Bir Düşünce Deneyi: Marx Olmasaydı Sosyalizm Ne Olurdu?
- Reha Kansu

- 13 Oca
- 9 dakikada okunur

Karl Marx ve Friedrich Engels'in tüm etkilerinin -sanki hiç var olmamışlar gibi- literatürden silindiği bir senaryoda, Sosyalizm'in tarihi tamamen farklı yazılırdı. Bu, Sosyalizm'in omurgasının, pusulasının, nihai hedefinin ve kaderinin tamamen değişmesi anlamına gelirdi. Marx ve Engels olmasaydı, sosyalizm elbette yine var olurdu; nitekim, onlardan önce de vardı. Ancak bu sosyalizm, bugün bildiğimiz, bir dönem dünyayı iki kutba ayırmış o kudretli ideolojiye asla dönüşemezdi.
Evet, Marx ve Engels sahneye çıkmadan önce de sosyalizm vardı (Saint-Simon, Charles Fourier, Robert Owen). Ancak bu Sosyalizm düşüncesine bugün (Marx'ın taktığı isimle) "Ütopik Sosyalizm" denmesinin sebebi, bu düşünürlerin kapitalizmin neden çökeceğine dair ekonomik bir kanıt sunamamalarıydı. Bu düşünürler, kapitalizmi "verimsiz" ve "ahlaksız" olduğu için eleştiriyorlardı, ancak tarihin zorunlu bir sonucu olarak çökeceğini iddia etmiyorlardı. Onlar, zenginlerin ahlakına seslenerek "daha adil bir dünya" kurmayı umuyorlardı. Bu düşünürler, kapitalizmin yarattığı vahşeti görüyor ve buna karşı ahlaki bir itiraz yükseltiyorlardı. Çözüm önerileri, zenginlerin vicdanına seslenmek veya toplumdan izole, küçük, eşitlikçi "örnek köyler" (falansterler) kurmaktı.
Ütopik Sosyalizmden Bilimsel Sosyalizme: Teorik Bir Zemin
Eğer Marx ve Engels, özellikle Engels'in “Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm” eserinde altını çizdiği o keskin ayrımı yapmasaydı, sosyalizm bir "hayırseverlik projesi" olarak kalabilirdi. Marx olmadan sosyalizm, kapitalizmin mekanizmasını analiz edemeyen, sadece sonuçlarına (yoksulluğa) ağlayan romantik bir akım olarak kalırdı. Sistemleşemez, sadece vaaz verirdi. Das Kapital’deki gibi ağır ekonomik analizler yerine, "insanlık onuru" üzerine kurulu daha yumuşak bir söylem hakim olurdu. Marx ve Engels, sosyalizmin kaderini "Neden olmalı?" sorusundan "Neden kaçınılmazdır?" cevabına taşıyarak değiştirdiler.
“Sosyalizm açısından” Marx ve Engels’in en büyük katkısı, bir düşünme yöntemi sunmalarıydı: Tarihî Materyalizm (“tarihin materyalist kavranışı”). Onlar, tarihi büyük kahramanların veya fikirlerin savaşı olarak değil; üretim araçlarına sahip olanlarla olmayanların (ekonomik sınıfların) mücadelesi olarak okudular. Dağınık, duygusal ve tepkisel isyanları; başı, sonu, yöntemi ve hedefi belli olan tutarlı bir dünya görüşüne (Marksizm) dönüştürdüler. 20. yüzyılda dünya nüfusunun üçte birini yönetecek sosyalist devletlerin (SSCB, Çin vb.) teorik temelini attılar.
Marx ve Engels olmasaydı, sosyalizm muhtemelen sisteme muhalif, ahlaki bir vicdan hareketi olarak kalır; ne kapitalizmi korkutan küresel bir heyula olabilir ne de dünyayı iki kutba bölecek güce erişebilirdi. Onlar, sosyalizmi rüyadan uyandırıp, ona silahlarını (teorisini) veren kişilerdi. Nitekim ütopik sosyalistler bugün sadece tarih kitaplarında birer dipnotken, Marksizm’in hala yaşayan bir tartışma konusu olmasının sebebi, onun kapitalizmin DNA'sına yönelik bir analiz olmasıdır.
