Hilmi Ziya Ülken'de "Ruhi Çaba" Kavramı
- Reha Kansu

- 2 saat önce
- 6 dakikada okunur

Hilmi Ziya Ülken'in Varlık ve Oluş eseri, insan şuurunun inşasını ve özgürlüğe ulaşma serüvenini "ruhî çaba" kavramı üzerinden temellendirir. Klasik biyolojik veya mekanik insan tanımlamalarının aksine Ülken, insanı doğanın pasif bir uzantısı olarak görmez; onu kendi varoluş krizini aşmak, hürriyetini bir fetih olarak kazanmak ve aşkın değerler dünyasını yaratmak zorunda olan aktif bir direniş merkezi olarak konumlandırır. Bu bağlamda ruhî çaba, insanın doğuştan getirdiği biyolojik yetersizliğe, tabiatın kör determinizmine ve kendi içgüdülerine karşı başlattığı ontolojik bir mücadelenin, dünyayı ve kendini "var kılma" eyleminin ta kendisidir. Bütün bir insanlık tarihi, bilincin gelişimi ve kültürün inşası doğrudan doğruya bu eylemin eseridir; zira bu felsefi çerçeveden bakıldığında açıkça görülür ki insanın varlık sahnesindeki yeri verili bir uyumdan değil, aşılması gereken derin bir buhrandan başlar. Zira insanın varlığı statik bir "olmuşluk" değil, sürekli bir "oluş" ve kendini aşma sürecidir. İnsan; hazır, tamamlanmış ve çevresiyle tam bir uyum içinde olan bir varlık değildir. Tam aksine insan, kökeninde derin bir eksiklik, bir "kriz" ve müphemlik taşıyan; bu krizi aşmak, dünyada kendi yerini kurmak ve nihayetinde "kişi" olabilmek için kesintisiz bir ruhî çaba sergilemek zorunda olan yegâne varlıktır. Ruhî çaba, insanın doğuştan gelen biyolojik yetmezliğine karşı varlığın içinden kopup gelen yaratıcı bir direniş, bir "hayır" diyebilme gücü ve dünyayı bir "obje" olarak karşısına alıp onu dönüştürme iradesidir.
İnsan yavrusu, hayvanlardan farklı olarak dünyaya tamamlanmamış, içgüdüleri zayıf ve adeta bir cenin (foetus) hâlinde gelmektedir. Birçok hayvan doğar doğmaz biyolojik güçlerini kullanabilirken, kuş yavrusu hemen uçmaya, fıkralılar kısa sürede koşmaya ve av yakalamaya başlarken, insan yavrusunda kendi güçlerini kullanabilme zamanı ötekilerle nispet edilemeyecek kadar uzundur. İnsan yavrusu tüysüz, dişsiz, tırnaksız, korunma ve saldırma silahlarından mahrum olarak doğar ve yalnızca bulanık, müphem bir algıya sahip bulunur. İşte bu eksik doğuş, "gecikme" veya "ceninleşme", insanı diğer tüm fıkralılardan ayıran ve onu büyük bir varoluş krizinin içine atan temel faktördür. Biyolojik bakımdan bir gerileme gibi görünen bu vasıf, ruh ve beden bütünlüğü ile insanın meydana gelmesinde bir ilerleme sebebi olur. Hayvan yavrusu içgüdüsünün türe vergi mahareti sayesinde ana kucağından pek çabuk kendini kurtarırken, çocuk bunu yapamaz; yetişme devresi uzun sürer ve insan yavrusu kendi yetmezliğini tamamlamak zorunda kalır. Kendi yetmezliğini tamamlama zorunluluğu, bu yetmezlik şuurunu olduğu kadar "çaba" gücünü ve bütün tarih boyunca süren bu çaba da "kültür"ü meydana getirir.
İnsandaki bu kriz, şuurun kendi içindeki çatışmasından doğar. Başka varlıklar kendi derecelerindeki düzenle kendi krizlerini çözmüşken ve henüz varlığın karanlığındayken, insan sonsuzluk şuuru ile bu karanlıktan çıkmaya başlamış, fakat bir yanı ile karanlığa bağlı kalmıştır. İşte insanın ruhî çabası, bu karanlıktan aydınlığa, müphemden vazıha doğru kesintisiz bir açılış, bir kurtuluş mücadelesidir. Krizin veya kriz safhalarının aşılması, parçalanmış kişinin her seferinde daha geniş olarak kişiliği kazanması, insanda nöbetleşe ritmlerin (gerilme ve genişleme) doğuşu demektir.
