Tarih Boyunca İslam'a Muhatap Anlayış (4)
- Reha Kansu
- 6 saat önce
- 5 dakikada okunur

Modern dönemde İslâm dünyasında ortaya çıkan fikrî hareketlerin önemli bir kısmı, Batı düşüncesi karşısında savunmacı veya uyarlamacı bir tavır geliştirmiştir. Buna karşılık Büyük Doğu ve onun devamı niteliğindeki İBDA hareketi, yalnızca savunma refleksiyle hareket etmeyen; yeni bir dünya görüşü inşa etmeyi hedefleyen fikrî bir çizgi ortaya koymuştur. Hemen uyarmak gerekir ki, Büyük Doğu ve İBDA gibi bütüncül sistemler, sıradan politik dilin veya günlük polemiklerin kalıplarıyla anlaşılamaz. İBDA düşüncesi, çağdaş İslâm düşüncesi içinde yalnızca siyasî bir hareket olarak değil, bütünlüklü bir dünya görüşü kurma teşebbüsü olarak ele alınmalıdır.
İBDA düşüncesinin anlaşılmasında ilk hareket noktası, Büyük Doğu ile kurduğu “nisbet” ilişkisidir. Mirzabeyoğlu, Büyük Doğu’yu yalnızca Necip Fazıl’ın siyasî, edebî veya fikrî mirası olarak görmez. Ona göre Büyük Doğu, çağımızda “İslâm’a muhatap anlayış”ın merkezî mihrakıdır. İBDA ise bu mihrakın zaman içindeki açılımı, hareket hâlindeki görünüşü ve aksiyon planındaki temsilidir. Bu nedenle İBDA, kendi bağımsızlığını Büyük Doğu’dan kopuşta değil, Büyük Doğu’ya doğru nisbet kurmakta bulur. Başka bir ifadeyle İBDA’nın özgünlüğü, kaynağı reddinde değil, kaynağı çağın ihtiyaçlarına göre işleyebilmesindedir. Mirzabeyoğlu’nun iddiası, Büyük Doğu’nun ruh, anlayış ve sistemini “yürüyen”, “işleyen” ve “tatbik edilen” bir fikir mimarisi hâline getirmektir. Bu bakımdan İBDA, kendisini Büyük Doğu’nun devamı, açılımı, aksiyon cephesi ve çağın meselelerine dönük teorik-tatbikî yüzü olarak konumlandırır. Bu ilişki, “kök, dal ve yemiş” benzetmesiyle açıklanabilir. Büyük Doğu köktür; İBDA ise bu kökten çıkan dal ve yemişlerin çağdaş görünüşüdür.
Mirzabeyoğlu’nun düşüncesinde asıl mesele, Büyük Doğu’yu donmuş bir metin olarak muhafaza etmek değil, onun ruhunu kavrayarak yeni meseleler karşısında işletmektir. Bu yüzden “Yürüyen Büyük Doğu” vurgusu yapılır. Yürüyen Büyük Doğu, lafzî tekrarın ötesinde, ruhun ve muhtevanın yeni zaman ve şartlarda görünmesidir. Burada İBDA’nın kendisini klasik anlamda bir “yorum” hareketi olarak değil, bir “tatbik ve terkip” hareketi olarak gördüğü söylenebilir. Yorum, çoğu zaman metni anlamaya dönük bir zihin faaliyeti olarak kalır. Oysa İBDA’da anlayış, aksiyondan ayrılmaz. Bir fikrin doğruluğu, yalnız teorik tutarlılığında değil, insan ve toplum hayatını dönüştürebilme kudretinde de ortaya çıkar. Bu bakımdan Büyük Doğu-İBDA ilişkisi, mürşid-mürid, merkez-çevre, ruh-beden, fikir-aksiyon ve kaynak-tatbik ilişkilerini aynı anda çağrıştıran çok katmanlı bir nisbet ilişkisidir.