Marx ve Engels olmasaydı sosyalizm muhtemelen küresel bir devrimci fırtınadan ziyade; güçlü sendikal hareketler, kooperatif ağları veya radikal demokratik partiler şeklinde tezahür ederdi.
Alternatif Senaryolar: Anarşizm ve Devlet Sosyalizmi
Marx ve Engels, Birinci Enternasyonal'de iki büyük rakiple savaştı: Anarşistler (Bakunin ve Proudhon) ve Alman Devlet Sosyalistleri (Ferdinand Lassalle). Marx olmasaydı, Birinci Enternasyonal'de liderlik muhtemelen Bakunin veya Proudhon ekolüne geçer, sol hareket bu iki akımdan birinin egemenliğine girerdi. Dolayısıyla 20. yüzyıl solu, merkezi parti disiplini yerine, sendikalizm, kooperatifçilik ve devletsiz federasyonlar üzerine kurulu olurdu.
Proudhon, meşhur "Mülkiyet hırsızlıktır" sloganının sahibiydi ve paranın/faizin kaldırıldığı, küçük üreticilerin korunduğu bir sistem hayal ediyordu. Marx, Felsefenin Sefaleti adlı eserinde Proudhon’u yerle bir etti. Marx’a göre Proudhon, kapitalizmin temel işleyişini (meta üretimi, artı değer) anlamıyor; sadece onun "kötü yanlarını" (faiz, rant) törpülemeye çalışıyordu. Marx ise, Das Kapital'de "Artı Değer" kavramını geliştirdi. Patronun kârının, işçinin ürettiği ama parasını almadığı ödenmemiş emek olduğunu matematiksel olarak kanıtlamaya çalıştı. Dolayısıyla Marx olmasaydı, "Artı Değer" teorisi ortaya konamazdı. İşçiler sömürüldüklerini kanıtlayacak iktisadi araçlardan yoksun kalırlardı. Bu da sendikal hareketin pazarlık gücünü entelektüel düzeyde zayıflatırdı.
Yahut Marx’ın müdahalesi olmasaydı, Alman sosyalizmi (ve dolayısıyla Avrupa sosyalizmi) çok daha erken bir tarihte milliyetçi ve devletçi bir çizgiye kayardı. Marx ve Engels’in Alman işçi hareketi içindeki en büyük rakibi Ferdinand Lassalle idi. Ona göre işçiler, burjuvaziye karşı Prusya devletiyle ittifak yapabilirdi. Marx, devleti bir baskı aracı olarak görürken; Lassalle, devletin işçilerin dostu olabileceğine ve oy hakkı yoluyla devletin ele geçirilebileceğine inanıyordu. Devletin işçilere kredi verip kooperatifler kurdurmasını savunuyordu. Marx olmasaydı, sosyalizm, devrimci bir tehdit olmak yerine, modern refah devletinin (Welfare State) erken bir versiyonunu savunan, sistem içi bir reform hareketine dönüşürdü.
Yahut, eğer Marx ve Engels olmasaydı ve solun liderliği Bakunin ekolüne kalsaydı, merkeziyetçi bir parti anlayışı (Komünist Parti fikri) gelişmezdi. Anarşizm, hiyerarşiyi reddettiği için, disiplinli ve merkezi bir devrimci ordu kurma fikri asla hayata geçemezdi. Lenin, tüm stratejisini ve meşruiyetini Marx'ın metinlerine dayandırdı; devlet ve devrim teorisini tamamen Marx ve Engels'in "devletin ele geçirilmesi" fikri üzerine kurdu. Marx yoksa Lenin’in teorik zemini yoktur; Marx ve Engels, devletin mekanizmasını tartıştılar, Lenin bunu "Devlet ve Devrim" ile bir bürokrasi ve şiddet tekeli analizine dönüştürdü. Bu temel olmadan Bolşevikler marjinal bir grup olarak kalabilirdi. Dolayısıyla 1917 Ekim Devrimi, ya başarısız bir anarşist isyan olarak kalır ya da hiç gerçekleşmezdi. 20. yüzyılın "Reel Sosyalizm" (Devletleşmiş Sosyalizm) blokları asla oluşmazdı.