İnsanın dış dünyaya, çevresine ve kendi arzularına karşı koyduğu, direndiği ve mesafe koyduğu çaba hâli gerilme ritmidir.Zekâ fiillerinde, iradenin eylemlerinde ve ihtirasın yarışmalarında insan başka insanlardan "kendisi" olarak ayrıldığı gibi, hedefinden de mesafe alarak, bütün fiillerin hareket noktası olan "Ben" olarak ayrılır. Gerilme hâlinde şuur bir hedefe yönelir ve gerginleşir; bu hareket onu başka eğilimlerden ayrılmaya, daralmaya götürür ve hedefine göre belirli bir mesafede bırakır. Hedefe karşı gergin bulunmak, onu ele geçirmeyi ve ona yabancı kalmayı, tabiri caizse düşman durumunda olmayı gerektirir. Ruhî çabanın gerilme yüzü; zekâyı, iradeyi, ihtirası ve nihayetinde dikkat ile melekeleri (alışkanlıkları) doğurur. Zekânın bütünleri kavraması ve aydın şuurun teferruatı dışşuura (otomatizme) atması bu gerilme çabasının ilerleyici tekrarları sayesindedir. İrade, çabanın üstün ve başarılı ifadesidir; çabanın kırılması iradeyi yok eder. Max Scheler'in insanın en mühim vasfını kendini durdurmasında, arzularına ket vurmasında (inhibition) görmesi, bu gerilme ve çaba ritminin bir sonucudur. İnsan, arzularını durdurucu varlık olduğu için diğer varlıklardan ayrılır; artan bir gerilme ve genişleme ritmi olduğu için objeleşir, aydın şuurla otomatizmleri birbirinden ayırır ve kendi bedeni üzerinde frenleyici bir kuvvet halini alır.
Genişleme ritmi ise gerilmenin tam zıttı ve tamamlayıcısıdır. Her gerilme mutlaka bir genişleme ve yayılma ile tamamlanır ve dinlenir. Genişlemede insan beden olarak kas ve sinir sistemlerinin yayılmasına kendini bırakır, kendi potansiyel varlığına dalar. Zekânın gerginliğine karşılık genişlemede telkin; iradenin çabasına karşılık taklit; ihtirasın yarışmasına karşılık sempati ve duygudaşlık gelişir. Hafıza ve hayal gücünün işleyişinde esaslı rol dikkate, çabaya, iradeye değil; gevşeme halinde meydana çıkan bir nevi büyülenmeye aittir. Hafızanın ve yaratıcı hayal gücünün kökleri bu ruhî genişleme çabasında, telkin atmosferi içinde hayalin hayali çağırmasında yatar. Ruhî çaba, sadece direnmek ve savaşmak değil, aynı zamanda varlıkla birleşmek, "Ben" sınırlarını aşarak "Biz" olmak, başkasıyla empati kurmak ve geçmişi yeniden inşa etmektir. Gerilmeyi tamir eden ve tamamlayan genişlemede (telkin, taklit ve sempatinin türlü şekillerinde) insan hedefiyle kaynaştığı gibi, başka insanlarla da kaynaşır ve bu durum "kendimiz" (Biz) şuurunu yaratır.
Ruhî çabanın en somut ve belirleyici felsefi sonucu, dünyayı bir "obje" (nesne) hâline getirme ve bununla eşzamanlı olarak kendi iç dünyasını (süje) yaratma sürecidir. İnsan dünyayı obje hâline koyabildiği için çaba sarf etmez; aksine, çaba sarf ettiği ve direndiği için dünyayı objeleştirir. Eğer insan sadece çevreyi obje haline koyabildiği için çabalasaydı, her yaşta ve kültürde âlemi baştan nesne olarak görebilmesi gerekirdi; oysa çocuklarda ve ilkel kültürlerde âlem henüz objeleşmemiş, müphem bir bütündür. Çaba, insanın dünya ile arasındaki bu ilk bulanıklığı yırtan güçtür.
Şuur fiilinin obje yönünde açılmasından objeleşme, süje yönünde açılmasından süjeleşme meydana gelir. Dış gerçeğin direnci ile ruhî çaba arasındaki çatışma bu gerçekleşmeyi önce objeleşme haline koyar. Objeleşme, dikkatin ve çabanın dışarıdaki direnişlere (eşyaya, tabiata, diğer insanlara) yönelmesi ve onları sınırlandırıp kavramasıdır. Öte yandan, süjeleşme ise objeleşmeyi dışta bırakan fakat nöbetleşe gerçekleşmesiyle onu tamamlayan ikinci ritmdir. Sübjektif şuur, aktüel şuurun dış realiteye karşı direnci sonunda genişleme ve gevşemesiyle başlar; bu çaba yani gerilme ne kadar yüksekse, sübjektif şuur o kadar zengindir. Süjeleşme, iç dünyanın, mahrem tecrübenin doğuşudur ve bu süreçte zaman şuuru ile kollektif tarih şuuru kurulur. Hafızanın ve hayal gücünün inşası, geçmişin yeniden kurulması basit bir mekanik kayıt değil, bizzat şuurun aktif bir yaratışı, ruhî bir eforudur. Kısacası, insanın "kendi"si olması, bir "kişilik" inşa etmesi, dış dünyanın pasif bir yansıması değil, ruhî çabanın kesintisiz inşasıdır.
