top of page

İBDA ve Bilgi Teorisi

Salih Mirzabeyoğlu bilgi teorisi ibda

  1. Giriş

Modern dönemle birlikte bilgi teorisinin merkezi varlığın kendisinden çok, bilen öznenin bilgiye nasıl ulaştığına kaymıştır. Fakat bileni merkeze alırken, bilenin mahiyetini daraltmıştır. Merkezdeki insan, çoğu zaman ruhî bütünlüğüyle insan değil, akıl, şuur, algı, tecrübe, temsil veya dil fonksiyonuna indirgenmiş insandır. Bu yüzden modern bilgi teorisinin asıl zaafı, nesneden özneye dönmesi değil, özneyi kendi dar kalıpları içinde hapsetmesidir. İBDA’nın bilgi teorisiyle ilişkisi tam da burada belirir. Çünkü İBDA, modern epistemolojinin "bilen"i merkeze alışını yeterli bulmaz. Modern epistemoloji çoğu zaman bilenin zihnî şartlarını araştırırken, İBDA bilenin ruhî mahiyetini vurgular. Bu noktada İBDA, klasik ve modern bilgi teorilerinin müşterek eksiğini de gösterir. İBDA’nın hamlesi, varlığın hakikatini ve bilenin mahiyetini birbirinden koparmadan, bilgi meselesini “İslâm’a muhatap anlayış” davası içinde yeniden kurmaktır.


Salih Mirzabeyoğlu epistemolojiyi “bilen”in mahiyetinden başlatır. Bilinen, bilen için mümkün olduğuna göre, bilginin ilk meselesi nesne değil, bilenin mahiyetidir. Bu sebeple İBDA’da bilgi teorisi, “akıl mı, tecrübe mi, sezgi mi?” tartışmasına yeni bir cevap eklemek değildir. Bu tartışmanın kendisi, bilenin mahiyetini parçalayarak başladığı için eksiktir. Bilgi teorileri burada ya tecrübeyi önceye alır, ya aklı ya da sezgiyi. İBDA ise bu tartışmayı, bilenin mahiyetinde bulunan “kendinde bilgi” ile çözer. “Kendinde bilgi”yi ise rasyonalist mânâda hazır kavramlar deposu gibi anlamamak gerekir. Modern epistemolojiler çoğu zaman “bilen özne”yi akıl veya şuur olarak tarif eder. İBDA düşüncesinde ise akıl, ruhun bir şubesi ve aletidir; kendisi nihai kaynak değildir. Bu yüzden İBDA’da bilgi teorisi, ruhun kendini ve kendisine mukavemet eden varlığı bilme çabasından başlar.


  1. Bilginin Bilene Var Olması

Bilgi, bilene vardır.” Bu, İBDA külliyatındaki bilgi teorisinin başlangıç hükmüdür. “Bilene var” demek, bilginin ancak bilen varlıkta, bilenin mahiyetinde, bilenin şuurunda, bilenin ruhî keyfiyeti içinde bilgi hâline gelmesi demektir. Mirzabeyoğlu’nun ifadesiyle, içimizde veya dışımızda “nesne-obje-bilinen-düşünülen” dediğimiz her şey, şuurumuzun “şey hâline getirebilme” gücünün ürünüdür. Bu nesneleştirme gücü hesaba katılmazsa bilgi, dış varlığın pasif suretine indirgenmiş olur. Oysa bilgi, dış nesnenin zihne yansıması değildir; bilen ile bilinen varlık arasındaki ilişkidir.


Bir şeyin bizim için “varlık” olması, onun şuurda mevzu hâline gelmesiyle mümkündür. “Nesne”, “obje”, “bilinen”, “düşünülen” dediğimiz şey, şuurun “şey hâline getirme” kudretiyle belirir. Varlık, şuura kendini empoze eden şeydir; fakat “varlık” olarak bizim için belirmesi, şuurun onu “nesne-obje-bilinen-düşünülen” hâline getirebilme gücüyle mümkündür. Bu şeyleştirme sadece dış çevreyi değil, insanın kendi ruhî hâllerini de kapsar. Böylece varlık, bir yandan ruha kendini empoze eden hakikat; öbür yandan ruhun kavrayışında “şey”leşen mevzudur.


Demek ki varlık, şuura mukavemet eder; şuur da onu kavramaya, adlandırmaya, hükme bağlamaya çalışır. Böylece insan, hem dış dünyayı hem iç dünyasını mevzu hâline getiren varlık olur. Bu karşılaşma olmadan ne “bilinen” vardır ne de “bilen”in kendisini bilmesi mümkündür. Şuur yoksa “bilgi” yoktur. Nesne vardır; ama nesne, insan için ancak şuurun “şey hâline getirme” gücüyle bilgi mevzuu olur.