İBDA düşüncesinin en güçlü tarafı, modern parçalanmışlığa karşı bütüncül bir sistem iddiası taşımasıdır. Çağdaş düşüncede bilgi alanları giderek uzmanlaşmış, fakat bu uzmanlaşma fikrî bütünlüğün kaybolmasına yol açmıştır. İBDA, insanı yalnız ekonomi, siyaset, psikoloji veya biyoloji üzerinden açıklamaya karşı çıkar. İnsan, ruhî, ahlâkî, metafizik, tarihî ve toplumsal boyutlarıyla birlikte ele alınmalıdır. Nitekim, İBDA düşüncesi, Batı modernliğine karşı köklü bir eleştiri geliştirir. Ancak bu eleştiri yalnız siyasî veya kültürel düzeyde değildir; epistemolojik ve ontolojiktir. Mirzabeyoğlu’na göre Batı düşüncesi, hakikati parçalamış; aklı, bilimi, maddeyi, bireyi veya toplumu kendi başına mutlaklaştırmıştır. Bu yüzden Batı medeniyeti teknik başarılarına rağmen insanın ruhî ve metafizik ihtiyacını karşılayamamıştır. Mirzabeyoğlu’nun eleştirdiği şey, bir alandaki kısmî başarının bütün hayatı kuşatacak bir ölçü yerine geçirilmesidir. Mesela iktisadî açıklamalar toplumu bütünüyle açıklamaya yetmez; psikolojik teoriler insanın ruhî hakikatini tüketemez; siyasî düzenlemeler ahlâkî temelden kopuk olduğunda kalıcı çözüm üretemez. Bu yüzden İBDA düşüncesinde “bütün fikir” arayışı, modern uzmanlaşmanın ürettiği parçalanmış bilgiye karşı bir itirazdır.
İBDA düşüncesinin en temel özelliği, parçacı bilgiye ve dağınık aksiyona karşı “bütün fikir” arayışıdır. Bu kavram (“bütün fikir”), aynı zamanda İBDA’nın ideoloji eleştirisinin de merkezindedir. Mirzabeyoğlu, Batı kaynaklı ideolojilerin hakikatin ancak belirli parçalarını gördüğünü savunur. Hiçbiri insanı, toplumu ve varlığı Mutlak Hakikat’e nisbetle bütünleyemez. Oysa Mirzabeyoğlu’na göre insan, toplum, tarih, siyaset, kültür, ahlâk, iktisat, sanat ve metafizik birbirinden kopuk alanlar değildir. Bunlar, ancak kendilerini kuşatan bir merkezî fikir etrafında anlam kazanır ve ancak mutlak bir ölçüye bağlandığında anlamlı şekilde çözülebilir. Aksi hâlde her alan kendi kısmî doğrularını üretir; ekonomi, siyaset, kültür, hukuk ve ahlâk birbirinden kopar. Bu merkezî fikir, İBDA terminolojisinde “Mutlak Fikir” olarak adlandırılır. İBDA düşüncesinin en temel kavramı olan “Mutlak Fikir”, İslâm’ın nihai hakikat ve ölçü olarak kabul edilmesidir. Mutlak Fikir, İslâm’ın hakikatini, değişmez ölçüsünü ve bütün insan faaliyetlerinin nihai mihverini ifade eder.
“Bütün fikir”, herhangi bir ideolojinin her şeyi açıklama iddiasından ibaret değildir. İBDA bağlamında bütün fikir, insanın ve toplumun bütün faaliyetlerini Mutlak Fikir’e nisbetle değerlendirebilen sistemli idraktir. Burada sistem, mekanik bir şema değil, canlı, sırra açık ve dinamik bir dünya görüşüdür. Bu yönüyle sistem, donmuş bir dogma veya statik bir kaideler yığını değil; sürekli kendini yenileyen, karşılaştığı her yeni meseleyi dinin özüne sadık kalarak yorumlayan canlı bir nizamı ifade eder. Bu yüzden İBDA açısından mesele, Batı ideolojilerinden birini seçmek veya onların bazı unsurlarını İslâmî bir söylemle yeniden kullanmak değildir. Mesele, bütün insan faaliyetlerini Mutlak Fikir’e bağlayacak bir “vasıta sistem” kurmaktır.
