistemoloji alanındaki izdüşümü olarak okunabilir. Mirzabeyoğlu, klasik ontolojik hakikati şuur ve düşünce sahasına tatbik etmiş, bu önermeyi bilgi teorisinin merkezine taşımıştır. İlk doğru baştan verilidir, tıpkı varlığın baştan verilmesi gibi. Bu da epistemolojik düzlemde, Mutlak Fikrin gerekliliğini ispat eder. Yani epistemolojideki “doğru düşüncenin önceliği” ile ontolojideki “varlığın önceliği” aynı metafizik kökten çıkar. İkisi aynı hakikatin iki cephesidir: Varoluşun zemini Allah (Mutlak Varlık), bilginin zemini İslâm (Mutlak Fikir). “Nasıl ki tüm varlık Mutlak Varlık’a dayanma zorunluluğu içindedir, tüm düşünce de ancak Mutlak Fikir içinde doğruluk değerini bulur.” Ontolojide Mutlak Varlık neyse, epistemolojide Mutlak Fikir odur.
“Ex nihilo nihil fit” (Latince): “Hiçten hiçbir şey çıkmaz.” Felsefe tarihinde bu düşünce, özellikle Aristoteles – Meşşâî gelenek (Farabî, İbn Sînâ) üzerinden bize kadar gelir: Yani varlık, varlıktan çıkar; yokluktan varlık doğmaz. Parmenides’te kökeni vardır: “Varlık vardır, yokluk yoktur.” Dolayısıyla, var olan şeyin kaynağı da varlık olmak zorundadır. Aristoteles’in “ilk muharrik” fikri de buraya dayanır: Sonsuz zincir imkânsızdır; varlık zincirinin başında zorunlu bir varlık olmalıdır. Fârâbî ve İbn Sînâ bu önermeyi “mümkün – vâcib” ayrımıyla kurumlaştırırlar. Mirzabeyoğlu da aynı mantığı “düşünce ve şuur” alanına taşır: “Doğru düşünce, doğru düşünceden çıkar.” Nasıl ki ontolojide, “mümkün varlık” (varlığı da yokluğu da düşünülebilir olan) ancak bir “vâcib-zorunlu varlığa” dayanarak var olur; aynı şekilde “mümkün doğrular” da ancak bir zorunlu doğruya (mutlak doğruya) dayanarak anlam kazanır. O zorunlu doğru olmadan, mümkün doğrular imkânsızdır.
Eflatun’un “İyi İdeası” da doğrunun, güzelliğin ve adaletin kaynağı olan aşkın bir “İyi”yi zorunlu kılar. Bu, Mutlak’ın sezgisine dayanan bir işarettir. Zenon, mekân ve hareket üzerine kurguladığı paradokslarla, şuurun ve düşüncenin sıfırdan başlayamayacağını gösterir. Mirzabeyoğlu’nun yaptığı şey, bu köklü mânâyı felsefî dil içinde yeniden isimlendirmek ve merkeze almaktır. “Mutlak Fikir”, felsefî bir icat değil, İslâm’ın kendisini fikirler âlemindeki en yüksek ve merkezî konumuyla ifadelendiren bir isimdir. Onun “kesin, tartışılmaz, apaçık” olması, İslâm’ın tevhid hakikatiyle özdeşliğidir. Mirzabeyoğlu bu noktada çok nettir: Mutlak Fikir, eşittir İslâm. Çünkü yalnız İslâm, insana varlığı, doğruyu, iyiyi ve hayatı bütünlüklü şekilde gösterir. Yani Mutlak Fikir, felsefî bir “üst kavram” değil, vahyin bizzat kendisidir. Bu da İslâm’ın, sadece bir “din” değil, varlığın bütünüyle uyumlu mutlak ölçü olduğunu anlatır.
Bununla birlikte, "insan aklının kendi başına veya deneye yanıla mutlak hakikati kuramayacağı" fikri Mirzabeyoğlu’na has değildir. Bu, insanlığın ortak epistemolojik itirafıdır. Düşünce tarihi bize aklın "mutlak" olanı kendi başına kuramayacağını göstermiştir. Akıl; eşyanın ardındaki sırrı (numeni), varlığın ilk nedenini ve mutlak ahlaki yasaları kendi içinden üretemez. Batı’da Immanuel Kant, aklın sınırlarını çizmiş, insanın ancak "görünüşleri" (fenomen) bilebileceğini, eşyanın "hakikatini” (numen) asla kavrayamayacağını göstermiştir.