  1. Şuurun Kaynağı: Ruh ve Ruhî Çaba

Bilgiden bahsedebilmek için bilen ve bilinen lâzımdır; fakat bilenin bilinene yönelişi kendiliğinden açıklanmış değildir. “Bilgi bilene vardır” hükmü, bilgi teorisini doğrudan “bilenin mahiyeti”ne bağlar. Bilen kimdir? Eğer bilen yalnız akılsa, bilgi aklın kavramlarına sıkışır. Eğer bilen yalnız duyumsa, bilgi intibalara iner. Eğer bilen yalnız dilse, bilgi söylem ve işaret ağına kapanır. İBDA’da bilen, bütün bunların üstünde ve hepsini içine alacak şekilde ruhî şahsiyettir. Bu sebeple bilgi, aklın nesneyi kuşatması değil; ruhun, akıl da dâhil bütün melekeleriyle bilinen karşısındaki tavrıdır. Bilgi, ruhîlikten koparılamaz çünkü bilen, son tecritte ruhtur. Bilinen, ruha kendini empoze eden ve şuurda mevzu hâline gelen varlıktır.


İBDA bu noktada şuurun kaynağını akılda bulmaz. Akıl, ruhun bir şubesi ve aleti olarak bağlar, ayırır, tecrit eder, nisbet kurar ve hükme getirir; fakat şuurun kaynağı değildir. İBDA’da şuurun kaynağı, son tecritte ruh ve ruhî çabadır. Akıl, bu şuurun kaynağı değil, onun Halk Âlemi’nde iş gören bağlayıcı ve tahlil edici aletidir. Akıl, kuşattığı şeyi anlar. Bu sebeple aklın sahası, kuşatılabilir olanla, yani kemmiyet ve keyfiyetler âlemiyle sınırlıdır. Bu yüzden son tecritte, ben şuurunun kaynağına inildiğinde akıl değil, ruh kalır. Bilgi, bilen ile bilinen arasındaki münasebette, bu münasebeti mümkün kılan ruhî faaliyetin mahsulüdür.


Ruh ise aklın kavrayacağı bir nesne değildir; çünkü akıl, bir şeyi kuşatarak anlar ve bu kuşatma ancak keyfiyetler ve kemmiyetler âleminde, yani ölçülebilir, ayrılabilir, sınıflandırılabilir sahada mümkündür. Ruh ise Halk Âlemi’nde bedene ilişik görünse de, mahiyeti bakımından bu ölçülerin dışında kalır. Ruh, Emr Âlemi’ne bağlı, Halk Âlemi’nde bedene ilişmiş, aklın kuşatamayacağı, ancak ruhî çabayla bilinebilecek sır merkezidir. Ruh, nesneleştirilecek ve kuşatılacak bir şey değildir. Burada akla düşen pay, ruhu açıklamak değil, ruhun bilinmezliğini bilinmezliği içinde bilmektir.


Yani şuurun kaynağı ruh, her türlü bilginin kaynağı da ruhî çabadır. Şuurun kaynağının ruh olması, insanın yalnız düşünen değil, bilen, isteyen, değerlendiren, seçen ve kendisini mevzu edinen bir varlık oluşunu açıklar. Şuurun kaynağı ruh olduğu için, bilgi de dışarıdaki nesnenin zihne kopyalanması değildir. Bilgi, eşya ve hâdiselerin muhtevasından şuurun çıkardığı formdur. Akıl, bu ruhî çabanın aleti, ışığı alan yüzeyi, bağlama ve tecrit etme cihazıdır; ama kaynak değildir. Akıl, şuurun kaynağı değil, şuur içinde çalışan bir bağlama, ayırma, nisbetlendirme, tecrit ve muhakeme melekesidir.


