top of page

Necip Fazıl’ın İdealist Tarih Anlayışı (2)

Necip Fazıl idealist tarih anlayışı

Tarihin Anlamı ve Tarihçinin Rolü

Tarih, tabiat olgularının aksine, beşerî değişimin yeridir. Tabiatta zaman, kalıcı yasaların sürekli tekrarından ibarettir. Oysa tarihî olaylar biriciktir. Tarihî bir olay bir daha asla aynı şartlarda, aynı şekilde tekrar etmez. Tarih, tekrarlanamaz olayların birikimidir. Tabii olaylar sıkı bir neden-sonuç (determinizm) ilişkisine tabidir ve kanunlara göre işler; bir taşın yerçekimiyle düşmesinde bir "seçim" yoktur. Tarih ise insan iradesinin, seçimlerin ve hürriyetin alanıdır. İnsanlar, tabiatın zorunluluklarına tabi olsalar da eylemleriyle yepyeni, öngörülemez sonuçlar yaratabilirler.


Tarih disiplininin bir "bilim" olarak kabul edilmesi uzun ve sancılı bir süreç olmuş, ancak hiçbir zaman fizik veya kimya gibi bir doğa bilimi statüsüne oturtulmamıştır. Dilthey ve onu izleyen Yeni-Kantçı düşünürler, şöyle bir metodolojik ayrım getirmiştir: “Tabiat açıklanır, tarih anlaşılır.” Geçmiş olup bitmiştir, gözlemlenemez ve kesinlikle yeniden üretilemez. Tarihçi, geçmişin sadece bugüne ulaşabilen kalıntıları üzerinden bir "inşa" faaliyeti yürütür. Ayrıca tarih, insan iradesini (hürriyeti) barındırdığı için geleceğe dair kesin bir öngörüde bulunamaz.


Bununla birlikte, modern akademik tarihçi masaya oturduğunda, kralların tutkularından ziyade buğday fiyatlarına, veba salgınlarının nüfus piramitlerindeki etkisine veya gümüşün enflasyonist hareketlerine bakar. Çünkü modern tarihçilik; olguları nesnel, ölçülebilir ekonomik veriler, demografik hareketler ve jeopolitik stratejiler üzerinden okur. Bir imparatorluğun yükselişini veya çöküşünü açıklamak için ticaret yollarının değişmesi veya enflasyon gibi somut verilere bakar. Bu anlaşılabilir bir tutumdur çünkü akademik tarihçi "Ne oldu ve nasıl oldu?" sorusuna cevap arar. Bu zaten işin kemmiyete ait boyutudur.


Ekonomik veriler ve demografik hareketler bize mekaniği açıklar; olayların iskeletini çizer. Enflasyon verileri bize Fransız Devrimi öncesi halkın ne kadar aç kaldığını kusursuzca gösterebilir. Ancak hiçbir ekonomik veri, aç insanların neden boyun eğmek yerine giyotinleri kurup bin yıllık bir monarşiyi yıkmaya cesaret ettiğini, tarihi yapan devrimci ruhu ve fikirlerin insanlığın ortak şuurunda yarattığı kırılmayı tek başına açıklayamaz.


Tam da bu nedenle, tarihî süreçleri olaylar ve olgular yığını olmaktan çıkarıp belirli teorik çerçeveler üzerinden okuyan çeşitli tarih felsefeleri mevcuttur. Hıristiyan tarih anlayışı, Marksist tarih anlayışı, Aydınlanmacı tarih anlayışı, Postmodern tarih anlayışı gibi… Bu yaklaşımlar, tarihi verileri sadece kronolojik olarak nakletmekle kalmaz; geçmişi kendi orijinal paradigmaları ve felsefi sistematiği içinde yeniden anlamlandıran yorum biçimleri sunarlar. Geçmişi yalnızca “ne olduğu” sorusuyla değil, “hangi kanuna veya gayeye hizmet ettiği” sorusu etrafında şekillendirirler.