Ancak Kant’tan sonra bile, Aydınlanma aklını ve ampirik bilimi merkeze alan modern düşünce, evrensel doğrulara yalnızca rasyonel yöntemlerle ulaşılabileceğini vaat etmiştir. Bu yönde “büyük sistemler” vazedilmiştir. Mesela Hegel, aklı mutlaklaştırarak (Geist) onu adeta Tanrı'nın yerine koymuş, hakikati aklın tarihi bir süreci (diyalektiği) haline getirmiştir. Hegel'in sisteminde "Mutlak Fikir", diyalektik çatışmaların sonunda varılan bir sentezdir, yani sürecin ve insan aklının ulaştığı bir üründür. Bu metodun bir uyarlaması olan Marksizm, Hegel'in diyalektiğindeki mutlak aklı maddeyle yer değiştirerek diyalektik materyalizmi kurmuş, kâinatın her an değişimi içinde mutlak bilginin mümkün olmadığını savunurken, tabiat ve topluma tatbik edilecek bu "metot"u mutlaklaştırma hatasına düşmüştür.
20. yüzyılda bilgi ve bilim felsefesinde yaşanan çeşitli krizler neticesinde, aklın mutlak olanı kuramayacağı anlaşılınca, Batı düşüncesi derin bir umutsuzluğa sürüklenmiştir. Modernizmin akıl ve bilimle yeryüzü cenneti kurma vaadi çökünce, yerine postmodernizm denilen, nesnel ve herkes için geçerli bir hakikatin olmadığını savunan rölativist bir epistemoloji doğmuştur.
Fransız düşünür Jean-François Lyotard, postmodernizmi "büyük anlatılara karşı duyulan inançsızlık" olarak tanımlamıştır. Büyük anlatılardan kasıt; dinler, aydınlanma felsefesi, Marksizm veya bilimin ilerlemeci vizyonu gibi dünyayı tek bir sistemle açıklamaya çalışan tüm genel geçer teorilerdir. Postmodernizm, aklın mutlak hakikati bulamayacağını kabul etmiş; ancak buradan "O halde mutlak hakikat diye bir şey yoktur" gibi vahim bir sonuca sıçramıştır. Ancak bu, düşünce için bir son değil, gerçek başlangıcın zemini olmalı ve insanı doğrudan doğruya Mutlak Fikrin gerekliliğinin idrakine götürmelidir.
Ahlâk ve değerler düzleminde de aynı zorunluluk geçerlidir. Dün doğru ve iyi görünen şey, bugün yanlış ve kötü sayılabilir. İnsanlık tarihi, değerlerin zamana göre değiştiğini gösteriyor: Dün doğru sayılan, bugün yanlış olabilir. Dün güzel olan, bugün çirkin görülebilir. Dün iyi olan, bugün fenalık sayılabilir. Bu tespit, yüzeyden bakıldığında “değerlerin göreli olduğu” sonucuna götürür. Eğer zamanla her şey tersine dönebiliyorsa, o hâlde: Gerçekten doğru, gerçekten iyi, gerçekten güzel hiçbir şey yoktur. Değerler sürekli değişiyorsa, mutlak bir hakikatten söz edilemez. Bu durumda ortaya çıkan tablo: hiçbir şey gerçek değildir, her şey mümkündür. Bu, postmodern rölativizmin tipik sonucudur: “Hakikat yok, sadece yorumlar vardır.” Eğer değerler tamamen zamana göre değişiyorsa, o zaman hakikî anlamda “doğru, iyi, güzel” diye bir şey yoktur. Bu, nihilizmin yoludur.
Oysa Mutlak Fikir ile değerler, tarihî değişimlere rağmen özde sabit kalır; zaman onları değiştirmez, sadece idrak seviyeleri farklılaşır. Doğru, iyi ve güzel, zamana göre değişmez; Mutlak Fikir’e göre sabittir. Zaman içinde insanların idrakleri değişir, kavrayışları farklılaşır; fakat değerlerin özü değişmez. Dün iyi olan bugün kötü olmuşsa, bu hakikatin değişmesinden değil, insanların onu kavrama biçimlerinin bozulmasındandır. Mutlak Fikir olmadan ise değerler hep kaygan bir zeminde kalır.