Marx ve Engels sosyalizmi icat etmediler; ama ona bir "savaş planı" (diyalektik materyalizm) verdiler. Onların en büyük mirası, işçi sınıfına "kapitalizmin çöküşünün matematiksel olarak kesin olduğu" inancını vermeleriydi. Bu inanç olmadan, 20. yüzyıldaki o büyük, disiplinli ve bazen de yıkıcı devrimci dalgaların (SSCB, Çin vb.) oluşması gereken o "dini" motivasyonu bulması çok zor olurdu.
Sonuç
Marx ve Engels'in sosyalizme yaptıkları katkıyı tek bir cümleyle özetlemek gerekirse, sosyalizmi bir "ahlaki temenni" olmaktan çıkarıp, ayakları yere basan bir "siyaset" ve "ekonomi" teorisi haline getiren onlardır.
Önceki devrimciler (örneğin Fransız Devrimi'ndekiler) "halk" kavramını kullanırdı. Halk; köylüleri, esnafı, fakirleri kapsayan muğlak bir tabirdi. Marx ve Engels, sanayi işçisini (Proletarya) diğer ezilenlerden ayırdı. Onları, zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmayan ve üretimi durdurabilecek tek güç olarak tanımladılar. Komünist Manifesto'nun o ünlü giriş cümlesiyle her şeyi değiştirdiler: "Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir." Bu bakış açısı, sosyalist harekete net bir hedef ve düşman tanımladı. Tarihin motorunun "ilerleme" değil, "ezen ve ezilen arasındaki çatışma" olduğunu göstererek işçilere siyasi bir kimlik (sınıf bilinci) kazandırdılar. Yine, o dönemde milliyetçilik yükselişteydi. İşçiler kendi ülkelerinin bayrakları altında birleşiyordu. Marx ve Engels, "Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!" sloganıyla sorunun ulusal değil, küresel olduğunu ilan ettiler. Sermaye küresel hareket ediyorsa, emeğin de küresel örgütlenmesi gerektiğini savundular. Bu fikir, Birinci Enternasyonal gibi uluslararası örgütlerin kurulmasını sağladı. Bugün bile solun evrensel bir dil konuşmasının temeli budur.
Önceki sosyalistler (ütopyacılar) "kapitalizm kötü, çünkü insanlar acı çekiyor" diyorlardı. Zenginleri ikna ederek veya küçük örnek köyler kurarak dünyayı değiştirebileceklerini sanıyorlardı. Marx ve Engels ise, iyi niyetin yeterli olmadığını savundu. Sosyalizmi Tarihsel Materyalizm adını verdikleri bir analiz yöntemine oturttular. "Kapitalizm çökmek zorunda, çünkü matematiği hatalı" dediler. Bu, harekete muazzam bir bilinç ve özgüven kazandırdı. İşçilere "haklı olduğunuz için kazanacaksınız" demek yerine, "tarihin akışı sizin tarafınızda olduğu için kazanacaksınız" dediler. İşçilere, patronun zenginliğinin kaynağının kendi çalınmış emekleri olduğunu göstererek, grev ve direnişler için meşruiyet sağladılar. Kurbanı, cellada dönüştürdüler.
Marx ve Engels olmasaydı sosyalizm, zenginlerin de vicdanlı olması gerektiğini söyleyen romantik bir akım olarak kalabilirdi. Onlar sosyalizme; niçin (tarihsel materyalizm), nasıl (sınıf mücadelesi) ve ne ile (ekonomi politik) savaşılacağını gösteren bir zemin ve ufuk verdiler.