Bununla birlikte, her dünya görüşü kendi dil alanını üretir ve her kavram, içinde kullanıldığı dünya görüşüne göre anlam kazanır. Mesela Marksist düşünce “sınıf”, “üretim ilişkileri”, “emek”, “sermaye”, “altyapı”, “üst yapı” gibi kavramlarla dünyayı okur. Liberalizm “birey”, “hak”, “özgürlük”, “piyasa”, “sözleşme” gibi kavramlarla düşünür. Pozitivizm “olgu”, “deney”, “bilimsel yöntem”, “nesnellik” gibi kavramları merkeze alır. Ayrıca İslâmî bir kavram Batı ideolojilerinin zemininde kullanıldığında başka, Mutlak Fikir’e bağlı bir sistem içinde kullanıldığında başka anlam taşır. Bu nedenle İBDA, kavramları yalnız sözlük anlamlarıyla değil, bağlı oldukları fikir mihrakıyla değerlendirir. İBDA açısından doğru yöntem, İslâm’ı modern kavramlara göre açıklamak değil, modern kavramları İslâm’a göre yeniden değerlendirmektir. Yani “İslâm demokrasiye uygun mu?”, “İslâm sosyalizme yakın mı?”, “İslâm bilime uyuyor mu?” diye sormak yerine, “demokrasi, sosyalizm, bilim, hürriyet, adalet gibi kavramlar Mutlak Fikir’e göre ne ifade eder?” diye sormak gerekir. Bu fark çok önemlidir. Birinci yaklaşımda İslâm, dışarıdan alınmış ölçülere göre yargılanır. İkinci yaklaşımda ise dışarıdan gelen kavramlar İslâmî ölçüye göre değerlendirilir. İslâm’a muhatap anlayış da modern ideolojilerin, pozitivist aklın veya gündelik siyasetin diliyle kurulamaz.
Yeni dünya görüşü kastıyla kullandığımız “İslâm’a muhatap anlayış” kavramı ise, İBDA’nın en güçlü yönlerinden biri olan, önemli bir ayrımdan doğar: İslâm’ın kendisi ile İslâm’a muhatap olan insan idraki aynı şey değildir. İBDA’nın teorik sahası, tam da bu ayrım üzerinde kurulur. İBDA, İslâm’ın değişmezliği ile zamanın değişkenliği arasında metodolojik bir bağ kurma çabasıdır. “İslâma Muhatap Anlayış” kavramı, bu bakımdan önemlidir. Bu nedenle İBDA düşüncesinin ana davası, İslâm’ı değiştirmek değil, İslâm’a muhatap olacak anlayışı inşa etmektir. Bu anlayış, İBDA’nın hem gelenekçi donmaya hem de modernist savrulmaya karşı geliştirdiği üçüncü bir tavırdır. Gelenekçi donma, geçmişteki şekilleri mutlaklaştırarak zamanın ihtiyaçlarını görmezden gelir. Modernist savrulma ise çağın verilerini mutlaklaştırarak İslâm’ı onlara uydurmaya çalışır. İBDA ise İslâm’ın mutlak ölçülerini sabit kabul ederken, bu ölçülere muhatap olan anlayışın zamanın meselelerini kavrayacak şekilde yenilenmesini savunur. İslâm değişmez; fakat ona bakan insan, onu anlayan toplum, onu hayata tatbik eden sistem ve onu dile getiren teorik dil zaman içinde değişen ihtiyaçlarla yüzleşmek zorundadır.
Bu, esasında “değişmeyen hakikat” ile “değişen şartlar” arasındaki nisbeti kurma çabasıdır. İslâm mutlak hakikattir; fakat onu anlayan, yorumlayan, hayata tatbik eden insan ve toplum tarihî şartlar içinde yaşar. Bu nedenle çağın meseleleri karşısında İslâm adına söz söylemek, yalnızca metinleri tekrarlamakla mümkün değildir. Kur’an ve Sünnet merkezde durur; fakat onlara bakacak göz, onları kavrayacak şuur, onları sistemleştirecek akıl ve onları hayata geçirecek aksiyon gereklidir. İBDA’ya göre kriz, ölçülerin yokluğundan değil, ölçülere muhatap olacak anlayışın yokluğundan doğmaktadır. Dinî hükümleri bilmek, o hükümlerin ruhunu kavramak ve onları çağın meselelerine tatbik etmek aynı şey değildir. Bu nedenle “bilmek” ile “itikad”, “malumat” ile “irfan”, “lafız” ile “ruh”, “şekil” ile “mânâ” arasında sürekli ayrım yapılır. Kriz, ölçüleri çağın karmaşık meselelerine tatbik edecek “muhatap anlayış”ın zayıflamasıdır. Yani mesele, İslâm’ın eksikliği değil, Müslüman idrakinin eksikliğidir. İslâm tamamdır; eksik olan, İslâm’a muhatap olacak insanın idrak, şuur, sistem ve aksiyon seviyesidir. Dinî hükümleri bilmek başlangıçtır; fakat o hükümleri ruhuyla kavramak, çağın meselelerine göre sistemleştirmek ve hayata geçirmek ayrı bir iştir.
_edited.jpg)