top of page

Mirzabeyoğlu ve Fenomenoloji (2)

Mirzabeyoğlu ve fenomenoloji

Mirzabeyoğlu ve Fenomenoloji (1)” başlıklı ilk yazıda, Husserl fenomenolojisinin bilginin temelini şuurun doğrudan verilerinde aradığı, varoluşçuluğun ise bu zemini faaliyet ve hürriyet alanına taşıdığı üzerinde durmuştuk. Mirzabeyoğlu’nun bilgi tasnifinde ise “kendinde bilgi”, “kendi için bilgi” ve “keşfedilmiş bilgi” ayrımı üzerinden, bilginin yalnız şuur aktı değil, ruhun faaliyet içinde kendini açması olarak kavranabileceğini belirtmiştik. Bu ikinci yazıda mesele biraz daha genişletilecek ve Mirzabeyoğlu’nun fenomenolojiyi hangi noktalarda kullandığı, hangi noktalarda aştığı ve hangi İBDA kavramlarıyla yeniden vasıflandırdığı üzerinde durulacaktır.


Kısaca tanımlamak gerekirse, fenomenolojinin ilk büyük hamlesi, insanın dünyaya alışılmış bakışını askıya almasıdır. Fenomenoloji, gündelik idrakin kendiliğindenliği karşısında bir tavır değişikliğidir. Normalde insan eşyayı “orada duran şeyler” gibi kabul eder; fenomenoloji ise eşyanın şuurda nasıl verildiğini, idrakin kendisini ve mahiyet yapısını araştırır. Gündelik idrakte masa masadır, ağaç ağaçtır, insan insandır; idrak, sanki dış dünyadaki nesnelerin zihne yansımasından ibarettir. Husserl’in fenomenolojisi, bu tabiî kabulü askıya alır ve bakışı nesneden nesnenin verilişine çevirir. Artık mesele, “Bu nesne dış dünyada var mı?” sorusundan önce, “Bu nesne şuura nasıl veriliyor?” sorusudur. Bu hamle, kaba realizme ve materyalist bilgi anlayışına karşı güçlü bir kırılma meydana getirir. Çünkü bilgi, artık nesnenin zihne mekanik yansıması olarak düşünülemez. Şuur, yönelen, kasteden, mânâ veren, kavrayan ve fenomeni kendi veriliş tarzı içinde yakalayan aktif bir alandır. Modern bilim ve fenomenoloji, farklı yollardan, klasik maddeci kesinlikleri sarsmaktadır. Biri şuurun ve gözlemin rolünü, diğeri şuurun yönelişini ve mahiyet tasvirini öne çıkarır.


Husserl’in “maksatlılık” kavramı burada devreye girer: Şuur her zaman bir şeyin şuurudur. Boş, nesnesiz, maksatsız bir şuur yoktur; fakat şuurun nesnesiyle kurduğu ilişki de basit bir yansıtma ilişkisi değildir. Böylece fenomenoloji, bilginin sadece dış nesnenin zihne yansıması olmadığını, şuurun kendi aktlarının bilgi için vazgeçilmez olduğunu gösterir. Mirzabeyoğlu açısından fenomenolojinin ilk kıymeti burada aranmalıdır. Fenomenoloji, eşyayı yalnız dış görünüşüyle ve maddî varlığıyla açıklayan anlayışı bozar. Bilginin, şuurun ve idrakin aktif yapısını görünür kılar. Fakat Mirzabeyoğlu fenomenolojiyi burada bırakmaz. Onun için fenomenolojinin tabiî tavrı kırması önemlidir; fakat bu kırılmanın hangi merkeze bağlanacağı daha önemlidir. Husserl fenomenolojisinde saf şuur merkezi bir konumdadır. “Epokhe” yöntemi dış dünyanın varlık iddialarını paranteze alır ve şuurun kendi verilerine yönelir. Fenomenolojik indirgeme ile dünya, psikolojik varlık, beden, organik alan ve bunlarla ilgili ilimler paranteze alınır; fenomenolog böylece fenomenolojik varlığı, yani saf şuur alanını elde etmeye çalışır. Mirzabeyoğlu ise eşya ve hadiseyi yalnız şuura verilişi bakımından değil, Mutlak Fikir’e nisbetle anlamlandırılması bakımından ele alır.