Ünlü tarihçi E. H. Carr, "Tarih Nedir?" adlı eserinde olguların kendi başlarına konuşmadığını, onlara ancak tarihçi izin verdiğinde, tarihçinin seçtiği bağlamda konuşabildiklerini söyler. Bağlam yoksa, olgu dilsizdir. Carr, tarihçi ile olgular arasındaki ilişkiyi anlatırken okyanus ve balıkçı benzetmesini yapar. Olgular, devasa ve dipsiz bir okyanusta yüzen balıklar gibidir. Ekonomik bir perspektife sahip bir tarihçi, okyanustan sürekli vergi isyanları ve ticaret yollarını çekecektir. Siyasi bir tarihçi ise aynı okyanustan anlaşmaları ve savaşları çekecektir. Dolayısıyla "işte tarih budur" diye sunulan şey, aslında tarihçinin neyi tutmak istediğiyle doğrudan ilgilidir.


Carr'ın bu yaklaşımı, "tarihçi incelediği dönemden tamamen kopuk, tarafsız bir hakem olmalıdır" inancını yıkar. Ona göre tarihçi, içinde yaşadığı çağın, toplumun, sınıfın ve ideolojilerin bir ürünüdür. Carr şöyle der: "Tarihî olguları incelemeye başlamadan önce, o olguları size sunan tarihçiyi inceleyin." Çünkü tarihçi her zaman bugünün içinden konuşur.


Necip Fazıl ve Diğer Tarih Anlayışları

İşte Necip Fazıl’ın bulunduğu yer de burasıdır.


Dolayısıyla modern akademik tarihçilikle onun tarih yorumu birbirini yalanlamaz, aksine birbirini tamamlar. Zira Necip Fazıl, tarihle ilgili eserlerinin "analitik ilmi metotlara iltifat etmediğini", bunun yerine "müspet gerçeklere dayalı kıymet hükümleri ve hikmet teşhisleri üzerinde durduğunu" açıkça belirtir. Özetle, akademik veya belgelere dayalı nesnel bir tarihçilik yapmaz; tarihi tamamen ahlaki, ruhi ve ideolojik bir hesaplaşma alanı olarak okur. Tarih, olanı olduğu gibi yazmak değil; olanı, olması gerekene göre yargılama işidir.


Sonuç olarak, Necip Fazıl’ın tarih anlayışı "gerçek dışı" değildir; gerçeklerin fikrî ve ideolojik bir yorumudur. Nitekim Necip Fazıl’ın tarih görüşünü akademik tarihçi gözüyle tartışmak yerine, ancak diğer tarih felsefeleriyle karşılaştırarak tanımlayabiliriz. En başta, taban tabana zıt olduğu Materyalist tarih anlayışıyla…


Materyalist tarih anlayışı, altyapının (ekonomi, teknoloji, madde) üstyapıyı (ahlak, din, kültür) belirlediğini savunurken; Necip Fazıl tam tersini iddia eder. Ona göre ekonomik veya teknolojik gelişmeler deterministik (kaderci) bir şekilde toplumu ve ahlakı şekillendirmez. Aksine, toplumun sahip olduğu ahlaki ve ruhi sistem, o maddi gelişmelerin nasıl kullanılacağını tayin eder.


Elbette Necip Fazıl; Sanayi Devrimi'nin kapitalizmin gelişimi içindeki önemini, pusulanın icadını veya barutun askeri teknolojideki yerini yok saymaz. Bunları birer "kemmiyet değişimi" olarak adlandırır ve bu maddi değişimlerin yaşandığını reddetmez. Ancak demir, kömür, barut veya teknoloji tek başına tarihi değiştirmez; bunlar sadece birer vesile ve zemindir. Asıl belirleyici olan, insan ruhunun bu araçlara yüklediği anlamdır.


