top of page

İdealist Bir Sistem Olarak İBDA Düşüncesi

idealist bir sistem ibda

Felsefe tarihinde idealizm, genel olarak hakikatin maddî olandan önce veya üstün bir zihnî, fikrî, ruhî yahut metafizik ilkeye bağlı olduğunu savunan düşünce biçimlerini ifade eder. Platon’da duyulur dünya, idealar âleminin eksik ve değişken görünüşüdür. Berkeley’de varlık, algılanmış olmaya bağlıdır. Kant sonrası Alman idealizminde ise özne, akıl, bilinç veya Geist, hakikatin kuruluşunda merkezî bir yer edinir. Hegel’de hakikat, tarih içinde kendini açan Mutlak Geist’in diyalektik yürüyüşü olarak kavranır. Bu geleneklerin ortak yönü, maddî ve duyulur dünyanın kendi başına nihai hakikat sayılmamasıdır. Ancak her biri, hakikatin merkezini farklı bir yere yerleştirir.


İBDA düşüncesi, maddî dünyanın kendi başına nihai hakikat olmadığı konusunda idealist geleneklerle belirli bir yakınlık taşır. Fakat İBDA’nın idealizmi, hakikatin merkezine insan zihnini, öznel algıyı, tarihî aklı veya soyut ideaları koymaz. Onun merkezi Allah’ın Mutlak Varlığıdır. Bu nedenle İBDA, Batı idealizmlerinden daha farklı bir metafizik zemine sahiptir. İBDA idealizminin asli zemini, Mutlak Varlık-gölge varlık ayrımıdır. Bu ayrım, İslâm tasavvufunun varlık telakkisine dayanır. Hakikî vücud yalnız Allah’a aittir. Allah’ın varlığı başkasına bağlı değildir; O, varlığı zorunlu, mutlak ve kendinden olandır. Âlem ise mümkün varlıktır. Mümkün varlık, varlığı kendinden olmayan, var olmak için başkasına muhtaç olan, yoklukla varlık arasında İlâhî yaratmaya bağlı olarak varlık kazanan varlıktır.


“Gölge varlık” ifadesi bu ilişkiyi anlatmak için kullanılır. Gölge, kendi başına var değildir; asla bağlıdır. Gölgenin görünmesi, aslın varlığına ve ışıkla kurduğu ilişkiye bağlıdır. Fakat gölge bütünüyle yok da değildir; görünür, fark edilir, bir biçim taşır. Âlem de böyledir. Âlemi yok saymak doğru değildir; çünkü o, Allah’ın yaratmasıyla vardır. Fakat âlemi hakikî ve müstakil varlık saymak da doğru değildir; çünkü onun varlığı kendinden değildir. Âlem, Mutlak Varlık’ın karşısında gölge, izafî ve mümkün varlıktır. Bu ontolojik ayrım, İBDA’nın bütün düşünce sistemini belirler. Madde, toplum, tarih, dil, kültür ve siyaset, bu gölge varlık alanı içindedir. Bunlar gerçeklikten bütünüyle mahrum değildir; fakat nihai anlamlarını kendilerinden çıkaramazlar.


İBDA, Mutlak Varlık’ın hakikî vücudu karşısında âlemi gölge/izafî/mümkün varlık olarak gören tasavvufî ontolojiyi, Büyük Doğu-İBDA çizgisinde insan, toplum, tarih, dil ve aksiyon meselelerine tatbik eder. Keyfiyet-kemiyet, ruh-madde, varlık-yokluk ve oluş gibi kavramlar, bu temel ayrımın mümkün varlık alanındaki farklı görünüşleridir. Buradaki asıl mesele, maddenin, kemiyetin ve dış gerçekliğin; ruh, keyfiyet, mânâ ve fikir tarafından tayin edilmesi meselesidir. Bu da açık biçimde bir idealizmdir. Fakat bu “idealizm”den kasıt, dış dünyanın inkârı değildir. İBDA düşüncesinde dış gerçeklik, ruhun, fikrin ve mânânın şekillendireceği saha olarak anlaşılır.


Mutlak Varlık-gölge varlık ayrımının mümkün varlık alanındaki ilk büyük görünüşlerinden biri keyfiyet-kemiyet ayrımıdır. Kemiyet, sayılabilir, ölçülebilir, dışta görülebilir, hacim ve miktar olarak tespit edilebilir olanı ifade eder. Bu ayrım, gölge varlık ontolojisiyle doğrudan ilişkilidir. Çünkü kemiyet, gölge varlık alanının dış görünüşüdür. Çokluk, hacim, yayılma ve görünürlük, mümkün varlık sahasında ortaya çıkar. Fakat gölge varlığın hakikati, kendi dış görünüşünde değil, aslına olan nisbetindedir. Aynı şekilde kemiyetin hakikati de kendi çokluğunda değil, hangi mânâyı taşıdığı ve hangi keyfiyete bağlı olduğundadır. Keyfiyet, kemiyete mânâ verir; kemiyet ise keyfiyetin dışta görünme ve yayılma sahasıdır.


İBDA düşüncesinde ruh-madde ayrımı da Mutlak Varlık-gölge varlık ontolojisinin insan varlığı içindeki görünüşlerinden biridir. Madde, gölge varlık alanının kesif, dış ve ölçülebilir tarafını temsil eder. Ruh ise insanda mânâya, şuura, ahlâka, dile, marifete ve aksiyona açılan merkezdir. Fakat ruhun maddeye üstünlüğü, ruhun mutlaklaştırılması anlamına gelmez. Ruh da mahlûktur. Hakikî vücud yalnız Allah’a aittir. Bu nedenle İBDA ruhçuluğu, ruhu tanrılaştıran bir metafizik değildir; ruhu, insanın Mutlak Hakikat’e muhatap oluş merkezi olarak konumlandırır. İnsanı insan yapan şey, onun ruhî merkezidir. Şuur, dil, ahlâk, değer verme, hakikati arama, kendini aşma ve aksiyon üretme kabiliyeti maddeye indirgenemez. Bu yüzden İBDA, insanı tabiatın bir ürünü veya biyolojik bir mekanizma olarak gören materyalist açıklamaları reddeder.


