Mirzabeyoğlu'na Göre "İslam'ı Yaşamak"
- Reha Kansu

- 16 Ara 2025
- 5 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 17 Ara 2025

Bilindiği gibi (!) Necip Fazıl, “amel” yerine “aksiyon” kavramını kullanır. Zira ona göre lisanımızda "aksiyon" kelimesiyle barışabilecek ve onun yerini tutabilecek tek kelime olan “amel”in anlamı zamanla daraltılmış ve gerçek kapsamından koparılmıştır. Bizim dar anlayışımızda "amel" kelimesi, sadece belli başlı ibadetlere (namaz, oruç vb.) hasredilmiş bir kavram gibi anlaşılmaktadır. Halbuki amel, sadece ibadetlerden ibaret değildir; ibadetlere bağlı sayısız içtimai (sosyal) vazifeyi ve mücerret bir hamle ruhunu da kapsar. Eğer "amel" kelimesi bu geniş ve kuşatıcı manasıyla anlaşılabilseydi, "aksiyon" mefhumunu tam olarak karşılayabilirdi. Bu nedenle Necip Fazıl, Müslümanlığın sadece bir inanç değil, aynı zamanda dünyayı şekillendiren bir oluş ve hamle davası olduğunu vurgulamak için daha dinamik ve henüz anlamı daraltılmamış olan "aksiyon" kelimesini seçtiğini belirtir.
Salih Mirzabeyoğlu ise İdeolocya ve İhtilal adlı eserinin “İdeolocya ve Yaşamak” başlıklı makalesinde, "amel" kelimesini dar anlamından kurtarmak adına bu tercihi bir adım öteye taşır. Bu bölüm, Necip Fazıl’ın İman ve Aksiyon eserinde ortaya koyduğu temel kavramların, Mirzabeyoğlu’nun daha önceki Bütün Fikrin Gerekliliği ve Kültür Davamız eserlerinde ele alınan meselelerin derinlemesine bir "şerhi" niteliğindedir. Necip Fazıl’ın "aksiyon" terimini tercih etmesi, Mirzabeyoğlu’nun bu yazısındaki hareket noktasıdır. Söz konusu metinde Mirzabeyoğlu, İslam'ı yaşamanın sadece belirli dini vazifeleri yerine getirmekten ibaret olmadığını, aksine hayatın her anını kuşatan bir "aksiyon" olarak anlaşılması gerektiğini ortaya koyar.
Salih Mirzabeyoğlu, bu amaçla önce "yaşamak" kavramını tanımlamakla işe başlar. Ona göre insanî anlamda “yaşamak”, sadece biyolojik bir süreç veya belli başlı pratiklerin yerine getirilmesi olarak değil, insanın duygu, düşünce ve irade bütünlüğüyle ortaya koyduğu “tüm faaliyetler” olarak ele alınmalıdır. Yaşamak, temelde insanın "varolma isteğine" bağlı davranışlarının bütünüdür ve yokluğa (ölüme) karşı bir direniştir. Bu perspektiften bakıldığında, insanın ortaya koyduğu duygu, düşünce ve iradî faaliyetler, dış dünyanın etkilerine karşı pasif birer yansıma olmaktan çıkar. Aksine bunlar, dış dünyanın uyaranlarına karşı tepki halinde insanın kendi "ben" iradesini, varlığını ve şahsiyetini ortaya koyan birer "aksiyon" ifade eder.
Bu tanım, insanı hayvandan ayıran temel fark olan "kültür" ve "şuur" meselesine bağlanır. Zira yaşamak, duygu ve düşünceyle varlığa, eşyaya ve hadiselere karşı şuurlu bir tavır geliştirmektir. Hayvan, içgüdü seviyesinde refleksif bir yaşam sürerken, insan, olaylara şuurla yaklaşma, öğrenme ve etkileri yönlendirme yeteneğine sahiptir. Hiçbir insanın tecrübesi ve sinir sistemi diğerinin aynısı olamayacağından, her fert kendine has bir davranış biçimi geliştirir. İnsan topluluklarını birbirinden ayıran temel ölçü de bu "yaşama kültürü" ayrılığıdır. İnsan için yaşamak, bir kültür meselesidir; yani doğrudan bir bilgi ve şuur faaliyetidir. İnsanın pratik bir fayda veya maddi bir çıkarla açıklanamayacak bilgilere, hakikat arayışına veya sanata yönelmesinin temelinde de işte bu derin varoluş çabası yatmaktadır.
