İbda Düşüncesinde Temel Kavramlar (1)
- Reha Kansu

- 2 Haz
- 4 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 14 Haz

Salih Mirzabeyoğlu'nun İbda diyalektiğinde "varlık" ve "oluş" kavramları, eşyayı ve hadiseleri kavramanın temel anahtarları olarak birbirini tamamlayan iki kutbu ifade eder. Varlık, bir şeyin “kendisi” olarak kalmasını sağlayan “değişmez” ve “sürekli” yönü (öz, keyfiyet) iken; oluş, onun “gerçekleşmesi”, imkânlara açılması ve “değişim” hâlindeki “süreksiz” yönüdür (araz, tavır).
Bununla beraber, onun "varlık ve oluş" kavramlarına getirdiği açıklama statik anlamda bir "kuvveden fiile çıkış" değildir. Oysa Aristotelesçi mantıkta "kuvve" (potansiyel), sınırları ve nihai formu önceden belirlenmiş bir "fiile" (gerçekliğe) doğru mekanik bir şekilde ilerler. Tıpkı bir meşe palamudunun kaçınılmaz olarak meşe ağacına dönüşmesi gibi, burada süreç kapalıdır. Ancak İbda diyalektiğinde varlık, donuk bir yapı değil, içinde sayısız ve sonsuz "imkânlar" barındıran dinamik bir ufuktur. Özde imkân, oluşta ise hürriyet söz konusudur.
Hegel diyalektiğinin "çatışma ve öncekini yok ederek aşma" mantığı veya Aristoteles'in mekanik ve kapalı "kuvve-fiil" determinizmi yerine, bu diyalektikte bir "tamamlayıcılık" ve "tevhid" ilkesi işler. Dolayısıyla burada Aristoteles’in kapalı imkân dünyası ya da Hegel’in çatışmacı ilerleyişi yerine, bütünü kuran ve sürekli taze kalan bir ahenk hâkimdir. Sistemin özünü oluşturan bu bütüncül yapı, her tecellide hem değişmez bir özü hem de o özün zamana ve mekâna göre büründüğü yeni tavırları aynı anda barındırır. Varlık ve oluşun bu iç içe geçmişliği, hayatın içindeki çokluğu tek bir merkeze bağlayarak dağınıklığı önler.
Varlık ve Oluşun Birbirini Gerektirmesi
İbda diyalektiği, bir nevi fraktal (kendi içinde kendini tekrar eden bütüncül yapı) gibi çalışır. Her şeyde, bütün değişmeler boyunca onu devamlı kılan "süreli" bir keyfiyet (varlık) ve gerçekleşmeler boyunca değişen tamamlayıcı vasıflar olarak "süresiz" bir araz-tavır (oluş) söz konusudur. Bu durum, her yeni tecellide varlığın hem "keyfiyet" hem de "araz" olarak, yani hem süreli hem de süresiz yönde çift taraflı bir ahenk içinde gerçekleştiğini gösterir. Varlığın bu "süreli" yönü (sabit özü) göz önünde tutulmaksızın "oluş" anlaşılamaz; zira her varlığın oluşu, onun varlık ve keyfiyetine sımsıkı bağlıdır. Bu yaklaşıma göre varlık ve oluş, kendi başlarına boşlukta asılı duran bağımsız tözler değil, tek bir hakikatin iki farklı veçhesidir. Oluş, aslında kendi başına ayrı bir töz değil, varlığın bir tavrından, onun aktüelleşerek görünüşe çıkmasından ibarettir.
"Varlık" olmadan "oluş"tan, "oluş" olmadan da "varlık"tan bahsedilemez. Bir şeye "oluyor" veya "değişiyor" diyebilmek için, her şeyden önce değişen bir "şey"in var olması zorunludur. Aynı "şey", varlık olması bakımından değişmez bir özdür; fakat "oluş", onun görünüş ve imkân olması bakımından değişen bir varoluştur. Bundan dolayı her varlık, ancak kendi gerçekleşmesinde bir "oluş"tur ve öz hâlindeki varlıktan bağımsız, kendi başına boşlukta bir "varoluş" ele alınamaz. "Olan", daima "olunacak olan"la ve "olunacak olan" da "olan"la mümkündür.
Var olmak statik değil dinamik, sabit değil hareketlidir ve daima "imkânlara" açılmıştır. Varlık keyfiyetimizin "oluş" içinde imkâna açılması, hâlihazırdaki durumumuzun (olanın), geleceği (olunacak olanı) henüz göstermeyişidir. Oluş, zamanın "bir varlık - bir yokluk" temposu içindeki geçiş ve ritmidir. Varlıkla yokluk arasında öyle müthiş bir hız vardır ki, bu sürekli inkılaplar dizisi (her ân yok olup yeniden var olma) bize her şeyi kesintisiz var ve sürekli gösterir; işte bu süreklilik algısı içinde "oluş" gerçeğe dönüşür. Varlıkla yokluğun bu geçişinde "oluş" daima bu iki kavramın arasında yer alan zorunlu üçüncü kavramdır.