Ülken'in ontolojik çerçevesinde hürriyet, verili bir başlangıç noktası değil, ruhî çaba ile "kazanılan", fethedilen bir süreçtir. Hayvanda, akıl hastasında, irade hastasında, çocukta, bunakta, primitif zihniyette hür fiil yoktur. İnsan, her türlü fizyolojik, psikolojik ve sosyolojik determinizmlerle kuşatılmış bir varlıktır. Ancak ruhî çaba, bu zorunlulukları akılla kullanma ve onlara karşı koyma iradesini doğurur: "İnsan zincirler içinde doğar; fakat kendi cehitleri ile bu zincirleri birer birer kırarak, büyük emekler ve kurbanlar mukabilinde hürriyetini kazanır". Hür fiil, insani varlığın gerilme ve genişleme ritmi halinde işlemesinin yarattığı fiildir; gerilme kavsi çaba ve dikkatle zenginleştiği, genişleme kavsi sempati ile tamamlandığı zaman ontolojik hürriyet gerçekleşir. Bu hürriyet, tabiatın kör zaruretine ve kendi içgüdülerine "hayır" diyebilme, kendi kendini bir kurala bağlama (auto-régulation) gücüdür. İnsanın hürlüğü, daha üstün bir düzenin aşağı bir derece üzerinde hâkim olması demektir.
Ruhî çabanın yöneldiği en yüksek ufuk, sadece dünyayı bilmek veya doğaya hâkim olmak değil, "değerler" yaratmak ve aşkın (transcendant) olana yönelmektir. İnsan, kendi krizinden doğan objeleşme ve süjeleşme ritmleriyle yetinmez; hazır (présent) şuur muhtevasını aşarak, şuurda henüz hazır olmayan (absent) bir hedefe, ideale yönelir. Bu yönelişe "transjektif şuur" (değer şuuru) denir. Şuurun bu atılışı, kendinde eksikliğini duyduğu varlığı tamamlamak için kendi varoluşunu aşmasıdır ki bu bir "ihtiyaç"tır ve bütün kendini aşma ile yaratma fiilleri buradan çıkar. İnsan, ruhî çabası sayesinde sanat, ahlak, hukuk, din ve bilim gibi değerleri keşfeder ve icat eder. Bu değerler insanın kaprisinin veya salt hayal gücünün eserleri değildir; onlar, insani çabanın dünya ile ve aşkın varlıkla girdiği etkileşimin zorunlu ürünleridir. Teknik değer maddeye, sanat değeri madde ve canlı varlıklara, ahlak değeri insanlar arası münasebetlere, dini değer ise insan-ötesi (Allah) varlık imkânına aittir. Hürriyet ve çaba olmadan bu değerlerin hiçbiri gerçekleşemez. İdeal, değerlerde insan eylemini harekete getiren kuvvettir; o insanın gerçeğine dayanır ve onu tamamlar. Hakikat, belirsiz varlıklarla ideal varlıklar arasında birinciden ikinciye yükselen hür bir çabanın doğurduğu sentezdir.
Toparlamak gerekirse, Hilmi Ziya Ülken'in "Varlık ve Oluş" eserine göre "ruhî çaba", insanın yoklukla, belirsizlikle ve doğuştan getirdiği biyolojik eksiklikle mücadelesinin adıdır. İnsan, diğer canlılar gibi tabiata pasif bir şekilde entegre olamamış, çevreye "dalmışlık" (ekstase) durumunu kırarak dünyayı ve kendini karşısına almıştır. Bu ontolojik yırtılma, insanı kesintisiz bir çabaya mecbur bırakmıştır. Ruhî çaba, gerilme ritmiyle dünyayı nesneleştirmiş, bilimi ve tekniği kurmuş; genişleme ritmiyle kendi iç dünyasına dönmüş, hafızayı, hayali ve sempatiyi inşa etmiştir. Her iki ritmin de ötesinde, insan ruhî çabasıyla "değerler" (ahlak, sanat, din) yaratmış ve kendi sonluluğunun farkında olan bir varlık olarak, sonsuzluğa (aşkınlığa) açılmıştır. Dolayısıyla ruhî çaba, insanın kendi varlığını, kişiliğini ve hürriyetini yoktan var ettiği bir eylemler bütünü; doğanın determinizmine karşı zekânın, iradenin ve sevginin ortaklaşa yarattığı bir "fetih" sürecidir. İnsan, bu ruhî çaba sürdükçe "oluş" hâlinde kalmaya, kendi sınırlarını aşmaya ve evrimin en üst basamağı olan "değer yaratan hür kişi" olmaya devam edecektir.
_edited.jpg)