Asıl Meselemiz: Sistemsiz İslamcılık
Gelelim, bu düşünce deneyine neden ihtiyaç duyduğumuza. Bütün bu "Marx’sız kalmış sosyalizm" senaryosunu, adına İslamcılık denilen nidüğü belirsiz "akımın" yaşadığı krizi tanımlamak için yazdık.
İslamcılık, son iki yüzyıldır Batı emperyalizmine ve kapitalizme karşı muazzam bir "ahlaki öfke" ve "vicdani direniş" sergilemiştir. Ancak bu direniş, öfkeyi bir devlet ve toplum nizamına dönüştürecek "teorik altyapıdan" ("vasıta sistem"den) yoksun olduğu için, iktidara geldiği her yerde mevcut küresel sisteme (Neoliberalizm veya Ulus-Devlet) eklemlenmek zorunda kalmıştır. Türkiye'den Mısır'a kadar İslamcı hareketlerin iktidar pratikleri, "kendi teorisi olmayanların, başkasının pratiğini yaşadığı" gerçeğini acı bir şekilde doğrulamıştır. İslamcılık, tutarlı bir sistem olamamış; "ütopik" aşamadan "sistemli" aşamaya geçememiş, ahlakî ve vicdanî bir tepki hareketi olarak kalmıştır. Bu yüzden İslamcı hareketler iktidara geldiğinde (Türkiye, Mısır, Tunus vb.), mevcut neoliberal kapitalist sisteme eklemlenmekten başka çare bulamamışlardır. Çünkü Mevcut İslamcılık’ta somut bir devlet teorisi yoktur. "Kur'an anayasamızdır" sloganı ve "Adil Düzen" gibi söylemler doktrin sanılmaktadır. İslamcı kitlelerin zihnindeki devlet modeli, bu tür soyut sloganlara dayanır. Mirzabeyoğlu'na göre bu sloganlar, görünüşte Kur'an'ı yüceltse de, hakikatte insanın (kulun) sorumluluğunu ve misyonunu iptal edici bir kolaycılıktır. "Anayasa Kur'an'dır" denildiğinde, kulun yapacak bir işi kalmaz; her şey hazırdır. Oysa İbda, "Anayasamız Kur'an'dandır" der. Bu küçük ek (-dan), devasa bir fark yaratır: Anayasa, Kur'an'dan süzülen, Kur'an'ın ruhuna ve ölçülerine dayanan, ancak insan aklı ve iradesiyle inşa edilen bir "vasıta sistem" ürünüdür.
Müslümanlar arasında "vasıta sistem" ihtiyacını reddeden, "Kur’an ve Sünnet bize yeter, başka sisteme/ideolojiye gerek yok" diyen yaygın bir anlayış(-sızlık) (Selefi/Harici mantığı) mevcuttur. Bu yaklaşım, görünüşte "dini saf tutma" iddiasında olsa da, pratikte İslam’ı hayattan kovan en büyük tehlikedir. Çünkü tabiat boşluk kabul etmez. Siz, İslam’dan beslenen bir iktisat sistemi kurmazsanız, doğan boşluğu "Kur’an bize yeter" diyerek dolduramazsınız; o boşluğu Kapitalizm doldurur. Vasıta sistem ihtiyacını reddetmek, "Benim İslam’ın dünya görüşüne ihtiyacım yok, ben Batı’nın sistemleri içinde namaz kılarak yaşarım" demenin örtülü halidir. Bu tavır, İslam’ı camiye hapseden laiklikle zımni bir uzlaşmadır. İslamcılık, tam da bu uzlaşmayı reddettiği için bir "sistem" teklifidir (veya "sistem" teklifi olmalıdır!) Vasıta sistem yokluğunun bir ucu da "Reformizm"dir. Çağın baskısı altında ezilen ve elinde İslamî bir çözüm metodolojisi bulunmayan "kompleksli" aydınlar, İslam’ın değişmez nasslarını (Mutlak Fikir’i) eğip bükmeye, Batı’nın değer yargılarına uydurmaya kalkışırlar. "İslami Sosyalizm", "İslami Liberalizm", "Demokratik İslam" gibi ucube terkipler, bu sistemsizliğin ürünüdür.