Netice itibarıyla, varlık ve oluş kavramları birbirine indirgenemeyecek, ancak birbirinden de koparılamayacak iki zıt kutup gibi görünse de, hakikatte her ikisi de "tek ân"da birleşir. Varlık, oluşun kopmaz temeli ve özü; oluş ise bu özün zaman ve mekân şartları altında, sonsuz imkânlara açılarak eyleme ve görünüşe dönüşmesi, yani "varlığın gerçekleşmesi"dir.
Tamamlayıcı Zıtlıklar
Felsefede "dikotomi", bir bütünün birbirini dışlayan iki parçaya bölünmesidir. Diyalektik zıtlar ise üçüncü bir kavramla aşılır. Oysa Mirzabeyoğlu'nun sisteminde bu kavramlar birbiriyle çatışmaz; birbirini gerektirir ve var kılar. Bu diyalektiğin en kritik formülü "değişmez temele bağlı değişmeler" ilkesidir ve sistemin tüm katmanları bu formül üzerinden inşa edilir. Bu kavram çiftlerinin ilk sütunu daima bir "sabite"yi, ikinci sütunu ise o sabiteye bağlı bir “dinamik”i temsil eder. Ölçü varlıktır, sabit olandır, referans noktasıdır; oluş ise bu ölçünün hayata, eşyaya ve hâdiselere tatbik edilerek gerçekleşmesini ifade eder.
Bunlar, görünüşte birbirine zıt gibi duran, hakikatte ise birbirinin eksikliğini gideren kavramlardır. Dolayısıyla burada parçalayıcı değil, izah edici bir ikilik vardır. Çokluğun tek bir gerçeğe bağlanması hasebiyle bunlara "tamamlayıcı (mütemmim) zıtlıklar veya kutuplar " denebilir. Bu, yaratılmış âlemin doğası gereği ikili işlemesi, ancak nihayetinde teke işaret etmesi durumudur.
Örnek Kavram Çiftleri
Bu iç tutarlılık, sistemin tüm katmanlarında kendini gösteren "değişmez temele bağlı değişmeler" formülüyle inşa edilir. Örneğin, dinin değişmez gövdesi ve ilahi ölçüsü olan Şeriat bir varlık zemini oluştururken; bu ölçülerin insanın iç dünyasında, ruhi tecrübesinde yaşanması demek olan Tasavvuf onun oluş boyutudur. Benzer şekilde, zaman ve mekân üstü mutlak hakikat olan İslam karşısında insanın bu hakikati her çağın şartlarında hürriyet ve iradeyle yeniden kavraması İslam’a Muhatap Anlayış kutbunu doğurur. Akıl için mihenk taşı olan doğru düşünce ile pratik hayattaki doğru düşünce faaliyeti, mutlak fikir ile onun bir sistem halinde hayata geçirilmesi olan tatbik fikri de bu dengenin ürünleridir. Külli ân ile zaman, kader ile kaza, zorunluluk ile hürriyet ilişkisi de aynı metafizik mimarinin parçaları olarak merkezin mutlaklığını korurken çevreye sonsuz bir hareket alanı açar.
Sistemin ilk sütununda yer alan keyfiyet; eşyanın ve hadiselerin "ne"liğini belirleyen sarsılmaz özdür; anlama, ruha, ilkeye ve ölçüye karşılık gelir. Tıpkı "varlık" ve "Şeriat" kavramlarında olduğu gibi, işin ruhunu ve merkezini temsil eder. Sistemin ikinci sütununda yer alan kemmiyet ise; keyfiyetin zaman ve mekân içinde yayılması, görünüşe çıkması, çoğalması ve maddeleşmesidir. Keyfiyet asıldır ve yön vericidir; ancak onun da dünyada tecelli edebilmesi, hayata ve tarihe müdahale edebilmesi için bir "kemmiyet" aracına ihtiyacı vardır. Bu varlık-oluş ve öz-varoluş diyalektiği, dinin temeli ve gerçekleşmesi manasında, Şeriat ve Tasavvuf kavramlarıyla birebir örtüşür. Şeriat, tıpkı varlık gibi işin değişmez, kurucu, sınırları belirleyen, ilahi ve sabit ölçüsüdür. İslam'ın dış iskeleti, korunması gereken mutlak temelidir. Tasavvuf ise Şeriat'ın değişmez gövdesi üzerinde yeşeren, ölçülerin insanın iç dünyasında, ruhî tecrübesinde yaşanan "oluş" boyutudur.
İdealizm Açısından
Fikrin, ruhun ve metafizik ilkelerin maddeye önceliğini savunan geniş anlamda bir "idealizm" tanımından yola çıkarsak, bu anlayışı da bir tür idealizm olarak tanımlamak gerekir. Fakat maddeyi dışlayan soyut bir idealizm yerine, fikrin emrindeki maddeyi ve aksiyonu yücelten "aksiyoncu bir idealizm" olarak tebarüz eder. Aksiyoncu idealizm, dünyadan kopan değil, dünyayı avucunun içine alan bir karakteri ifade eder. Bu anlayışta fikir, ancak maddeye pençesini geçirip onu şekillendirdiğinde, yani hayata ve tarihe müdahale ettiğinde gerçek manasıyla var olur.