Bu noktada Necip Fazıl, Hıristiyan tarih anlayışına mahsus kaderciliğin de zıttında yer alır. O, tarihte mutlak bir iradeye inanır. Onun idealist tarih anlayışında insan, tarihin akışına seyirci kalan edilgen bir nesne değil; inandığı gayeler uğruna “eşya ve hadiseler üzerinde irade gösteren” aktif ve kurucu bir öznedir. Tarih, ilahi bir senaryonun mekanik bir şekilde işlemesi değil; insanın kendi seçimiyle, inancı ve ahlakı uğruna ortaya koyduğu o büyük “aksiyonun” sahnesidir.


Ona göre medeniyetleri inşa eden temel kuvvet, toplumların bağlandığı yüce gayeler ve bu gayeler uğruna ortaya koydukları ruh derinliğidir. Dolayısıyla çöküş de kaçınılmaz bir kaderin değil; insanın maddeye müdahale etme iradesini yitirmesinin, yani o kurucu “ruhî aksiyonu” gösterememesinin doğrudan bir sonucudur.


Nitekim medeniyetleri inşa eden bu "yüce gaye" ve "ruhî aksiyon" zorunluluğu, tarihe sadece maddeci bir pencereden bakmayan pek çok büyük düşünürün de ortak ufkudur. Mesela Herder der ki; bir millet içinde bulunduğu durumdan memnun olur da kendisi için daha iyi olduğuna inandığı bir değer ve gaye etrafında sahip olduğu tüm imkân ve kabiliyetleri seferber etmezse, insan soyu orada yerinde sayar ve çürüyüp yok olmayı bekler.


Saf bir gaye adına olmasa bile, kendilerine has biçimde yücelttikleri ve gerçek bir bağlılıkla inandıkları aşkın değerlerle milletler millet olur, medeniyet olur. İnsanın hayvandan ayrılan yönü işte bu ufukta daha çok görünür ve insan, inandığı o aşkın değere sadakati nispetinde tarihte parıldamaya devam eder. Herder, milletleri medenîleştiren ve insanlaştıran bu bağlanışı, Eski Yunan'ın kabullerinden ilhamla "denge ve ölçülülük" kavramlarıyla tarif eder. Ona göre her medeniyet, kendisini ve çevresini daha iyi düzenlemesini sağlayacak ölçüler getiren bir 'İyi'ye inanıp sarılmakla doğar.


Bir medeniyetin doğuşu bu büyük inanç sıçramasına bağlıyken, çöküşü de tam olarak bu ruhun kaybıyla başlar. Nitekim Montesquieu der ki; Roma'yı yıkan şey dışarıdaki barbarlar değil, içerideki ahlaki ve ruhî çöküştü. Barbarlar sadece, kökleri çoktan çürümüş olan devasa bir ağaca son tekmeyi vuran dış etkenlerdi. Montesquieu’ye göre Roma’nın çöküşünün tohumları, en parlak zaferlerinde atılmıştı. Eğer Roma o eski ahlaki gücünü, sivil erdemini ve vatan aşkını koruyor olsaydı, barbarların saldırıları sadece onların omuz silkeceği küçük pürüzler olurdu. Çürüyen bina rüzgârdan değil, çürümüşlüğünden yıkılır; rüzgâr sadece bir bahanedir.


Bütün bu örnekleri, Necip Fazıl’ın ruh ve ahlak temelli tarih anlayışına daha doğru yaklaşmak için verdik.


Necip Fazıl’ın Tarih Anlayışı

Onun tarih anlayışı İslam’ı merkeze alsa da bütün insanlık tarihini kapsayan bazı psiko-sosyal kanunlara dayanır. Her şeyden önce, nitelemesi İslamî olmakla birlikte, insan denen varlığın gelmiş geçmiş bütün beşerî çabalarının ve ihtiyaçlarının altında ölümsüzlük arayışının yattığını savunur. Ona göre insanın piramitler inşa etmesinin, sanat eserleri bırakmasının, büyük devletler kurmasının veya kahramanca savaşmasının altında işleyen asıl arzu ölümsüzlüktür. Tarihi yapan şey ekonomi veya jeopolitik değil, insanın ölümsüzlüğe olan açlığıdır. İnsanın her eyleminin altında (ister bir fatih olsun, ister bir tüccar, ister bir sanatçı) o "sonsuzluk" arzusu yatar. Çünkü insanın ruhu zaten ebediyete aittir. İnsan, içindeki bu "Mutlak" ve "Sonsuz" olanı arama güdüsüyle tarihi inşa eder.