Fenomenoloji kendisini bir “mahiyet ilmi” olarak kurar. Husserl için fenomenolojik araştırma, tecrübî hadiselerin değil, mahiyetlerin tasviridir. Mesela idrak meselesinde fenomenologun sorduğu soru, bu idrakin dış dünyada gerçek bir karşılığı olup olmadığı değildir. Onun sorusu şudur: “İdrak etme, idrak etme olarak hangi mahiyet unsurlarını taşır?” Bu, fenomenolojinin en güçlü ve aynı zamanda en sınırlı tarafıdır. Güçlüdür; çünkü insanı hadiselerin yüzeyinden mahiyet alanına taşır. Gündelik hayatta rastgele görünen şeylerin arkasındaki sabit yapıların, idrakin, hükmün, sezginin ve mânâ maksadının temel bağlılıklarını araştırır. Böylece felsefeyi dağınık tecrübe malzemesinden çıkarıp daha saf bir alana yöneltir. Fenomenoloji bu yönüyle, İBDA’nın tecrit faaliyetini hatırlatan bir saflaştırma ve mahiyet arayışı taşır: eşyayı gündelik alâkalarından ayırır, idrakin mahiyetini yakalamaya çalışır. Fakat sınırlıdır; çünkü mahiyet ile hakikat aynı şey değildir. Bir şeyin mahiyetini tasvir etmek, onun hakikat düzenindeki yerini tayin etmek demek değildir. Bir hayalin de mahiyeti vardır. Bir kuruntunun, bir bâtıl inancın, bir ideolojinin, bir yanılsamanın, bir rüyanın, bir sanat imajının da fenomenolojik mahiyeti tasvir edilebilir. Fakat bu tasvir, o şeyin hakikat olduğunu göstermez.


Mirzabeyoğlu’nun fenomenolojiye getirdiği esaslı kayıt burada belirir. O, mahiyet meselesini ciddiye alır; fakat mahiyeti hakikatin yerine geçirmez. İBDA açısından mesele, “mahiyet nedir?” sorusuyla bitmez; “bu mahiyet hakikati olan bir mahiyet midir, yoksa hakikati olmayan bir mahiyet midir?” sorusu da sorulmalıdır. Bu soru, fenomenolojinin sınırını gösterir. Fenomenoloji mahiyeti açar; İBDA mahiyeti hakikate nisbet eder. Şuurun yönelişi, yanlış bir merkezden, yanlış bir mânâ düzeninden, yanlış bir dünya görüşünden doğuyorsa, idrak hakikate değil, vehme hizmet edebilir.


Fenomenolojinin merkezi şuurdur. Husserl, kesinliği şuurun doğrudan verilerinde arar. Dış dünyanın bilgisi şüpheli olabilir; fakat şuurun kendi aktı, kendi verilişi, kendi açıklığı, fenomenolojik bakımdan daha temel ve daha güvenilir görünür. Bu yüzden fenomenoloji, şuur alanını felsefenin başlangıç noktası hâline getirir. Ancak fenomenoloji şuurda durur. Mirzabeyoğlu, fenomenolojinin şuur merkezli ufkunu ruh-şuur ayrımıyla sınırlar. Şuur, ruhun kendisi değildir. Şuur, insanın hâline dair değişen, gelişen, istikrarsız bir keyfiyettir. Şu kayıtla ki, Ruh da Mutlak Varlık değildir; yaratılmıştır, emr âlemindendir, sırdır. Mirzabeyoğlu fenomenolojiyi şuurun idrak imkânını göstermesi bakımından ciddiye alır; fakat onu ruhun ontolojik derinliğine ve Mutlak Fikir’e bağlayarak aşar.