  1. Bilginin Bilinmezden Devşirilmesi

Bir şeyi hiçbir şekilde bilmiyorsam arayamam ama tamamen biliyorsam da aramam. Demek ki aranan şey hem bilinen hem bilinmeyendir. Bilgi bilinmezden devşirilir ve bilinmezin olmadığı yerde bilgi olmaz. Eğer hiçbir sır, hiçbir meçhul, hiçbir açılacak derinlik olmasaydı bilgi de olmazdı. Bir şeyi öğrendiğimizde, onu tamamen kuşatmış olmayız; aksine yeni bir bilinmezlik ufku açılır. Bu yüzden bilgi ilerledikçe sır bitmez; sır daha derin bir şekilde idrak edilir. Bu, bilginin bizzat mahiyetine dair bir ölçüdür. Mesela pozitivizm bu noktada bilinmezi ortadan kaldırmak ister. Bunun için “bilgi bilinmezden devşirilir” sözü pozitivizmin “bilinmeyenler zamanla bilinir” anlayışının tersidir. İBDA için bilinmezlik, bilginin imkân şartıdır. İnsanın karşısında hiçbir bilinmez kalmasa, bilginin mevzuu da kalmaz. Bu yüzden İBDA, “bilinmezin olmadığı yerde bilgi olmaz” derken bilinmezi bilginin karşıtı değil, sebebi ve gayesi olarak görür.


İnsan bir nesneyi bilirken yalnız nesneyi bilmez; onu bilen, mevzu hâline getiren, seçen, hükme bağlayan kendi “ben” sırrıyla da karşılaşır. “Ben” olmadan bilgi yoktur; fakat bizzat “ben” sırdır. İnsan ruhu hem malûm hem meçhûldür; bildiği her şeyde kendi “ben” sırrına temas eder; fakat o ben de her bulunanın ötesinde yeniden bilinmez olarak kalır. Bilinen tarafı, ruhta imkân, istidat, iz, ölçü ve bildirilmiş hakikat olarak vardır; bilinmeyen tarafı, oluş içinde açılacak ve gerçekleşecek tarafıdır. Bu, bilginin yalnız dış nesneden değil, bilenin kendi bilinmezliğinden de devşirildiğini gösterir. Aranan şey büsbütün bilinmez olsaydı bulununca tanınamazdı; tamamen bilinen olsaydı aranmazdı. Demek ki aranan, bilinenin içinde saklı bilinmeyendir. “Bilen”in “bilinen”den devşirdiği bilginin ötesi imkân ve ihtimaldir, yani meçhuldür, alınacak ve bilinecek yoldur. "Ruh'tan size çok az şey bildirildi" ve "Kişi kendini bildiğince Rabbini bilir" ölçülerini bir arada hatırlarsanız, bunun "bildikçe bilinecek olan" mânâsına geldiğini de anlarsınız.


Dolayısıyla bilgi daima meçhulün önünde duruştur. Bilinmez, bilinenin ötesindeki imkân ve ihtimaldir; ruhun önündeki alınacak yoldur; varlık ve oluşun müphem tarafıdır; “ben”in kendi kendine tam kapanmayan sır merkezidir. Bu yüzden bilgi, sırrı ortadan kaldıran bir şey değil, sırrın önünde derinleşen bir şeydir. Bilgi, bilinmezi yok etmez; bilinmezi bilgiye gebe kılar. Bilinmezlik, bilginin hem sebebi, hem gayesidir. Bu hüküm aynı zamanda aklın haddini gösterir. Akıl, kuşattığı şeyi anlar; ayırır, bağlar, tecrit eder, hükme varır. Fakat hakikat daima aklın kuşattığının ötesindedir. Bilgi ise varlık ve oluşun sır karakteri karşısında, kendi de sır olan “ben”in ruhî çabasıyla, Mutlak Fikir’e bağlı akıl ile malûmu meçhullükten kurtarmasıdır; fakat bu yine, malûmu sırdan koparıp tüketmek değil, onu sır hâlesi içinde anlamaktır.


  1. Bilinenin Aranması

Bilgi hem düşünce faaliyetinin ürünü, hem de düşünce faaliyeti için gerekli olandır. Düşünme bilgiyle mümkün olur; bilgi de düşünme faaliyetiyle elde edilir. Buradan “hangisi önce?” sorusu doğar. Eğer bilinene ait bilgi baştan yoksa, ona yönelen faaliyet mümkün olmaz. Eğer faaliyet olmadan bilgiye varılabiliyorsa, zaten varma faaliyeti gereksiz olur. Bu ikilem, “bilinenin aranması” hükmünde çözülür.


Madem biliniyor, niçin aranıyor? Madem bilinmiyor, nasıl aranıyor? İnsan tamamen bilmediği şeyi arayamaz; çünkü bulduğunda onun aradığı şey olduğunu tanıyamaz. Fakat tamamen bildiği şeyi de aramaz; çünkü arayışın mânâsı kalmaz. Demek ki aranan şey, bir bakıma bilinendir; fakat henüz gerçekleşmemiş, açılmamış, dışlaşmamış, keşfedilmemiş hâliyle bilinendir. Ruh, kendinde taşıdığı imkânı oluş içinde arar. Bulunan, gerçekleşmeden önce mümkün olarak vardır. Oluş, bu mümkün olanın hâl içinde gerçekleşmesidir.