Bu bakımdan insan, inanarak ve eser vererek kendini gerçekleştirmeye, özünü var etmeye, kendi keyfiyetini kemmiyet üzerinde göstermeye, inandığını tecelli ettirmeye memur bir varlıktır. Bu kendini aşma çabası, insana mahsus bir fenomen olarak ahlaki varoluşun da temelini oluşturur. Çünkü insan eyleminin değeri, mümkün ve hür bir seçime dayanmasında, yani ahlâkî niteliğindedir. Dolayısıyla insan, aksiyon sahibi varlıktır ve tarihi yapan da budur.


İnsan hayatında, inanılan ile yapılan arasındaki uygunluk, dinamik bir sürekliliği ifade etmesi bakımından, ruh ve ahlâkın yerli yerinde olduğunu gösteren keyfiyet-kemiyet dengesini belirtir. Bu noktada "madde mi ruhu belirler, ruh mu maddeyi?" şeklindeki felsefi açmaz, Necip Fazıl'da diyalektik bir çözüme kavuşur. Keyfiyet asıl ve öz durumundayken; kemiyet onun çeşitli şubeler üzerinde görünüşüdür. Dolayısıyla keyfiyet (ruh ve inanç) daima önceliklidir; ancak kemmiyetin (ekonomik şartların, teknolojik gelişmelerin) de keyfiyet üzerinde bir rolü vardır.


Necip Fazıl, maddi gerçekliklerin dönüştürücü gücünü inkâr etmez; ancak bunu bir yan unsur olarak görür. Zira tarihi yapan insandır ve insanın kemiyetler karşısındaki rolü kendi keyfiyeti çapında ve doğrultusunda ortaya çıkar. Maddi imkanların nasıl kullanılacağını doğrudan belirleyen unsur toplumların değer yargılarıdır.


Mesela, Valéry’nin işaret ettiği gibi; Avrupa kimliğini inşa eden ruhî/kültürel unsurlar (Antik Yunan aklı, Roma nizamı ve Hıristiyan ahlakı) dünyanın geri kalanından farklı bir "keyfiyet" oluşturmuştur. Pusula, barut ve matbaa... Bu üç icat, Avrupa'dan çok önce Çin'de icat edilmiştir. Fakat Çin’in "ruhî aksiyonu" ve ahlaki duruşu farklı olduğu için bu kemmiyetler dünyayı sarsacak bir enstrümana dönüşmemiştir. Çinli, barutu havai fişek yapıp eğlenmekte, pusulayı feng-shui için kullanmakta, matbaayı ise kısıtlı bir bürokratik işlemde tutmaktadır. Fakat aynı pusula, barut ve matbaa Avrupa’nın eline geçtiğinde bambaşka bir amaca hizmet etmiştir. Avrupa'nın "aksiyon ruhu", pusulayı alıp okyanusları aşmış ve sömürgeciliği (yeni kıtaların fethini) başlatmıştır. Barutu alıp, feodal şatoları yıkan ve diğer medeniyetleri dize getiren devasa toplara, askeri bir tahakküm aracına çevirmiştir. Matbaayı alıp, Rönesans'ı, dinde reformu ve sanayi devrimini gerçekleştirmiştir.