Mirzabeyoğlu, "İlim, bilme demektir... Yaşamaksa, idrakin insan faaliyetlerinin tümünü kuşatıcı tezahürüdür" diyerek, bilmek ile yaşamak arasındaki kopmaz bağı vurgular. İdrak olmadan (yani fikir olmadan) yapılan hareket, sadece "otomatlaşmış iş"tir. Bu bağlamda, İslam'ı yaşamak, sadece şeklî kurallara uymak değil, "ölçüyü ölçünün istediği şuur kıvamı içinde anlama" ve bu anlayışı hayatın her alanına yayma çabasıdır. Zira her durumda, yaşanabilen İslam, anlaşılabilen İslam kadar olacaktır. Nitekim Mirzabeyoğlu'nun eleştirdiği bu anlayışta "yapmak" fiili, "dışyüz ve birkaç fiil" olarak sığ bir alana hapsedilmiştir. İbadetler, mekanik olarak tekrarlanan bir dizi fiile dönüştürülmüştür. Mirzabeyoğlu'nun eleştirisinin en can alıcı noktası, dindarlığın nasıl anlaşıldığına dair temel bir sorunu ortaya koyan şu pasajda ortaya çıkar:
«Yapmaktan anlaşılan, dışyüz ve birkaç fiil. Çayı sağ taraftan dağıtan İslâm’ı yaşıyor ama, bunların gözünde «düşünmek-yapmak», yaşamak değil!.. Düşünmek yapmaktır, yaşamaktır; ama anlayan yok!..»
İslam’ı yaşamak için önce İslam’ı anlamak gereği söz konusu olunca, Mirzabeyoğlu bu kez "bilme" eylemini de kuru malumat yığınından ayırarak "irfan" kavramıyla açıklar. İrfan, neyi niçin bilmesi gerektiğinin şuurunda olmak ve bunu hayata geçirebilmektir.
"İrfan arşın veya okka hesabıyla, bir şahsın yüklendiği kuru malumat değil; sahibinde fikir ve ruh bünyesi haline gelmiş bilgidir... Gıdanın, döne dolaşa damarlarımızda kan haline gelişi gibi…”
Bu ilke, "Mutlak Fikir"in (İslam’ın) dogmatik bir ezberle hayata geçirilemeyeceğini vurgular. Buna göre, bir dünya görüşüne bağlı olmak, şuurlu bir "kültür ve irfan" kıvamını gerektirir. "Mutlak Fikir"e (İslam'a) muhatap olmak, bu fikrin gerektirdiği idrak seviyesine ve yaşama kültürüne yükselme davasıdır. Dolayısıyla, "Mutlak Fikir"den (İslam'dan) hareketle insan ve toplum meselelerini çözecek bir “sistem şuuru” olmadan, doğru bir "yaşama" faaliyeti (amel) de ortaya çıkmaz. Çünkü "doğru düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti olmaz".
"İslam'ı yaşamak" eyleminin yaygın ve dar yorumları, onu sosyal gerçeklikten koparan bir pasifliğe mahkûm eder. Mirzabeyoğlu’nun hedef aldığı temel yanılgı, "İslâmı önce kendimiz yaşayalım" şeklinde formüle edilen, aksiyondan kaçınma eğilimidir. Bu yaklaşım, İslam'ı sosyal ve siyasi hayattan kopararak onu "birkaç şekil ve kaide"ye indirger. Dolayısıyla, yabancı bir rejim altında, sistemin izin verdiği sınırlar dahilinde tanınan dini özgürlükler de "İslam'ı yaşamak" anlamına gelmez. Örneğin, laik bir ülkede namaz kılabilme veya oruç tutabilme imkânı, gerçek anlamda bir "yaşama" değildir. Bu durum, yalnızca "rejimin müsaadesi dairesinde" kalan ve sistemin bekası için bir tehdit oluşturmayan, kontrol altında tutulmuş bir alandır. Mirzabeyoğlu ise, "İslam’ı yaşamak" eyleminin gerçek anlamını çok daha bütüncül bir hedefle tanımlar: inanılan sistemin ahlakını, hayatın tamamına, yani "sosyal-siyasi müesseseler bütününe hâkim kılmak". Bu hedef, ferdi toplumdan, ahlakı siyasetten ayırmayan, topyekûn bir sistem gayesidir.
"Görüldüğü gibi, inanılan sistem genişliğine insan meseleleri içinde yaşanamıyorsa, «yaşamak» cihadın gereğini yerine getirme ve cihad ahlâkı olarak doğar; bundan kaçınmak ve sadece ahlâkî düşünmek, sadece ahlâksızlıktır."