Fakat eğer aklımız Mutlak’ı kuramıyorsa, neye göre yaşayacağız, neye göre "bu iyidir, şu kötüdür" diyeceğiz? Akıl Mutlak'ı kuramaz, doğru; ama Mutlak Fikir olmadan akıl doğru dürüst işlemeye bile başlayamaz. Mirzabeyoğlu bu noktada meseleyi imanî düzeye taşır: “Peygamberler bildirmeseydi, iyi–kötü idraki olmazdı.” İnsan aklı, kendi başına iyi–kötü, doğru–yanlış, güzel–çirkin ölçülerini kuramaz. Bu ölçü, ancak vahiy yoluyla verilmiştir. İslâm geleneğinde ilk insanın aynı zamanda ilk peygamber oluşu da bu hakikati tasdik eder: Âdem (a.s.) baştan itibaren hak–bâtıl ölçüsünü taşımıştır. Dolayısıyla değerlerin kaynağı, insanın kendi tarihî birikimi değil, Mutlak Fikir’dir. Peygamberler olmasaydı, sadece insanlık değil, insan hayatının anlamı da olmazdı. İnsanın varlığı kadar var oluşu da peygamberlere borçludur.
Aydınlanma sonrası modernitenin aklı mutlaklaştırmasının çöküşü ve ardından gelen postmodern rölativizmin (görecelilik) yarattığı anlam krizine karşı Mirzabeyoğlu, doğru düşüncenin bizzat var olabilmesi için a priori bir "Mutlak Fikir" zeminini zorunlu görür. Ona göre, hakikatin göreceli kabul edilmesi, aslında izafi olanın hakikat değil, insanların "zan"ları olduğu gerçeğini gizler. Birbirinden farklı olan zanlardan her birinin kendisini "hakiki bir zan" olarak kabul etmesi bile, aslında tek ve mutlak bir hakikatin bulunmasını mecburi olarak şart koşar.
Bu epistemolojik krizin aşılması, ancak değişken zaman ve mekân şartlarının ötesinde, düşünceye yön verecek sabit bir nirengi noktasının, yani "Mutlak Fikir"in kabulü ile mümkündür. Mutlak Fikir ise en temel tanımıyla, mutlak güzelin, mutlak doğrunun ve mutlak iyinin, kısaca hakikatin ifadesidir. Kâinatı, eşyayı, hadiseleri ve insanı değerlendirirken dayanılması zorunlu olan iman mihrakıdır. Yani Mutlak Fikir, düşüncenin hedefi değil, doğru düşünce faaliyetinin bizzat ön şartıdır.
Evet, hakikat bir bütündür, bütünün bilgisidir. Tümevarım (endüksiyon) ise, parçalardan (tikellerden) bütüne (tümele) gitme çabasıdır. Sınırlı tecrübelerimiz, kısıtlı laboratuvar gözlemlerimiz ve zaman-mekân içine hapsolmuş duyularımızla elde ettiğimiz verileri üst üste koyarak evrensel yasalara ulaşabileceğimizi sanırız. Ne var ki, hayat ve kâinat statik değildir, her an yenilenmektedir; hayatın bu her an yeniliği içinde her şeyin insan tarafından söylenmesi mümkün değildir. Dolayısıyla parçaları ne kadar çoğaltırsanız çoğaltın, elde edeceğiniz toplam, hiçbir zaman "Bütün"ün kendisi olamaz. Çünkü "her şey, parçalarının toplamından fazla bir şeydir." Parça bütünün habercisi olsa da, tecrit zaruretinin lüzumlu olduğu yerde parçayı niteleyecek bütün, ancak "Mutlak Fikir" olabilir. Mihraksız bir tümevarımla hareket eden felsefi ve beşerî sistemler, doğruluğu kesin olan değil, doğrulanması arzulanan ve tümevarımı bu varsayıma göre zorlayıcı inanç noktalarından hareket ederler.
Sınırlı tecrübe, müşahede ve tümevarım yöntemleriyle kurulan beşerî sistemler de mutlak prensipler veremezler; zira şeyler, kendisini inceleyen farklı şuurlara göre farklı neticeler verir. Üstelik insan aklı yapısı gereği sınırlayıcıdır ve olayları ancak belirli esaslara bağlayarak kavrar; oysa hakikat bu tarz bir sınırlamayı kabul etmez. Sınırlı ve değişken verilerle yola çıkan beşerî sistemler, denetleyici ve aşkın bir "Mutlak Fikir" olmadan kendi başlarına sistem oluşturmaya kalktıklarında, bütünü gözden kaçırıp parçalarda boğulurlar; "mihraksız tümevarımın zafiyeti”ne düşmeye, doğruları yanlışta kullanmaya ve iş “bütün”e gelince sürekli yanılmaya mahkûm olurlar. Zira insan düşüncesinin ürünü olan bilgi ve metotta mutlaktan bahsetmek, hayatın her an yeni bir tecelli ile var olması hakikatine terstir.