Fenomenolojide bilgi şuurun verilişinde temellenirken, İBDA’da bilgi ruhun kendini faaliyet içinde keşfetmesi ve Mutlak’a nisbetle mânâ kazanmasıdır. Buna göre bilgi, iç ve dış arasında bölünmüş bir işlem değildir. Dışa yöneliş, içte saklı olanın açılmasıdır. Faaliyet, bilginin dışlaşmasıdır. Keşif, ruhun kendinde bulunanı görünür hâle getirmesidir. Mirzabeyoğlu’nun fenomenolojiyi aşması ise sadece “şuuru daha derin bir ruh kavramıyla tamamlaması” değildir; ruhu Mutlak Varlık’a bağlı bir yaratılmış sır olarak konumlandırmasıdır. Bu kayıt düşülmezse, Mirzabeyoğlu’nun ruh anlayışı Scheler’in Geist’i veya Bergsoncu hayat hamlesi gibi okunabilir. Oysa Mirzabeyoğlu’nda ruh, Mutlak değildir; Mutlak’a bağlıdır.

Fenomenolojinin Heidegger ve Sartre üzerinden varoluşçuluğa açılması, şuur meselesinin varlık, dünya ve faaliyet meselesine taşınması anlamına gelir. Heidegger, insanı dünyada-olma, zamanîlik ve kaygı içinde ele alır. Sartre ise insanın kendi seçimleriyle kendini kurduğunu, varoluşun mahiyetten önce geldiğini söyler. Böylece fenomenoloji, yalnız bilgi teorisi olmaktan çıkar ve insanın varoluş tarzına yönelir. Mirzabeyoğlu bu çizgiyi de aşar. Çünkü varoluşçulukta hürriyet çoğu zaman şuurun kendini aşması, seçim yapması ve kendi özünü kurması üzerinden anlaşılır. Oysa Mirzabeyoğlu’nda hürriyet yalnız şuurlu tercihlerden ibaret değildir. Hürriyetin kökü, ruhun sır boyutundadır. İnsan kendini sadece seçerek kurmaz; kendinde saklı olanı faaliyet içinde keşfeder. (bkz: İBDA Düşüncesinde Hürriyet: Hegel ve Varoluş Felsefeleriyle Karşılaştırmalı Bir Analiz)


Sonuç olarak, fenomenoloji, tarafsızlık ve saf şuur iddiasıyla yola çıksa da, bilgiye mutlak bir zemin arar. Modern felsefenin kendi içinde Mutlak arayışından kaçamadığını gösterir. Fakat fenomenolojinin en büyük sınırı da Mutlak Fikir’e bağlanamamasıdır. Husserl fenomenolojisi kesinlik arayışıyla başlar; fakat kesinliği saf şuur alanında bulmak ister. Bu durum, dış dünyayı ve aşkın alanı metodolojik olarak paranteze alma pahasına elde edilir. Böylece fenomenoloji bilgi için bir açıklık kazanır; fakat varlık ve hakikat meselesinde nihai bir cevap veremez.


Mirzabeyoğlu’nun fenomenolojiyi kullanma tarzı ise İBDA’nın hikemiyat tavrına uygundur. Hikemiyat, dışarıdaki bir fikir verimini olduğu gibi almak değil; onu kendi mihrakında vasıflandırmak, özünü ayıklamak, sınırını göstermek ve İslâmî tefekkür içinde yerine oturtmaktır. Salih Mirzabeyoğlu fenomenolojiyi benimsenmiş nihai bir felsefî metod olarak değil, İBDA diyalektiği içinde yerli yerine konulacak, imkânları alınacak, sınırları gösterilecek bir Batı tefekkürü verimi olarak kullanır; materyalist ve kaba realist bilgi anlayışını kıran; şuur, mahiyet ve idrak meselelerini açan; fakat Mutlak Fikir’e bağlanmadığı için kendi içinde eksik kalan bir Batı düşünce hamlesi olarak.

"Eski usullerle İslam’ın öğretilmesi devri artık bitti. Ümmî imanı kalmadı.

Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım… Allah’a giden yol sonsuz sayıdadır.

Resim, müzik, şiir, roman, mimari, tiyatro; sonsuz…

Bunlar arasından bir yol bulup o yolun dervişi olmaya bakın!"​​

Salih Mirzabeyoğlu

bottom of page