Salih Mirzabeyoğlu, bilenin mahiyetini duygu, düşünce ve iradî faaliyet terkibi içinde ele alırken, bilginin de bu üç faaliyetle kuşatılmış ve zaptedilmiş olan olduğunu söyler. Bilgi, dıştan içe gelen bir resim değil, iç ve dış arasında irade tarafından açılan bir faaliyet sahasıdır. İnsan, dış dünyayı bilirken bile kendini açar. İnsan aradığını tamamen bilseydi aramazdı; hiçbir şekilde bilmese bulduğunu tanıyamazdı. O hâlde arayış, mutlak bilgisizlikten bilgiye sıçrama değil, kendinde saklı olanın faaliyetle açılmasıdır.


“Kendinde bilgi”nin faaliyete geçmesiyle bilgi iki istikamette açılır: insanın kendi mahiyetine doğru ve kendi dışındaki eşya ve hâdiselere doğru. Birincisi “kendi için bilgi”, ikincisi “kendi dışında bilgi”dir. Kendi için bilgi, insanın kendisini, kendi hâllerini, kendi iç oluşunu, kendi şuurunu mevzu edinmesidir. Bilgi, kendinde imkân olarak bulunur; faaliyetle kendi için bilgiye döner; dışlaşarak keşfedilmiş bilgi olur; fakat her dışlaşma yeniden bilinmeze açılır.


Bu, İBDA’nın “önce bulmak, sonra aramak” formülünün bilgi teorisi düzeyindeki ilk mânâsıdır. “İslâm önce bulmak, sonra aramaktır” meselesi ise fikirde müphem olmak ve meçhule hürmet tavrıyla birlikte ele alınır. Buradaki “bulmak”, arayışın bitmesi değil; arayışın mihrakını bulmasıdır. Ölçü bulunur; fakat ölçünün hayatta, fikirde, sanatta, siyasette, iktisatta, şahsiyette nasıl gerçekleşeceği sürekli arayış ister.


  1. Bildirenin Rolü

Kaba idealizm, şuur her şeyi kendi içinden kuruyor der; kaba sosyolojizm, şuur çevrenin ürünüdür der. İBDA ikisini de aşar: ruh, şuurun kaynağıdır; fakat şuur, âlemde, bedenle, zamanla, mekânla, toplumla ve tarihle münasebet içinde görünür. Bu yüzden şuur, hem verilmiş bir ruhî kaynak taşır, hem de oluş içinde kendini gerçekleştirir. Fert, bilgiyi kendi ruhî keyfiyetinde bulur; fakat bu buluş, çevresiz, dilsiz, tarihsiz olmaz. Toplum ve çevre bildirir; fert, bu bildirilen içinde kendini bulur. Fakat ruh, eşya ve hâdiseyi sadece aksettiren pasif bir ayna değildir. Dış dünyanın uyaranlarına karşı “ben” şuurunu gösterici tepki verir. Yani fert çevreyle uyanır, fakat çevrenin ürünü olan pasif bir madde değildir.


Buradaki “bildiren”, ilk bakışta çevredir; fakat İBDA bağlamında çevre yalnız sosyolojik ortam değildir.“Bildiren”in tabakaları vardır: dil bildirir, tarih bildirir, toplum bildirir, örnek şahsiyet bildirir, peygamber bildirir. Bu hükmün en yüksek metafizik karşılığı “Hakikat-i Ferdiyye” bahsidir. Fert, kendi ferdî oluşunda insan keyfiyetinin temsilcisidir; fakat bütün fertlerin hakikati, “tek fertte tecelli eden hakikatin” kadrosu olarak Allah’ın Sevgilisi’ne bağlanır. Dolayısıyla fert, kendi hakikatini bilebilmek için ferdin hakikatine, yani Allah Resûlü’nde temsil edilen mutlak ölçüye nisbetlenmek zorundadır. Bu yüzden cümleyi şöyle açabiliriz: Fert, kendisine varlığı, dili, zamanı, ölçüyü, doğruyu ve gayeyi bildiren bir nisbet zemini olmadan ne kendini, ne çevresini, ne de hakikati yerli yerince bilebilir; ama bildirileni kendi ferdî oluşunda idrak ve tatbik ettiği ölçüde de şahsiyet olur.