Bu bağlamda Mirzabeyoğlu “terkip hatası” kavramını gündeme getirir. Terkip hatası, bir kısım için doğru olan bir hükmün, bütüne genellenmesiyle ortaya çıkar. Bir bağlamda geçerli olan doğru, uygun bağlamı dışında kullanıldığında yanlışa dönüşür. Mesela üretim faaliyetinin şuurun gelişmesini besleyebileceği doğru olabilir; fakat buradan hareketle şuurun kaynağını tamamen üretime indirgemek, terkip hatasıdır. Bir kısım için doğru olanı bütüne genelleştirmek, düşüncenin en temel yanılgısıdır. Bütün beşerî sistemler, doğru parçaları bir araya getirerek bir bütün kurmaya çalışsa ve başlangıçta bazı doğrulara yaslansa da Mutlak Fikir’den bağımsız kaldıkları için bu doğrular yanlışta kullanılır ve “mihraksız tümevarım zafiyeti” ortaya çıkar. Sistemler parçalanır, kendi içlerinde çelişkiye düşmeye mahkûm olurlar. Tarih boyunca beşerî ideolojilerin çöküşü bu zorunlu akıbetin örnekleridir.
İnsan ve toplum meselelerinin köklü bir çözüme kavuşturulabilmesi ve eşya ile hadiselerin hakikatinin idrak edilebilmesi, her şeyden önce değişmez bir mihenk taşına, yani "Mutlak Fikir"e dayanmayı zorunlu kılar. Düşünce faaliyeti Mutlak Fikir (mutlak ölçüler) olmadan yola çıkarsa, dış dünyadan elde edilen veri ve pratikler temelsiz, yorumsuz ve hedefsiz kalır; insan çevreye açıldıkça bütünleşmek yerine dağılmaya başlar. Kısaca, olayların doğru yorumlanabilmesi için "insanüstü fikrin" (Mutlak Fikrin) objektifinden bakmak zorunludur.
İnsanın faaliyetlerinde "Bilinmeyen"i (Sırr'ı) kavranabilir kılması ve eşyayı doğru bir şekilde niteleyebilmesi için Mutlak Fikir'e uygun düşünmesi şarttır. Aynı şekilde, insan ve toplum meselelerinin sağlıklı bir şekilde halledilebilmesi de bu meselelerin "mutlak değer" ölçülerine vurulmasına bağlıdır. Sosyal hayatın, hukukun ve siyasetin tutarlı bir şekilde düzenlenebilmesi için, aklın ve temelsiz zanların ötesine geçilmeli, yegâne doğru olan Mutlak Fikir referans alınmalıdır. İnsanın her mevzudaki teorik ve pratik faaliyeti, ancak Mutlak Fikir'e nispet edildiğinde "Bütün Fikir" içinde bir anlam kazanır.
Nitekim İmam Gazâlî, sadece akılla metafizik hakikatlere ulaşılabileceğini iddia eden Meşşâî filozofları tam da bu noktadan vurmuş; aklın sınırlarını göstererek "vahyin" ve "keşfin" zaruretini ortaya koymuştur. Yine birçok düşünür "Akıl yetmez, vahiy gerekir" deyip orada durmuştur. Mirzabeyoğlu'nun orijinal yönü ise bu mutlak hakikatin, sürekli değişen eşya ve hadiselere nasıl tatbik edileceğini gösteren bir “vasıta sistem” kurmasıdır. Mirzabeyoğlu için Mutlak Fikir (İslâm) siyasetin, sanatın, fiziğin, sosyolojinin, hukukun ve ahlakın üzerine inşa edileceği yegâne epistemolojik mihraktır. O, "Mutlak Fikir gereklidir, o halde onu çağa, zamana ve mekâna nasıl uygulayacağız?" sorusunun cevabını vererek İslâm tefekkürünü çağdaş bir dünya görüşüne dönüştürmüştür.
_edited.jpg)