"Başımızdaki lider dindar olursa, devlet de adil olur" düşüncesi de Marx öncesi ütopiklerin "iyi patron" hayaline benzer. Bugünkü İslamcılığın -olmayan- "siyaset teorisi" de büyük ölçüde bu "ütopik" aşamada takılı kalmıştır. Bir yöneticinin şahsi takvası (namazı, orucu), faizli bankacılık sisteminin, borçlanmaya dayalı para politikasının veya Batı tipi bürokrasinin ürettiği zulmü engellemeye yetmez. Çünkü zulüm, şahıslardan değil, mekanizmanın (sistemin) işleyiş mantığından kaynaklanır. Sadece "Faiz haramdır" demek, bir iktisat sistemi kurmak değildir. Bu bir hükümdür, ama bir "sistem" değildir. Sistem; faizsiz bir ekonomide paranın nasıl dolaşacağını, kredinin nasıl sağlanacağını, enflasyonun nasıl yönetileceğini, emeğin ve sermayenin nasıl ortaklaşacağını kurgulamaktır. İbda, bu noktada "tatbik fikri" kavramını geliştirir. Tatbik fikri olmadan, mutlak fikrin hayata geçmesi imkansızdır. "Faiz haramdır" demek Mutlak Fikir'i sadece tekrar etmektir. Ancak "Nasıl bir ekonomi?" sorusuna dört başı mamur bir cevap vermek, faizsiz bir ekonominin makro ve mikro dengelerini kurmak, para politikasını belirlemek, enflasyonla mücadele modelini oluşturmak "tatbik fikri"dir. Mirzabeyoğlu, sistem çapında bir tatbik fikri geliştirmeyenlerin, İslam'ı sadece bir "slogan" veya "etiket" olarak kullandıklarını (dahası, buna mahkum olduklarını) savunur.
"İslam'ı hakim kılmak" bir niyet ve bir hedeftir. Ancak "Bu hakimiyet, modern bankacılık sisteminde, genetik mühendisliğinde, uluslararası hukukta veya sinema sanatında nasıl gerçekleşecektir?" sorusu, vasıta sistemin alanıdır. Vasıta sistem; İslam’ın "ne" dediğini bilen müminin, bu hakikati sanattan iktisada, fizikten psikolojiye kadar her alana "nasıl" tatbik edeceğini gösteren bir "usûl", "metodoloji" ve "dünya görüşü" örgüsüdür. Bugün İslamcılık iddiasında bulunan yapıların büyük bir kısmı, bu "tatbik edici sistem" ihtiyacını ya idrak edememekte ya da bu ihtiyacı reddederek İslam'ı sadece vicdani bir meseleye indirgeyen seküler tuzağa düşmektedir. Oysa İslamcılık, tam da bu ihtiyaca cevap veren bir "dünya görüşü" olma iddiasıdır. "Sistemsiz İslamcılık" ise, neyi nasıl yapacağını bilmeyen, sadece tepkisel (anti-emperyalist sloganlar atan ama alternatif üretemeyen) ve sonuçta enerjisini tüketen bir "kısırdöngü"dür. Zaten bir "vasıta sistem" olmadan, Müslüman zihni parçalıdır. Müslüman zihni, İslam’ın ebedi ve değişmez hakikatleri (Mutlak Fikir) ile modern çağın sürekli değişen, karmaşıklaşan ve meydan okuyan yapısı (zaman ve mekân) arasındaki köprüyü kaybetmiştir. Camide Müslüman, bankada Kapitalist, sandıkta Demokrat, üniversitede Pozitivisttir. İbda ise "Bütün Fikrin Gerekliliği" ilkesiyle bu parçalanmışlığı onaracak bir "bütünlük" iddiası taşır. Dolayısıyla, Salih Mirzabeyoğlu’nun İbda Külliyatı, İslamcılığın bu "ütopik " aşamadan, "sistematik" aşamaya geçiş hamlesidir.