Bu anlayışa göre kemmiyette yaşanan değişimler ve maddi dünyadaki gelişmeler önemsiz veya yok sayılabilecek unsurlar değildir; aksine, keyfiyet üzerinde doğrudan imkân veya engel oluşturabilirler. Ancak kemmiyet değişimi, bir toplumun ahlakını doğrudan veya zorunlu bir şekilde belirlemez. Sosyal, siyasî ve iktisadî muvazeneler bozulduğu zaman ise ortada tesiri tadil edilmesi gereken yeni bir durum vardır. Buna göre tarihteki ahlâkî ve medeniyet çapındaki yıkılmalar; kemmiyet değişiminin zaruri bir sonucu değil, insanın o değişime karşı gereken "ruhî aksiyonu" gösterememesinin neticesidir. Eğer toplum sahip olduğu ahlaki donanımla bu maddi değişimi kendi özüne uygun bir şekilde sentezleyip yönetebilirse, keyfiyet kemmiyette tezahür etmiş ve muvazene korunmuş olur.


Ruh, fikir, inanç, ideal, değer, hürriyet ve neticede hepsini birden ifade eden “ahlâkî keyfiyet”, neticede iktisat, siyaset, kültür, teknoloji gibi insan hayatına mahsus tüm şubeleri kapsar. Denebilir ki bir toplumun fertlerindeki ahlâkî keyfiyet, sosyal hayatın şubelerinin oluşturduğu bütünde tezahür eder. Kısaca bütün sosyal kurumlar, ahlâkın bir uzantısı ve şubesidir.


Hatırlanacak olursa, Marx’ta ekonomi ve üretim biçimleri asıldır; din, ahlak, hukuk ve siyaset ise onun bir yansımasıdır. Necip Fazıl’daki “ahlâkî bütün” ve “değerler sistemi”nin belirleyiciliği tezi ise Marksizm’in ekonomik altyapı görüşünü tersine çevirir. Kurumlar çürüyorsa, bu ekonominin bozulmasından değil, o kurumları var eden ahlâkın bozulmasındandır. İşte Necip Fazıl, kendi tarih okumalarını bütünüyle bu ahlâkî mercek üzerinden yapar. Ona göre ahlak, eşya ve hadiseler karşısında sürekli üretilmesi, güncellenmesi gereken dinamik (canlı, hareketli ve taarruz halinde) bir tavırdır.


Necip Fazıl'ın beş asırlık muhasebesindeki o büyük "suçlama" burayadır. O, tam da devasa maddi değişimler (kemmiyet) karşısında Osmanlı aydınının ve kurumlarının donup kalmasını, bu yeni teknoloji ve ekonomiyi yönetecek “yeni bir ahlaki/entelektüel refleks” üretememesini eleştirir. Yobazlık, bu statikleşmiş ahlâkı ifade eder ve Necip Fazıl’daki anlamıyla, değişen şartlar karşısında yeni bir tavır (aksiyon) üretememektir. Modern tarihçinin diplomatik bir zorunluluk olarak okuduğu Tanzimat Fermanı'nı o, "ruhun maddeye teslim olması ve ahlâkî muvazenenin çöküşü" olarak yargılar. Keza, modern tarihin toprak kayıpları ve siyasi buhranlar üzerinden başarısız saydığı figürleri (mesela II. Abdülhamid'i), gösterdikleri "ruhî aksiyon" ve inanca sadakatleri üzerinden birer ahlâk heykeli olarak yeniden konumlandırır.


Osmanlı'nın çöküşü ve Batı karşısındaki gerileyişi tam da bu ruhî aksiyonun üretilememesi üzerinden açıklanır. Bu teslimiyet halinin en dramatik sonucu ise ahlaki çöküş ve nihayetinde başka bir ahlaka geçiş teşebbüsüdür. Tanzimat ile başlayıp Cumhuriyet devrimleriyle en keskin safhasına ulaşan süreç, kemmiyet karşısındaki çaresizliğin kendi keyfiyetini toptan terk ederek aşılmaya çalışılmasıdır.

"Eski usullerle İslam’ın öğretilmesi devri artık bitti. Ümmî imanı kalmadı.

Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım… Allah’a giden yol sonsuz sayıdadır.

Resim, müzik, şiir, roman, mimari, tiyatro; sonsuz…

Bunlar arasından bir yol bulup o yolun dervişi olmaya bakın!"​​

Salih Mirzabeyoğlu

bottom of page