Bu perspektifte "yaşamak", ferdî ibadetlerin mekanik tekrarının çok ötesinde, içinde bulunulan düzenin tahlilini gerektiren, bütüncül bir dünya görüşü ve bu görüşü hayata hâkim kılmayı hedefleyen bir aksiyon planı talep eder. Mirzabeyoğlu’nun "İslâma muhatap anlayış" davası—yani, İslam’ı statik bir inançlar bütünü olarak değil, çağın tüm meselelerine cevap üretebilen dinamik bir "bütün fikir" sistemi olarak kavrama ve tatbik etme projesi—bu topyekûn yaşama eyleminin fikrî temelini oluşturur.
Mirzabeyoğlu, tek tek meseleler etrafında birleşmenin de kalıcı bir değişim getirmeyeceğini savunur, çünkü bu parçacı yaklaşımlar, meseleleri hala egemen düzenin "şuur süzgeci"nden geçirerek yorumlamaktadır. Ona göre her düzen, kendi devamlılığını sağlamak için bireylerine belirli "akıl ve duygu alışkanlıkları kazandıran" bir "şuur süzgeci" empoze eder. Bu süzgeç, bireyin hakikati nasıl yorumlayacağını, neyi doğru neyi yanlış bulacağını ve nihayetinde nasıl "yaşayacağını" belirleyen egemen bir zihniyet kalıbıdır. Şuur süzgeci, kendisini oluşturan unsurlara yönelik eleştirileri bile kendi mantığıyla öğütür, kendi dışına çıkılmasına izin vermez. Dolayısıyla egemen düzenin şuur süzgeciyle yetişmiş bir bireyin, "Mutlak Fikir" gibi kökten yeni bir hakikati özümsemesi mümkün değildir. Böyle bir çaba, mevcut kültüre yalnızca yeni bir "çeşni" katmakla sonuçlanır, fakat bütünüyle yeni ve devrimci bir yaşama kültürü inşa edemez. Eğer bir Müslüman, meseleleri hala egemen küfür düzeninin (pozitivizmin, ilerlemeciliğin, modernitenin vs.) şuur süzgecinden geçirerek yorumluyorsa, onun İslam'ı yaşaması mümkün değildir; sadece İslam'a dair bazı ritüelleri, yabancı bir hayat tarzının içinde "çeşni" olarak barındırır. İslam’ı gerçekten anlamak ve yaşamak için, bu şuur süzgecinin ona alternatif olabilecek yenisiyle değiştirilmesi gerekir. Bu da halihazırda Büyük Doğu’nun sunduğu bütüncül "dünya görüşü" çizgisinde mümkündür.
Mirzabeyoğlu, bu ideolojik dönüşüm hareketini merkezden çevreye yayılan bir modelle açıklar. Bu modelin merkezinde "olmak", yani bireyin yeni "şuur süzgeci"ni kuşanarak kendi iç devrimini tamamlaması yer alır. Çevreye doğru hareket ise "oldurmak", yani bu şuurlanmış bireyin toplumu dönüştürme eylemidir. Bu ikisi iç içe ve eşzamanlıdır. İç oluş, dış oluşta açığa çıkar; dış oluş, iç oluşun durumunu ele verir. Kısaca, İslam’ı yaşamak, "merkezde olmak (şuurlanmak) ve çevreye doğru oldurmak" şeklinde tecelli eden, İslamî dünya görüşünün eşya ve hadiseler üzerinde hakimiyet kurma davasıdır.
Sonuç olarak Mirzabeyoğlu, "amel"i veya "yaşamayı"; bir dünya görüşüne (ideolocyaya) nispetle, insanın tüm melekleriyle (duygu, düşünce, irade) ortaya koyduğu bir "tavır alış" olarak yeniden inşa eder. "Yaşamak", içgüdü seviyesinde bir varoluş değil, şuurlu bir "kültür-irfan" faaliyetidir ve bu kültürün temelini, hayata anlam ve yön veren ideoloji oluşturur. Gerçek aksiyon, ideolojik şuurla ahenk içindeki tüm insani faaliyetleri kapsayan bütüncül bir hayat tarzıdır. Mevcut düzenin şuur süzgeciyle ise yeni bir dünya kurulamaz. "Doğru şuur terkibi olmadan doğru şuur faaliyeti olmaz" hükmünce, insanın yaşaması (ameli), ancak bağlı olunan dünya görüşünün gerektirdiği duygu ve düşünce alışkanlıklarını kazanmasıyla "sahici" ve "bütüncül" bir nitelik kazanır. Mesele, klişeleri ezberleyip uygulamak değil; değişmez ölçüleri (Mutlak Fikri), her an yenilenen hadiseler karşısında "yenilenerek anlayan" bir şuurla hayata geçirmektir.
_edited.jpg)