Bu anlayış, oluş kavramını da belirler. Oluş, maddenin kendi iç hareketi değildir. Oluş, gölge varlık alanının Mutlak Varlık’a bağlı tecelli temposudur. Âlem her an varlık lütfuna muhtaçtır. İnsan bu sürekliliği sabit bir dünya gibi algılar; fakat tasavvufî bakışta mümkün varlık, her an yaratılış ve tecelli hâlindedir. Bu yüzden oluş, kendi kendine hakikat üreten bağımsız bir süreç değildir. Oluş, Mutlak Varlık’a bağlı olarak gerçekleşir ve Mutlak Fikir’e nisbetle anlam kazanır. Bu nokta İBDA’yı Hegelci idealizmden ayırır. Hegel’de oluş, Geist’in tarihî ve diyalektik kendini açışı olarak anlaşılır. Hakikat, tarih içinde kendi bilincine ulaşır. İBDA’da ise hakikat tarihin ürünü değildir. Tarih, hakikate muhatap oluşların sahasıdır. Oluş, Mutlak Hakikat’i üretmez; Mutlak Hakikat’e göre değerlendirilir.


İBDA’nın İslami idealizmi, toplum ve tarih anlayışında da belirleyicidir. Toplum, fertlerin mekanik toplamı değildir. Bir kalabalığı cemiyet yapan şey, ortak bir mânâ, ortak bir ahlâkî keyfiyet ve ortak bir dünya görüşü etrafında birleşmesidir. Bu nedenle toplum kemiyet planında değil, keyfiyet planında anlaşılmalıdır. Kuru kalabalık gölge varlık alanının niceliğe ait görünüşüdür; cemiyet ise belirli bir ahlâkî keyfiyetin topluluk planındaki tezahürüdür. Tarih de aynı şekilde olayların kronolojik toplamı değildir. Tarih, mânânın zaman içindeki görünüş sahasıdır. Fakat bu, tarihin hakikati ürettiği anlamına gelmez. İBDA’da tarih, Mutlak Fikir’e göre değerlendirilir. Tarihî başarı, güç, galibiyet veya yaygınlık kendi başına hakikat ölçüsü değildir. Bir tarihî hadisenin değeri, hangi mânâyı temsil ettiğine ve Mutlak Fikir’e nasıl nisbet edildiğine bağlıdır.


İBDA düşüncesinde aksiyon, bu ontolojinin pratik sonucudur. Eğer âlem gölge varlık ise, insanın vazifesi bu gölge alanı kendi başına mutlaklaştırmak değil, onu Mutlak Fikir’e göre okumak, anlamlandırmak ve şekillendirmektir. Aksiyon, sadece hareket etmek değildir. Aksiyon, fikrin, ruhun ve mânânın eşya ve hadiseler üzerinde görünüş kazanmasıdır. Bu nedenle İBDA’da aksiyon, kör pratik veya siyasî aktivizm değildir. Aksiyonun değeri, bağlı olduğu fikirden gelir. Bu ilişki, İBDA’nın idealist karakterini tamamlar. Ruh maddeye yönelir; keyfiyet kemiyette görünür; Mutlak Fikir tarihte ve toplumda tatbik edilir; mânâ şekle bürünür. Aksiyon, gölge varlık sahasında Mutlak Hakikat’e göre tasarruf etme cehdidir.


Sonuç olarak, Salih Mirzabeyoğlu’nun İBDA düşüncesi, İslami bir idealizm sistemi olarak değerlendirilebilir. Bu iki temel hüküm, onun ontolojisini, epistemolojisini, ahlâkını, toplum anlayışını ve aksiyon fikrini belirler.Ancak İBDA’nın idealizmi, Mutlak Varlık-gölge varlık ayrımına dayanan tasavvufî ontolojiden doğar. Hakikî vücud yalnız Allah’a aittir; âlem ise mümkün, izafî ve gölge varlıktır. Bu temel ayrım, İBDA’nın bütün kavramlarını belirler. Yani tasavvufî ontolojideki “Mutlak Varlık-gölge varlık” ayrımı yalnız metafizik bir hüküm olarak bırakılmaz; insan, cemiyet, tarih, dil, kültür, siyaset ve aksiyon sahalarında işletilir. Bu sebeple İBDA, İslâm’ın Mutlak Fikir oluşunu, Allah’ın Mutlak Varlığı karşısında âlemin gölge varlık oluşuyla birlikte düşünür. İBDA’nın idealizmi, dünyanın zihinde erimesi değil, dünyanın Mutlak Hakikat’e nisbetle hakiki yerine konulması anlamında, maddeyi inkâr eden bir sistem değil, maddeyi mânâya bağlayan bir sistemdir.

 

"Eski usullerle İslam’ın öğretilmesi devri artık bitti. Ümmî imanı kalmadı.

Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım… Allah’a giden yol sonsuz sayıdadır.

Resim, müzik, şiir, roman, mimari, tiyatro; sonsuz…

Bunlar arasından bir yol bulup o yolun dervişi olmaya bakın!"​​

Salih Mirzabeyoğlu

bottom of page