Bildirme; isim vermek, ölçü vermek, eşyayı tanıtmak, neyin doğru, neyin yanlış, neyin ihtiyaç, neyin vazife olduğunu göstermek demektir. İnsan, varlıkla insanî münasebet kurmayı bildirme ile öğrenir. Bu düğüm, “ilk doğru” ve “ilk bildirme” olmadan çözülemez. İBDA’da “ilk insan ilk peygamberdi; ilk dil ilk insanla vardı” hükmü bu yüzden epistemolojik bir zorunluluktur. En tabiî ve kendiliğinden sandığımız sahalarda bile insan ölçüye muhtaçtır. İstidat, öğrenme ile görünür hâle gelir. Hatta İBDA külliyatında, kendiliğinden sanılan cinsiyet mevzuunda bile, bildiren olmasa ölçü sahibi olunamayacağı belirtilir. “Âdem’e isimlerin öğretilmesi” bahsi, insanın eşya ve hadiseleri tanımasının ve onlara tahakkümünün dil ile başladığını gösterir.


  1. Işık Unsuru

Bilen ile bilinenin karşılaşması tek başına bilgi doğurmaz. “Işık unsuru”, İBDA’nın bilgi teorisinde bilginin meydana gelmesi için gerekli üçüncü unsurdur. Bilen vardır; bu, son tecritte ruhtur. Bilinecek şey vardır; bu, ruha kendini empoze eden varlıktır. Fakat bilen ile bilinenin karşı karşıya gelmesi tek başına bilgi doğurmaz. Onların arasındaki münasebeti bilgi hâline getiren, onu ölçüye, hükme, doğru düşünceye ve tatbike bağlayan unsur gerekir. Göz ve eşya varsa bile, ışık yoksa görmek gerçekleşmez. İşte “ışık unsuru” budur.


Düşünme, sıfırdan, boşluktan, hiçbir ölçü olmadan başlamaz. Düşüncenin doğru işlemesi için, daha düşünme faaliyetinden önce ona yön veren bir “doğru”ya, bir mihraka, bir ölçüye ihtiyaç vardır. “Işık unsuru” bu ön-ölçü, bu yön verici hakikat, bu ilk aydınlık demektir. Allah kelâmının Peygamberler vasıtasıyla bildirilişinden ve Peygamberler tarafından tatbik edilişinden başlayarak, her düşünce ve her mevzunun kendi derecesindeki uygulama biçimlerine kadar iner.


Bu noktada “ışık unsuru” ile “bildirenin gerekliliği” birleşir. Fert kendisine bildiren olmasa bilemez; çünkü bilgi, sadece içten gelen bir sezgi veya dıştan gelen bir veri değildir. Bildiren, fertteki ruhî çabayı ölçüye bağlar. En altta çevre, dil, tarih, toplum, örnek şahsiyet bildirir; en üstte ise Allah bildirir ve Peygamber bildirilen hakikatin insan hayatındaki mutlak tatbikini gösterir. “Peygamberler olmasa medeniyet olmazdı; insanlık olmazdı” hükmü, bilgi teorisi bakımından da temel bir hükümdür. Bu, insanın bilgiye, dile, nizama ve medeniyete kendi kendine, sıfırdan, başıboş bir evrimle varmadığını; ilk ölçünün bildirilmiş olduğunu gösterir. Bu yüzden ışık unsuru, bildirilen hakikatin bilgi sürecindeki aydınlatıcı rolüdür.


Işık unsuru olmadan “bilinenin aranması” da anlaşılamaz. İnsan aradığını hiçbir şekilde bilmese bulduğunu tanıyamaz; bütünüyle bilse aramaz. O hâlde arayış, bir bakıma önceden bulunmuş bir ölçüye dayanır. “İslâm önce bulmak, sonra aramaktır” meselesinin bilgi teorisindeki karşılığı budur. Bulunan şey, arayışın mihrakıdır; aramak ise o mihrakın eşya ve hâdiseler içinde açılmasıdır. Işık unsuru, arayışa “neyi aradığını” ve “bulduğunda nasıl tanıyacağını” veren ölçüdür. Bu yüzden ışık unsuru olmadan araştırma, tecrübe, tahlil ve uygulama kör bir arayış olur.

"Eski usullerle İslam’ın öğretilmesi devri artık bitti. Ümmî imanı kalmadı.

Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım… Allah’a giden yol sonsuz sayıdadır.

Resim, müzik, şiir, roman, mimari, tiyatro; sonsuz…

Bunlar arasından bir yol bulup o yolun dervişi olmaya bakın!"​​

Salih Mirzabeyoğlu

bottom of page