İslam (Mutlak Fikir), her çağa ve her insana hitap eder. Ancak Asr-ı Saadet sonrası hiçbir dönem veya sistem, "Mutlak Tatbik" iddiasında bulunamaz. Her sistem, İslam'ın bir yorumu, bir "muhatap anlayışı"dır. İslam (Mutlak Fikir), aşkın ve evrenseldir. Eşya ve hadiseler ise değişken, karmaşık ve çok boyutludur. Bu iki alanın doğrudan, aracısız bir şekilde temas etmesi, çoğu zaman ya dinin dünyevileşmesine ya da dünyanın dinden kopmasına yol açar. "Vasıta sistem", bu teması "usul" dairesinde sağlayan mekanizmadır. O, bir prizma gibidir; Mutlak Fikir'den gelen beyaz ışığı, hayatın renklerine (siyaset, sanat, iktisat) ayrıştırarak yansıtır. İbda anlayışına göre, tam da bu hakikate binaen, geçmişin büyük müçtehidleri (İmam-ı Azam, İmam Şafi vb.), kendi zamanlarının meselelerini çözerek devasa bir "fıkıh binası" kurmuşlardır. Ancak Mirzabeyoğlu, modern çağın sorununun sadece "fıkhi” olmadığını, "fikri" olduğunu savunur. Bugünün meselesi, abdestin bozulup bozulmadığı meselesinden ziyade, devletin, iktisadın, bilimin ve sanatın hangi temeller üzerine inşa edileceği meselesidir. Doktor (mütefekkir), hastanın (toplum) ihtiyacına göre ilacı (İslamî hakikatleri) terkip etmelidir. Eski çağların reçeteleri, bugünün hastalığına şifa olmayabilir; ancak ilacın etken maddesi aynıdır. Dolayısıyla İslam’ın 21. yüzyılda konuşabilmesi için, 21. yüzyılın kavramlarıyla hesaplaşabilecek bir "dil"e ve "sistem"e ihtiyacı vardır.
Dolayısıyla Mutlak Fikir (İslam) ile vasıta sistem arasındaki ilişki, "asıl" ile "gölge" (veya "kaynak" ile "nehir") ilişkisine benzer. Vasıta sistem, Mutlak Fikir değildir; ancak Mutlak Fikir'den bağımsız veya ona aykırı da değildir. O, Mutlak Fikrin zaman ve mekandaki tecellisidir. Vasıta sistem, rastgele bir araya gelmiş ayet ve hadis meallerinden oluşan bir kolaj değil; iç tutarlılığı olan, mantık örgüsü sağlam, kendi terminolojisini ve kavram setini oluşturmuş bir "bütün"dür. Bu sistem, kendini İslam'a nispetle tanımlar; İslam'ı kendine nispetle değil. Mirzabeyoğlu'na göre bu ideoloji, bizzat İslam'ın kendisi değildir; İslam'ın içerisinden fışkıran, Allah’ın kuluna nasibi ve muradı hükmünde olan "İslâmî" şeydir. Bu ayrım, İbda'nın epistemolojisinde kritik bir "tenzih" (arındırma) işlevi görür. Eğer bir Müslüman, kendi kurduğu sistemi, yazdığı kitabı veya geliştirdiği siyasi modeli "İslam'ın ta kendisi" olarak sunarsa, kendi beşeri hatalarını da İslam'a mal etmiş olur. İbda da, 21. yüzyılda İslam'ın "mutlak tatbikine" en yakın olmaya çalışan, "doğru yol"un bir remzi ve vasıtasıdır. İbda, "Ben İslam'ım" demez; "Ben İslam'a muhatap olan doğru anlayışım" iddiasını taşır. Bu bakımdan, İbda literatüründe ideoloji, pejoratif (kötüleyici) bir anlam taşımaz; aksine, İslam'ın sosyal ve siyasi hayata tatbik edilebilmesi için zorunlu bir "araç", bir "vasıta" olarak görülür.
_edited.jpg)


